Neden okuyamıyorum?

tsundokuJaponlar buna tsundoku diyor, bir çeşit hastalık. Okuyamayacağım kadar kitap almak şeklinde özetlenebilir.

Hepsi bitmeye yakın bu kitaplar neden bu kadar birikti derseniz.. Her şeyin sorumlusu olarak Oğuz Atay ve Tutunamayanları göstereceğim. Kimse kusura bakmasın… Tutunamayanlar’ı okuyamadıkça bir kitap aldım elime ve sonuç bu! Tabi Mülksüzler’den sonra bir süre başka bir şey okumak istememem de birikmelerinde pay sahibi. Sonuç olarak Tutunamayanlar ve ondan sebep başlayıp sevemediğim Oblomov’u okumayı bırakıyorum!

Bazı filmler gibi bazı kitapların da zamanı var sanırım. Ve ben Tutunamayanlar için hazır değilmişim demek! Ya da bu kitap bana hitap etmiyor, bu daha basit ve makul bir neden. Sevemedim, sevemiyorum.

Hadi öykü okuyayım arada, belki o zaman akar gider dedim. Yok yok yok! Ne yapsam okuyamadığım gibi aklımı da kurcalamaktan öteye geçemedi bu kitaplar. Sonunda pes ettim. Ne Oblomov ne de Tutunamayanlar benim kitabım değil demek diyorum ve yola onlarsız devam ediyorum.

100 olan okuma hedefimin çok gerisinde olmakla beraber “kaç film izledim, kaç kitap okudum, kaç oyuna gittim” sayımlarıma da bir son vermem an meselesidir. Çünkü çok yorucu oluyor biliyor musunuz?! Kendimle yarışıyorum deliliğe bak.

Bu arada, fotoğrafta gördüğünüz yoga kitapları son dönem takıntımın ürünü olup Osho’yu okudukça yogaya bir adım daha yaklaştığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Ayrıca öykü okumaya alıştım alışalı romanlara zor bağlanır oldum. Siz kimseye öykü sevdirmeyin! (Şaka şaka sevdirin.)

Herkese iyi pazarlar!

Reklamlar

Annem beni Mozart ile büyütmüş mübarek!

amadeusZorlu PSM’de Movies in Concert etkinlik serisi iki gecedir Mozart’a ev sahipliği yapıyordu. 1984 yapımı Milos Forman filmi Amadeus, klasik müzik tarihinin en önemli isimlerinden Wolfgang Amadeus Mozart’ın hikayesini anlatıyor. Film, Peter Shaffer’ın 1979 tarihli oyunundan uyarlanarak beyaz perdeye taşınmış. Piyanist Gökhan Aybulus, Orkestra İstanbul ve Korosu’nun canlı performansı eşliğinde tekrar izlediğim Amadeus, canlı orkestra eşliğinde olduğundan çok daha görkemli bir hal aldı. Hele 25. Senfoni çalarken coşkumu görecektiniz, sanırsınız bu kızı anası Mozart ile büyütmüş!

Klasik müzik dinlemeye başlayalı çok olmadı aslında. Film müzikleri seviyesinde başlayan klasik müzik sevgim geçen yılki İstanbul Müzik Festivali ile tutkuya dönüştü. Artık nerede ne var bakar oldum, heyecanla gider dinler oldum. Bu farkındalık sayesinde olacak, 6. sı düzenlenen Opus Amadeus Oda Müziği Festivali ve bu sene Bach&Love temasıyla gerçekleşen 13. İstanbul Bach Günleri’nden de ilk kez haberdar oldum. 45. İstanbul Müzik Festivali’nin biletleri satışa çıkmışken de ‘klasik müzik mi ıyyy” demeyin, şans verin niyetiyle bir şeyler yazayım istedim.

