Hep dolu dolu aslında!

cumartesi


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

İnsanlar, Instagram’da genelde kitap paylaşımı yapıyorum ve ortalamanın üzerinde hızda kitap okuyorum diye benim için endişeleniyorlar. Kitaplara verdin kendini, kapama dünyanı dışarıya diyorlar. Oysa ben izlemeye, dinlemeye, gezmeye, görmeye devam ediyorum! Tek farkı, en son yeni işin ilk günü vesilesiyle check-in yapmış olabilirim, Swarm denilen kötü alışkanlığımı bıraktım. Her gittiğin yerde hemen check-in yapma fikri artık bana gereksiz ve manasız gelmeye başlamıştı. Ben de uygulamayı kaldırdım ve bıraktım bu kötü alışkanlığımı. Haliyle insanlar da gezmiyorum, evde oturuyorum sanıyor. Paylaşmazsanız yoksunuz!

Aslında iki kelam da olsa bloga ne izledim, nereye gittim, n’apıyorum yazıyor olsam hem birilerine faydam olur hem de yaptıklarımı kendimce ölümsüzleştirmiş olurum. Tek dert bu değil mi zaten? Ölümsüzlük. Hatırlanmak. Beğenilmek.

Mesela bu hafta sonu, şu satırları yazana kadar bir film izledim, bir konsere gittim, bir tiyatro oyunu izledim, okuduğum kitaplardan birini bitirdim, yıllar sonra bir kitabı ikinci kez okumaya başladım. Yani epey şey yapmışım bence. Şimdi hepsinden ortaya karışık bir şeyler yazacağım. Sonra da pembeli bir kadın hakkında öykü yazmam gerekiyor. Aaa bir de öykü atölyesine gidiyorum, yazmaya hevesli herkes gitmeli bence. Ayrıntılar için yazievi.yesimcimcoz.com adresine bir bakın derim..

sigacik

OLANLAR OLDU

Sinemia üyeliği bahanesiyle haftada bir sinemaya gitme alışkanlığıma geri döndüm. Bu hafta ne izlesem karar verememiş bir şekilde sinemada buldum kendimi. Gittiğim sinemada çok seçenek yoktu ve Olanlar Oldu’ya girmek yalnız başına yapılabilecek en eğlenceli Cuma etkinliği olur diye düşündüm. Yanılmamışım da.. Hakan Algül, Eyyvah Eyvah serisi başta olmak üzere Ata Demirer ile keyifli işler çıkarmış bir yönetmen. Ata Demirer, senaryosunu yazdığı filmde biri kadın biri erkek iki karakter birden canlandırıyor bu defa. Yine bir Ege kasabası, yine bir romantik-komedi. Sığacık’ta geçiyor film, Sığacık’a filmden daha çok hayran olacağınıza şüphe yok. Gidelim, gidelim tabi de katletmeyelim Sığacak’ı olur mu?

14624583341190190253-b

Devlet Tiyatroları’ndan ERKEK PARKI

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar için şehir ve devlet tiyatroları bir hazinedir. Pahalı olduğu nedeniyle özel tiyatrolara gitmeyenlere/gidemeyenlere fiyat açısından çok uygun olduklarını söylemeliyim. Dün, Erkek Parkı isimli oyunu Beyoğlu Küçük Sahne’de 6 TL’ye izleyebildik mesela. Öğrenciyiz paramız yok demeyin yani! E vaktiniz de var, haydi o zaman…

Oyun, eşleri alışveriş yaparken alışveriş merkezinin kazan dairesinde kendilerine sığınak kuran dört adam etrafında dönüyor. Alışverişe eşlik adı altında her Cumartesi zorunlu hizmetlerini yapıp bir bahaneyle eşlerinin yanından kaçıyor, bir araya gelip maç-bira-pizza keyfi yapıyorlar. Kendilerinin de dediği gibi, kadınların nimeti olan iç dünyaları yok onların. Maç-bira-pizza üçlüleri var. Erkek erkeğe takılıp rahatlamak dışında bir istekleri de yok..

İki saat sürüyor oyun. Yarım saat daha kısaltıp tek perdede tadında bırakılabilirmiş dediğim diyaloglar oldu olmasına.. Ama genel olarak eğlenceli, alışveriş hastası kadınları düşününce acı ama gerçek dediğimiz detaylarla güçlenen, cinsiyetçi olmamaya da özen gösterdiğini düşündüğüm, belki de iyimser günüme denk gelmiştir, bir oyun Erkek Parkı. Tiyatro eğlenmek içindir diyenlere tavsiyemdir.

