SANSÜRCÜ ZİHNİYETİN SİYASİ FİLMLERE ETKİSİ

 80 sonrasında özellikle son bir kaç yılda politik olma iddiasıyla çekilen filmlerden sayılabilecek ‘Sonbahar’, ‘Güz Sancısı’ gibi filmleri izleme şansı bulduğumuz, Ergenekon’un kasıp kavurduğu ve her gün yeni bir sürpriz yaşattığı şu günlerde Türk sinemasının yaşadığı darbelerden(!) etkilenişini hangi filmlerle dile getirdiğini bir hatırlayalım istedik.

Yıllardır etkileri unutturulmaya çalışılan ve sinemamızın ilerleyemeyişinde büyük bir çapa görevi gören sansürün de yardımıyla göz ardı edilen 12 Eylül başta olmak üzere yaşanılan darbelerin etkilerinin sanatın her dalında olduğu gibi sinemada da hissedildiği bir dönem yaşıyoruz. Politik olma iddiasındaki filmlerin yanında televizyon yapımlarında da 12 Eylül ve 68 kuşağından bahsedildiğinde milyonlar Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili gibi dizilerin karşına kilitlendi.

12 Eylül darbesinin izlerini taşıyan ve 80 sonrasında çekilen filmlerin çoğu, bir eleştiri ya da hesaplaşma amacı gütmeden 12 Eylül döneminde kötü günler yaşandığı konusunda hemfikir karakterleri ve devrimin ancak hoş bir hayal olduğu vurgulanan senaryolarıyla siyasal film kategorisine dahil edilemez aslında. Fakat kâbuslar, anılar ve işkencecilerin görünmediği işkence sahneleriyle dönemin ‘karanlık’ atmosferini hepten karartan 80’lerden sonra 90’larla birlikte 12 Eylül konulu filmlerin renklendiği söylenebilir. Hatırlarsanız Handan ipekçi “Askerde (1994)” filmiyle Atıf Yılmaz da “Eylül Fırtınası (1999)” filmiyle dönemin etkilerini bir çocuğun gözünden anlatmayı tercih ederken Yılmaz Erdoğan “ Vizontele Tuuba (2004)” filminde dönemi mizahi bir bakış açısıyla yorumlamıştı.

Babası 12 Eylül döneminde işkence görmüş küçük bir çocuğun dramatik hikayesini merkezine koyduğu “Babam Ve Oğlum” filmiyle milyonları sinema salonlarına çeken Çağan Irmak, 12 Eylül’de yaşananların insanlar üzerindeki etkilerini başarılı bir şekilde, siyasi bir mesaj verme çabası taşımadan aktarmıştı. Ömer Uğur’un cesur işkence sahnelerine rağmen kimi eleştirmenlerce yetersiz bulunan filmi “Eve Dönüş (2006)” dönemin sıkıyönetiminde suçsuz olmasına rağmen işkence gören bir adamı merkezine almıştı.

Yine mizahi bir yolla filmde 12 Eylül 1980 sonrası sıkıyönetiminin, doğuda yerel halk ve çalgıcı sınıfı (gevende) üzerine etkilerini anlatarak dönemi yorumlayan “Beynelmilel” ve siyasi liderleri mercek altına alan “Zincirbozan” 12 Eylül ve etkilerini anlatan filmler furyasında yerini aldı. Hatta Sırrı Süreyya Önder ‘in yönetmenliğini yaptığı ve senaryosunu yazdığı “ Beynelmilel” filmiyle 2007 yılında 3.sü düzenlenen BARCELONA ULUSLAR ARASI POLİTİK FİLMLER FESTİVALİ’nden ‘filmin özgürlüklerin gasp edilmesi üzerine, kültürel simgeler ve halkın günlük yaşantısı aracılığıyla geliştirdiği şiirsel, orijinal ve evrensel metafordaki sinemasal başarısı’ sebebiyle jüri özel ödülü ve halk jürisi ödülleriyle döndü. O yıl konuk ülke olan Türkiye’den Metin Erksan’ın “Yılanların Öcü” (1962), Tunç Okan’ın “Otobüs” (1974), Şerif Gören ve Yılmaz Güney’in “Yol” (1981), Atıf Yılmaz’ın “Asiye Nasıl Kurtulur?”(1986), Tunç Başaran’ın “Uçurtmayı Vurmasınlar” (1989), Yeşim Ustaoğlu’nun “Güneşe Yolculuk” (1999), Tayfun Pirselimoğlu’nun “Hiçbiryerde” (2002), Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum” (2005) ve Özer Kızıltan’ın “Takva” (2006) filmleri de aynı festivalde gösterilen diğer filmlerdi.