Geçen gece harika bir konserdeydim mesela. Mimar Sinan Kontrbas Quartet sahne aldı Surp Levon Ermeni Katolik Kilisesi’nde. Dört kontrbas ile ruha bu kadar iyi gelecek bir konser izleyeceğimi düşünmemiştim. Gecenin finalinde Sarı Gelin türküsünü de dinledik, konserden çok rahatlamış ve mutlu şekilde ayrıldım. Ve klasik müziğin tadına varmadığım yıllarıma acıdım. Mimar Sinan Kontrbas Quartet artık radarımda! Böyle böyle dinledikçe sevdalısı oluyorsunuz kontrbasın, kemanın, piyanonun vs. Aileden gelmesine gerek yok, kendiniz merak edin ve keşfetmeye açık olun yeter. Sevmek için birkaç isim önerisinde bulunayım tabi: Simply Three, David Garrett, The Piano Guys, 2 Cellos, Brooklyn Duo, Lindsey Stirling… David Garrett demişken, kendisi 9 Mart’ta İstanbul Opera Orkestrası ile beraber İş Sanat Kültür Merkezi’nde sahne alacak ama sanırım artık bilet bulamazsınız. Olsun siz keşfedin de, bir sonraki konserinde kaçırmayın kendisini. ( 2 yıl aradan sonra geldiğine göre, tekrar gelebilir.)

Opus Amadeus Oda Müziği Festivali de hala devam etmekte. Festivalin son konseri 28 Şubat akşamı Aşkenazi Sinagogu’nda gerçekleşecek. Biletix’ten hala bilet alabilir ve kendinize klasik müzik ile bir şans verebilirsiniz. Beğenmezseniz de “denedik” dersiniz en azından, haydi müziğe…

 

Hep dolu dolu aslında!

cumartesi


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

İnsanlar, Instagram’da genelde kitap paylaşımı yapıyorum ve ortalamanın üzerinde hızda kitap okuyorum diye benim için endişeleniyorlar. Kitaplara verdin kendini, kapama dünyanı dışarıya diyorlar. Oysa ben izlemeye, dinlemeye, gezmeye, görmeye devam ediyorum! Tek farkı, en son yeni işin ilk günü vesilesiyle check-in yapmış olabilirim, Swarm denilen kötü alışkanlığımı bıraktım. Her gittiğin yerde hemen check-in yapma fikri artık bana gereksiz ve manasız gelmeye başlamıştı. Ben de uygulamayı kaldırdım ve bıraktım bu kötü alışkanlığımı. Haliyle insanlar da gezmiyorum, evde oturuyorum sanıyor. Paylaşmazsanız yoksunuz!

Aslında iki kelam da olsa bloga ne izledim, nereye gittim, n’apıyorum yazıyor olsam hem birilerine faydam olur hem de yaptıklarımı kendimce ölümsüzleştirmiş olurum. Tek dert bu değil mi zaten? Ölümsüzlük. Hatırlanmak. Beğenilmek.

Mesela bu hafta sonu, şu satırları yazana kadar bir film izledim, bir konsere gittim, bir tiyatro oyunu izledim, okuduğum kitaplardan birini bitirdim, yıllar sonra bir kitabı ikinci kez okumaya başladım. Yani epey şey yapmışım bence. Şimdi hepsinden ortaya karışık bir şeyler yazacağım. Sonra da pembeli bir kadın hakkında öykü yazmam gerekiyor. Aaa bir de öykü atölyesine gidiyorum, yazmaya hevesli herkes gitmeli bence. Ayrıntılar için yazievi.yesimcimcoz.com adresine bir bakın derim..

sigacik

OLANLAR OLDU

Sinemia üyeliği bahanesiyle haftada bir sinemaya gitme alışkanlığıma geri döndüm. Bu hafta ne izlesem karar verememiş bir şekilde sinemada buldum kendimi. Gittiğim sinemada çok seçenek yoktu ve Olanlar Oldu’ya girmek yalnız başına yapılabilecek en eğlenceli Cuma etkinliği olur diye düşündüm. Yanılmamışım da.. Hakan Algül, Eyyvah Eyvah serisi başta olmak üzere Ata Demirer ile keyifli işler çıkarmış bir yönetmen. Ata Demirer, senaryosunu yazdığı filmde biri kadın biri erkek iki karakter birden canlandırıyor bu defa. Yine bir Ege kasabası, yine bir romantik-komedi. Sığacık’ta geçiyor film, Sığacık’a filmden daha çok hayran olacağınıza şüphe yok. Gidelim, gidelim tabi de katletmeyelim Sığacak’ı olur mu?