Salon IKSV’de The Dears Zamanı

Lalekart üyeliğim başladığından bu yana Salon’un etkinliklerini takip ederim. Ancak daha önce deneyimleyip çok da keyif almadığım için yalnız olduğumdan gidemem konserlerine. (İnsan yalnız başına bir çok etkinliği keyifle yapabilir ama konser biraz riskli.) Bu kez yalnız kalmadım ve bu sayede yakın zamanda keşfettiğim, keyifle de dinlediğim The Dears’ı izleme şansı buldum. 20 yıllık bir geçmişleri olan gruba, indie rock müziği sevenlerin şans vermeli. Youtube’dan canlı bir kaç performans dinleyin en azından..

Bir de okuduklarım var.. Aynı anda birden çok kitap okuma bende alışkanlık oldu. Oblomov ve Tutunamayanlar’ı okurken ister istemez araya küçük öyküler sığdırıyorum. Bu defa sığdırdığım bir romandı:

Vatandaş Abuzer Kim Ola?

va


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

12 Eylül dokunması, konuşması, hissetmesi zor zamanları hatırlatır yurdum insanına.
Görmemiş, yaşamamış da olsan kafalarda fırtınalıbir gökyüzü canlandırır.
Yücel Sarpdere, yaşananların mantık dışı olmasından yola çıkıp o dönemi ti’ye almayı tercih etmiş. Abuzer’in saflığı ve boş konuşma diye nitelendirilen gevezelikleri, çocuksu bir masumiyet gibi görülürse romana derinlik katan unsurlardı.
Vatandaş Abuzer su gibi akacak ve yüzünüzde hüzünlü tebessümler bırakacak bir kitap.

Fotoğrafta dikkatinizi çekmemiş olabilir..

Geçen yıl gittiğim, IKSV festivallerinden İstanbul Müzik Festivali ile ivme kazanan klasik müzik tutkum, 6. sı düzenlenen Opus Amadeus Oda Müziği Festivali ile pekişmekte Şubat ayında. Gerek biletlerin pahalılığı gerek mekanların festival ruhu taşımaması etkisiyle !f İstanbul heyecanım yok birkaç senedir. Bu sene de Şubat’ı bağımsız film yerine klasik müzikle doldurma kararı aldım. Şimdilik bir pişmanlığım yok. Önümde iki oda müziği konseri, bir Bach dinletisi (Bach & Love) ve Zorlu’da Amadeus etkinliği var.

Yani neymiş? Eve kapanmamışım…

Şiir her şeyi affedilir kılıyordu…

cs

(Fotoğraf bana aittir.)

Öyle sevdim ki seni
Öylesine sensin ki!
Kuşlar gibi cıvıldar
Tattırdığın acılar.

Cemal Süreya’dan…

Bugün doğum günü. Yaşasaydı kutlardık belki bir rakı sofrasında? Belki bir şarap alır çalardık kapısını?

Beni şiirle bir adam tanıştırdı. Seviyordu o zamanlar beni. Cemal’den çok şiir paylaşırdı benimle, Ahmed Arif’ten ve Orhan Veli’den de. Kendi yazamazdı belki ama aşkı en güzel ifade eden adamların cümleleriyle ifade ederdi hissettiklerini.

Bugün Cemal Süreya’nın doğum günü bahanesiyle her yerde Cemal dizeleri görünce aklıma düştü. Sadece bunun için bile unutamam sanırım onu. Aslında en çok canımı yakan da oydu. Ama gel gör ki şiir her şeyi affedilir kılıyor.

Zaten kimseye kırgın/kızgın olmamak lazım. Yüreğe yüklenmekle iyi olan hiçbir şey elde edemezsiniz.Yürek temiz olmalı. Sevgi olmalı yürekte, merhamet olmalı. Sevgi demişken izlemediyseniz Bana Bir Şeyhler Oluyor oyununu izleyin. Neden mi?

Sevmenin pek az çeşidi vardır gönül raflarında. Birini ya da bir şeyi, seversiniz ya da çok seversiniz. Ama iş sevememeye gelince sonsuz seçenek vardır önünüzde. İster sinir olursunuz, ister gıcık olursunuz, iğrenirsiniz,  tiksinirsiniz… Hatta sık sık nefret bile edersiniz. Ne yazık… Ne yazık, insan sevmeme çeşitlerine harcıyor mesaisinin çoğunu. Oysa sevin dedi Tanrı.