Bu festivalin en önemli özelliği yıllarca Türk sinemasını kemiren sansür canavarı tarafından yasaklanan birçok filmin gösterilmesiydi. Bu filmlerden 1962 yılında Metin Erksan’ın çektiği “Yılanların Öcü” filmi sansürün hışmına uğrayan filmlerden biriydi. Fakir Baykurt’un bu romanı, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmış ve Yunus Nadi Ödülü kazanmıştı. Ama film haline gelince yasaklandı. Aynı sansürcü zihniyet tarafından reddedilen filmlerden biri de Tunç Okan’ın “Otobüs” filmiydi. Gerekçe, Türkleri küçük düşürmesi ve aptal göstermesi, ayakta işeyen işçilerin ellerini yıkamadan sofraya oturmasının örf ve adetlere aykırı bulunması, sofrada bayat ekmek ve soğan bulunmasının Türklerin kötü beslendiği izlenimi verdiği, şoförün dönülmez levhasına rağmen dönmesini Türklerin trafik kurallarına uymaması, plastik sosisleri kemirmesini küçültücü buluyordu. 1982’de Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü almış olan ve 1980 sonrasının en önemli filmlerinden biri kabul edilen senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı “Yol” filmi de yıllar sonra görücü karşısına çıktı. Bu filmin dikkatleri çekmesi ve Yılmaz Güney’in hapisten kaçması üzerine 1982 yılında ellerinde, Yılmaz Güney filmi bulunanların teslim etmesi için çağrı yapılmıştı ve 104 filmin negatifi toplatılarak imha edilmişti. Bu filmden sonra kitapları ve posterleri de toplatılan Yılmaz Güney’in adından söz edilmesi de yasaklanmıştır. 12 Eylül Yönetimi, eski filmleri de suç kapsamına almıştı.

Sansürün etkisini kaybetmesiyle bizler de toplumu etkileyen olaylar hakkında kendimizi daha rahat ifade edebilmeye başladık çok şükür ki. Ancak yıllar süren sansür korkusunun sinemamızın gelişmemesindeki rolü ortada. Oysaki bir ülke sinemasının gelişmesinde, toplumu etkileyen siyasi ya da değil tüm olayların işlenişi büyük etkiye sahip öyle ki dünya sinemasında yaşanmış ve halen yaşanmakta olan önemli gelişmeler, akımlar, olası tehlikeler, yerel ya da küresel sorunlar sinemada işleniyor. Pastanın en büyük dilimine sahip ABD’de 2001’de 11 Eylül’le ilgili 13 film yapıldı ve her yıl bunlara yenileri eklenmekte. Bu filmler olayı anlatan, iğneleyici yapımların yanı sıra olayın toplumsal etkilerini inceleyen film ve belgeselleri de içine alan bir tür yelpazesine sahip. ABD sineması 11 Eylül gibi neden olduğu ırak savaşından da halen besleniyor. Oysa Türkiye karmaşık toplum yapısı ve doğu-batı arasında sıkışmışlığı ile ABD’den daha çok hikaye çıkarma potansiyeline sahipken en çok kendini hissettiren darbe yıllarından bahsetmek için bile uzun yıllar beklemek zorunda kaldı. Sinema sektörümüzün yapılanması öyle olumsuz bir yönde gelişti ki sansürün korkunç pençelerini sinemamızdan büyük ölçüde çektiği son yıllarda Sabancı Suikasti’ni, 17 ağustos depremini, Hrant Dink cinayetini yada HSBC’nin bombalanmasını bırakın senaryolaştırmayı filmlerin senaryosunda bir yan hikaye olarak bile göremiyoruz. Ordumuz neredeyse 25 yıldır PKK ile savaşıyor, Türkiye hala sözde Ermeni Soykırımı iddialarına yanıt vermeye çalışıyor. Peki bu konularla ilgili kaç filmimiz var?

Yazımızın başında bahsettiğimiz, görüşleri nedeniyle hapse atılmış ve yıllarca işkence görmüş bir adamın psikolojisine değinen ‘Sonbahar’ filmi ya da 6-7 eylül olaylarını kendine zaman edinmiş ‘Güz Sancısı’ filmi gibi yaşanılan bunca siyasal içerikli olaylara da yer veren yada bu olayların insanlardaki etkilerini irdeleyen daha çeşitli filmler görebilmek umuduyla…

Reklamlar

Fikrini Paylaş!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s