14624583341190190253-b

Devlet Tiyatroları’ndan ERKEK PARKI

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar için şehir ve devlet tiyatroları bir hazinedir. Pahalı olduğu nedeniyle özel tiyatrolara gitmeyenlere/gidemeyenlere fiyat açısından çok uygun olduklarını söylemeliyim. Dün, Erkek Parkı isimli oyunu Beyoğlu Küçük Sahne’de 6 TL’ye izleyebildik mesela. Öğrenciyiz paramız yok demeyin yani! E vaktiniz de var, haydi o zaman…

Oyun, eşleri alışveriş yaparken alışveriş merkezinin kazan dairesinde kendilerine sığınak kuran dört adam etrafında dönüyor. Alışverişe eşlik adı altında her Cumartesi zorunlu hizmetlerini yapıp bir bahaneyle eşlerinin yanından kaçıyor, bir araya gelip maç-bira-pizza keyfi yapıyorlar. Kendilerinin de dediği gibi, kadınların nimeti olan iç dünyaları yok onların. Maç-bira-pizza üçlüleri var. Erkek erkeğe takılıp rahatlamak dışında bir istekleri de yok..

İki saat sürüyor oyun. Yarım saat daha kısaltıp tek perdede tadında bırakılabilirmiş dediğim diyaloglar oldu olmasına.. Ama genel olarak eğlenceli, alışveriş hastası kadınları düşününce acı ama gerçek dediğimiz detaylarla güçlenen, cinsiyetçi olmamaya da özen gösterdiğini düşündüğüm, belki de iyimser günüme denk gelmiştir, bir oyun Erkek Parkı. Tiyatro eğlenmek içindir diyenlere tavsiyemdir.

Salon IKSV’de The Dears Zamanı

Lalekart üyeliğim başladığından bu yana Salon’un etkinliklerini takip ederim. Ancak daha önce deneyimleyip çok da keyif almadığım için yalnız olduğumdan gidemem konserlerine. (İnsan yalnız başına bir çok etkinliği keyifle yapabilir ama konser biraz riskli.) Bu kez yalnız kalmadım ve bu sayede yakın zamanda keşfettiğim, keyifle de dinlediğim The Dears’ı izleme şansı buldum. 20 yıllık bir geçmişleri olan gruba, indie rock müziği sevenlerin şans vermeli. Youtube’dan canlı bir kaç performans dinleyin en azından..

Bir de okuduklarım var.. Aynı anda birden çok kitap okuma bende alışkanlık oldu. Oblomov ve Tutunamayanlar’ı okurken ister istemez araya küçük öyküler sığdırıyorum. Bu defa sığdırdığım bir romandı:

Vatandaş Abuzer Kim Ola?

va


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

12 Eylül dokunması, konuşması, hissetmesi zor zamanları hatırlatır yurdum insanına.
Görmemiş, yaşamamış da olsan kafalarda fırtınalıbir gökyüzü canlandırır.
Yücel Sarpdere, yaşananların mantık dışı olmasından yola çıkıp o dönemi ti’ye almayı tercih etmiş. Abuzer’in saflığı ve boş konuşma diye nitelendirilen gevezelikleri, çocuksu bir masumiyet gibi görülürse romana derinlik katan unsurlardı.
Vatandaş Abuzer su gibi akacak ve yüzünüzde hüzünlü tebessümler bırakacak bir kitap.

Fotoğrafta dikkatinizi çekmemiş olabilir..

Geçen yıl gittiğim, IKSV festivallerinden İstanbul Müzik Festivali ile ivme kazanan klasik müzik tutkum, 6. sı düzenlenen Opus Amadeus Oda Müziği Festivali ile pekişmekte Şubat ayında. Gerek biletlerin pahalılığı gerek mekanların festival ruhu taşımaması etkisiyle !f İstanbul heyecanım yok birkaç senedir. Bu sene de Şubat’ı bağımsız film yerine klasik müzikle doldurma kararı aldım. Şimdilik bir pişmanlığım yok. Önümde iki oda müziği konseri, bir Bach dinletisi (Bach & Love) ve Zorlu’da Amadeus etkinliği var.

Yani neymiş? Eve kapanmamışım…

Şiir her şeyi affedilir kılıyordu…

cs

(Fotoğraf bana aittir.)

