Into the Wild : RUHUN TEMELİ DOĞADA

Oyunculuğuyla şimdiye kadar hep başarılı performanslara imza atmış bir isim, Sean Penn. Ancak yönetmenliği için aynı şeyi söyleyemiyorduk, ta ki “Into the Wild”a kadar… Yazıp yönettiği ilk filmi 1991 yapımı “The Indian Runner”, iki kardeşin hikayesini anlatıyordu. Kızgınlığı ve melankoliyi temsil eden iki zıt kutup olan kardeşleri David Morse ve Viggo Mortensen canlandırıyordu. Film tam bir ticari başarısızlık örneğiydi. Dört yıl sonra Jack Nicholson‘ın başrolde oynadığı ikinci filmi “The Crossing Guard” geldi. Senaryo yine Penn’e aitti. 6 yıl sonra çektiği “The Pledge”de de Nicholson’a ve diğer iki filminde olduğu gibi ‘intikam’ temasına yer verdi.

Ancak bu seferki filmi ilk üç filminden farklı bir intikam teması taşıyor, aileden alınan intikam. Diğer filmlerinde olduğu gibi temelde değil kenarda duran bir tema bu. Temelde ise Jon Krakauer’ın yaşamını kitaplaştırdığı Christopher Johnson McCandless var. Peki, kim bu Christopher Johnson McCandless?

McCandless, 1992 yılında medeniyetten kopup tüfeği ve büyük bir bohça dolusu pirinçle, donmuş kırsala doğru yola koyuldu. Yolda tüm parasını yaktı ve arabasını da terk edip, Alaska’yı yürüyerek geçmek için yola koyuldu. Ancak başarısız olunca tesadüfen bulduğu, 1940’lardan kalma bir minibüsün içinde kamp kurdu. Alaska’nın zor yaşam şartlarında, bitki zehirlenmesinden ölene kadar yaklaşık 5 ay yaşadı.

Filmde McCandless’i Emile Hirsch canlandırıyor. Alaska’ya ulaşana kadar karşısına öncelikle orta yaşlı bir hippi çift çıkar genç gezginin. Daha sonra, yanında bir süre çalışıp karşılığında para ve pirinç alacağı bir çiftçiyle(Vince Vaughn) kalıyor bir süre. Alaska’dan önce son yoldaşı ise Ron(Hal Holbrook) isimli ailesini kaybetmiş yaşlı bir deri ustası oluyor. Yolculuğu boyunca hayatına giren bu insanlarla harika zamanlar geçiren süper berduşumuzu(kendine bu ismi takıyor) hiçbirinin sevgisi ya da bağlılığı Alaska sevdasından vazgeçiremiyor. Bu yolculuğa biraz felsefik biraz da mistik anlamlar yükleyen genç gezgin, aslında hiç haber vermeden terk ettiği ailesinden ve onlarla ilgili sorunlarından arınmaya çalışıyor. İlacının insan ruhunun temeli olduğunu düşündüğü yeni deneyimler olduğunu düşünüyor.

Film doğayı tüm güzellikleriyle yansıttığı çekimleriyle görsel olarak çok başarılı. Senaryonun ilerleyişinden Sean Penn‘in McCandless’tan çok etkilendiği belli. McCandless, hayatına giren insanları kısa süren ‘ailen nerde evlat?’, ‘onları neden aramıyorsun?’ tarzı söylemlerden sonra doğayla bütünleşme arzusuyla etkisi altına alabiliyor ve kimse onu ‘ailesini terk eden hayırsız evlat’ olması nedeniyle yargılamıyor.

Avrupa ve Amerika’da birçok festivalde gösterilen film, kazandığı 36 adaylıktan 13’ünden ödülle döndü. Bunlardan en göze batanları kısa rolüne rağmen performansıyla Hal Holbrook’un En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aldığı Oscar adaylığı ve Pearl Jam solisti Eddie Vedder’in film için yazdığı harika şarkılardan sadece biri olan “Guaranteed” ile kazandığı Altın Küre ödülü. “Komşu Kızı“ndaki eğlendirici performansından sonra Emile Hirsch‘ın oyunculuğundaki gelişim ya da filmin başarılı görüntü yönetmenliği hayranlığınızı kazanmasa bile Eddie Vedder’in etkileyici sesinden dinlediğiniz parçalar filme en azından sempati duymanızı sağlayacaktır, iyi seyirler…
Reklamlar

Fikrini Paylaş!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s