Adı sevgili olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına. Ben seni seviyorum ama dur bakalım sen de beni benim seni sevdiğim kadar seviyor musun? Oysa sevin dedi Tanrı. Önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe. Karşılık beklemeden, pazarlıksız sevin sizi seveni de sevmeyeni de.

 

Tek kelime ile ‘naif’ olanlara..

Naif, manası da tınısı da güzel kelimelerden.

Okuduğum, izlediğim veya dinlediğim bir şeye naif diyebilmek beni mutlu ediyor.

Ferzan Özpetek’in 1997 İstanbul’unda geçen ilk filmi Hamam’ı izleyince aklıma ilk gelen kelime de naif oldu. Bir derdi var bu adamın, düşünüyor, üretiyor ve paylaşıyor. Anlamak isteyene derdini anlatmakta sıkıntısı da yok. Anlaşılmak için mi yapıyor bilemem ama göze sokan değil kulağa fısıldayan bir anlatıcı olduğunu düşünüyorum.

Aslında tüm hikayelerini bilmiyorum henüz. Ancak 20 yıl önce çektiği bir film ile 1-2 yıl önce yazdığı bir kitap arasında, karakterlerde, karakterlerin hayata karşı duruşunda belli bir tını seziliyorsa, bu adam naif bir anlatıcı denebilir bence.

Kendinizden yola çıkın. Evet, değişen insanlar, mekanlar, alışkanlıklar olabilir. Ancak herkesin bir tınısı vardır. Zaman zaman ritmi hızlanır, yavaşlar, çok sesli olur, solo olur. Ama tını hep aynıdır. En azından ben böyle düşünüyorum.

Filmdeki Francesco karakterinin İstanbul’da kalmak istemesi, benim gibilere yani İstanbul’a gelip de ondan ayrılamayanlara çok anlaşılır gelmiştir. İstanbul hepimizin kabuğunu kırdığı, ya da kırmak umuduyla geldiği şehir değil mi? Burada kendimizi keşfederiz, sınırlarımızı ancak İstanbul gibi bir şehirde zorlayabiliriz. Eğer kanınıza girmesine izin verirseniz de bağımlılık yapar, bir tür uyuşturucu gibidir İstanbul.

Naiften yola çıkıp İstanbul’a nasıl geldim ki yine?

Hep İstanbul’dayım belki de…

İlk aşk, unutulmuyor işte!

 

Yeni yıl yeni yıl yeni yıl…

9

Yeni yıl! Bizlereeee kutlu olsun…

Böyle bir şarkı vardı sanki ilkokuldayken biz?

Neyse.

2016 zorlu bir yıldı herkes için. Üzücü birçok olay yaşandı ülkemizde. Karanlık bulutlar var, umutlar can çekişiyor.

Ama yeni bir yıl geldi. İnanıyorum ki 2017 daha keyifli, mutlu ve umut dolu olacak. Öyle umuyorum. Ummak…

2016’nın benim açımdan en verimli olduğu konu kitaptı, inanırsınız zaten. Arada kitap paylaşımlarımdan bıkanlar oluyordur. Ancak iyi bir fon müziği, leziz bir kahve ve kitap huzurumu yerine getirdi. Bu yıl biraz daha fazla sığındım kitaplara belki. İnsanlar yerine kitaplara güveniyorum belki de…

Hedefim 30’du. 55 tane kitap okudum. Detaylı bir külliyatı paylaştığım görselde görebilirsiniz. Özetle en sevdiğim 9 kitap:

💛 Duygu Asena, Aslında Özgürsün (Daha çok okumalı Duygu Asena’dan)
💛 Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü (Değişik kafalar isteyenler tanışmalı bu kitapla)
💛 Murat Uyurkulak, Bazuka (Ben öykülerini daha çok sevdim Murat Uyurkulak’ın)
💛 Seray Şahiner, Antabus (Tiyatro oyunu da muazzam, görülmeli!)
💛 Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi (En iyisi bu olabilir mi Barış Bıçakçı’nın?)
💛 Ayşe Kulin, Füreya (Ayşe Kulin biyografik hikayelerde iyi gerçekten, Füreya da tanınması gereken bir kadın)
💛 Melisa Kesmez, Bazen Bahar (İlk öykü kitabı Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz’den daha doyurucu buldum, daha çok yazsın dediğim isimlerden oldu bile Melisa Kesmez!)
💛 Jose Saramago, Körlük (2016 ne ki, hayatımın en’lerinden bu kitap)
💛 Ferzan Özpetek, İstanbul Kırmızısı (Aslında çok çok iyi bir kitap olmayabilir, ama içten ve Olimpos’ta bana arkadaşlık etti. O yüzden yeri özel.)