Öyle sevdim ki seni
Öylesine sensin ki!
Kuşlar gibi cıvıldar
Tattırdığın acılar.

Cemal Süreya’dan…

Bugün doğum günü. Yaşasaydı kutlardık belki bir rakı sofrasında? Belki bir şarap alır çalardık kapısını?

Beni şiirle bir adam tanıştırdı. Seviyordu o zamanlar beni. Cemal’den çok şiir paylaşırdı benimle, Ahmed Arif’ten ve Orhan Veli’den de. Kendi yazamazdı belki ama aşkı en güzel ifade eden adamların cümleleriyle ifade ederdi hissettiklerini.

Bugün Cemal Süreya’nın doğum günü bahanesiyle her yerde Cemal dizeleri görünce aklıma düştü. Sadece bunun için bile unutamam sanırım onu. Aslında en çok canımı yakan da oydu. Ama gel gör ki şiir her şeyi affedilir kılıyor.

Zaten kimseye kırgın/kızgın olmamak lazım. Yüreğe yüklenmekle iyi olan hiçbir şey elde edemezsiniz.Yürek temiz olmalı. Sevgi olmalı yürekte, merhamet olmalı. Sevgi demişken izlemediyseniz Bana Bir Şeyhler Oluyor oyununu izleyin. Neden mi?

Sevmenin pek az çeşidi vardır gönül raflarında. Birini ya da bir şeyi, seversiniz ya da çok seversiniz. Ama iş sevememeye gelince sonsuz seçenek vardır önünüzde. İster sinir olursunuz, ister gıcık olursunuz, iğrenirsiniz,  tiksinirsiniz… Hatta sık sık nefret bile edersiniz. Ne yazık… Ne yazık, insan sevmeme çeşitlerine harcıyor mesaisinin çoğunu. Oysa sevin dedi Tanrı.

Adı sevgili olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına. Ben seni seviyorum ama dur bakalım sen de beni benim seni sevdiğim kadar seviyor musun? Oysa sevin dedi Tanrı. Önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe. Karşılık beklemeden, pazarlıksız sevin sizi seveni de sevmeyeni de.

 

Tek kelime ile ‘naif’ olanlara..

Naif, manası da tınısı da güzel kelimelerden.

Okuduğum, izlediğim veya dinlediğim bir şeye naif diyebilmek beni mutlu ediyor.

Ferzan Özpetek’in 1997 İstanbul’unda geçen ilk filmi Hamam’ı izleyince aklıma ilk gelen kelime de naif oldu. Bir derdi var bu adamın, düşünüyor, üretiyor ve paylaşıyor. Anlamak isteyene derdini anlatmakta sıkıntısı da yok. Anlaşılmak için mi yapıyor bilemem ama göze sokan değil kulağa fısıldayan bir anlatıcı olduğunu düşünüyorum.

Aslında tüm hikayelerini bilmiyorum henüz. Ancak 20 yıl önce çektiği bir film ile 1-2 yıl önce yazdığı bir kitap arasında, karakterlerde, karakterlerin hayata karşı duruşunda belli bir tını seziliyorsa, bu adam naif bir anlatıcı denebilir bence.

Kendinizden yola çıkın. Evet, değişen insanlar, mekanlar, alışkanlıklar olabilir. Ancak herkesin bir tınısı vardır. Zaman zaman ritmi hızlanır, yavaşlar, çok sesli olur, solo olur. Ama tını hep aynıdır. En azından ben böyle düşünüyorum.

Filmdeki Francesco karakterinin İstanbul’da kalmak istemesi, benim gibilere yani İstanbul’a gelip de ondan ayrılamayanlara çok anlaşılır gelmiştir. İstanbul hepimizin kabuğunu kırdığı, ya da kırmak umuduyla geldiği şehir değil mi? Burada kendimizi keşfederiz, sınırlarımızı ancak İstanbul gibi bir şehirde zorlayabiliriz. Eğer kanınıza girmesine izin verirseniz de bağımlılık yapar, bir tür uyuşturucu gibidir İstanbul.

Naiften yola çıkıp İstanbul’a nasıl geldim ki yine?

Hep İstanbul’dayım belki de…

İlk aşk, unutulmuyor işte!