Bir de başlayıp yıl boyunca elimde sürüne 3 kitap oldu: Osho – Masumiyet, Bilgi ve Merak, Bilge Karasu –  Ne Kitapsız Ne Kedisiz (aslında sonradan daha çok keyif alır oldum, ama yeni yılda yeni başlangıçlar isteyenlerdenim ben),  Adam Phillips – Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine (yine yarım kaldı, ama bu defa daha ileriye gidebildim). Bıraktım ben de, yeni yıl yeni maceralar dedim. Belki zamanı gelmemiştir dedim.

2017’ye Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ile başlayacağım ama, dur bakalım… Yeni yılda okuma hedefim ise 100. Evet büyük oynuyorum ha ha. Aaa geri sayım zamanı geliyor, haydi görüşürüz…

goodreads-2016.png

Öykü severlere: Melisa Kesmez

mkesmez

“Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz”

Ne kadar ilginç bir kitap ismi değil mi? Belki kitabının ismi bu kadar ilginç olmasa Melisa Kesmez’in öyküleriyle hiç tanışamayacaktım. Tabi Sel Yayıncılık’tan çıkmış olması da önemliydi. Sempatimin yüksek olduğu, kaliteli eserleri okurlarla buluşturduğunu düşündüğüm bir yayınevi. O zaman Melisa Kesmez tanımak için şans verilmesi gereken isimlerden dedim, aldım kitabı raftan. (Keşke raftan alsaydım ama sanırım artık asla alışveriş yapmayı düşünmediğim Babil.com’dan almıştım. Babil.com mevzusunu duymayanlar minik bir araştırma yapabilir, blogumda ya da sosyal medya hesaplarımda yer vermek istemediğim can sıkıcı bir mevzu. Ancak bu olay kitapçı ve sahaflardan daha çok alışveriş yapmam gerektiği düşüncemi kuvvetlendirdi.)

Öyküyü sevmem Alice Munro ile tanışmamla başladı desem yalan olmaz. Okudukça sevdim öykülerin dünyasını, sevdikçe de merakım ve ilgim arttı. Öykü, romandan başka bir haz verirmiş okura. Okumaya şans tanıyınca anladım. Melisa Kesmez gibi isimleri tesadüfle de olsa keşfedip tadına varabildiğim için mutluyum.

Nasıl öyküleri var peki bu kadının derseniz…

İlk öykü kitabı “Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz” kısa kısa 25 öykü barındırıyor. Güncel mekanlar ve insanlar seçmiş yazar. Beni Cemil ile (Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi) tanıştırdığı için Şiirsiz isimli öyküsünün özel bir yeri oldu gönlümde. Bu kitap, öyküye ısınmaya çalışanlar için güzel bir seçim olacaktır. Öyküler kısa ancak keyifli ve içimizden, yaşantımızdan anlar sunuyor bizlere. Gözlemlemediğimiz, görmeyi ıskaladığımız anlar paylaşıyor sanki yazar okurlarıyla.

İkinci kitabı “Bazen Bahar” ilk kitabına göre daha az sayıda, 10 tane, ancak daha uzun ve doyurucu öykülerden oluşuyor. Yazarın ilk kitabı, roman yazsa nasıl olur diye merak uyandırmıştı bende. İkinci kitaptaki öykülerden sonra bu merak daha da arttı. Ama roman başka bir dünya, Melisa Kesmez’in büyüsü ise öykülerde galiba. Uzun uzun tanımak istediğiniz karakterleri yok onun, tadımlık karakterleri var. Bir daha görmeyecek olsanız da tanıdığınıza memnun olduğunuz insanlar gibi.

Bazen Bahar’ı okurken öyle bir öyküye denk geldim ki.. O öykünün üzerine bir şey okumak istemedim bir süre. Neydi bu öyküde seni bu kadar etkileyen diye merak ederseniz.. Kahramanlardan birinden alıntı yapacağım:

Bir roman kahramanı mesela. Kitapta bir laf eder. Altı çizilecek cilalı cümlelerden değil ama, kendi halinde bir cümle. Bir tek sen cımbızlarsın onu kitabın kalabalığından. Sırf sana bir şey anlatır o cümle. Başka herkese susar.

Melisa Kesmez’in Kurtarma Gemisi isimli öyküsü de bir bana anlattı bir şeyler sanki.

Bu yazıyı da Melisa Kesmez ile tanışmanıza vesile olurum umuduyla yazdım. Okursanız eminim ki ‘sadece size bir şeyler anlatan’ bir öyküsüne denk geleceksiniz.