Bu Kez Bir Başkaydı Edirnem…

Memleketimi oldum olası severim. Tek derdim kültür-sanat aktiviteleri açısından kısır olmasıydı. Ve İstanbul açlığımı bastırabilecek tek şehirdi, o derece açtım yani…

Yaklaşık olarak üç buçuk yıl önce İstanbul’a geldiğimden beri Edirne ziyaretlerim anne babamla, lise arkadaşlarımla hasret geçirmekten ibarettti. Memleketimle hiç hasret gidermemiştim. Ama bu haftasonu Eskişehirli bir arkadaşımı gezdirdim ve onla beraber bir kez daha keşfettim güzel şehrimi…
Ben İstanbul’a gittiğimden beri Edirne’nin büyük bir gelişim geçirdiğinin farkındaydım. İstiklal havası verilen Saraçlar Caddesi, medrese kısmı açılan Beyazıt Külliyesi, Karaağaç yolu vs. Ancak insan turist rehberi görevinde olunca şehrinin, insanlarının güzelliğinin bir kez daha farkına varıyor ve her şeye rağmen “insanın memleketi gibi yok” diyormuş…
28 Ekim gününün akşamı çıkabildik bir tek. O da Saraçları küçük bir turlamaktan ibaret oldu haliyle. Ben lisedeyken adı sanı bilinmeyen Mado’da oturduk, Edirne ayazının soğunu sohbetin ve salebin sıcaklığunda kapatmaya çalıştık.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bir gece önceki soğuğu da alıp götürmüştü adeta. Tunca’ya Meriç’e doğru yol aldık. Emirgan’da çay içtik. UNESCO Dünya Mirası Adayı Selimiye Camii‘ne, her bir minaresi ve eşi benzeri bulunmayan kapısı ile meşhur Üç Şerefeli Camii‘ne, büyük hat yazılarıyla hayranlık uyandıran Eski Camii‘ye, Alipaşa Pasajı‘na, Bedesten‘e uğradık. Akşamına fener alayına katıldık. Elimizde Türk Bayrağı “çıktık açık alınla… ” diye yürüdük Edirne sokaklarında.Ve aslında tüm kurtlarımızı son güne sakladık.

Dün ilk iş yakın zamanda medrese kısmı da açılan Beyazıt Külliyesi’ne gitmekti. Hastalarına müzikle tedavi yapan hastane kısmının yanı sıra tıp eğitiminin verildiği medresesi ve ibadete hala açık olan camiisi günümüze ulaşan kısımları. Edirne’de canlandırma sanatıyla desteklenen en güzel müzelerden de diyebiliriz çünkü içinde tıbbın gelişim süreciyle ilgili de yazılı ve görsel kaynaklar sergilenmekte. Beyazıt Külliyesi’nden sonra yolumuz Karaağaç’a düştü. Farkı uzunluklardaki üç sütünündan en yükseği Anadolu’yu, ikincisi Trakya’yı, en kısası da Karaağaç’ı temsil eden temsili Lozan Anıtı ilk durağımızdı. Sütunların bitimindeki kadın heykeli elinde tuttuğu güvercinle barış ve demokrasiyi de işaret eden anıtın biraz ilersinde artık kullanılmayan ray hattının temsili eski bir tren ve Trakya Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan tren garı da görülmeye değerdir.

Tabi henüz arkadaşımı götüremediğim ama baharda çok daha güzel olacağını bilidğim Şükrü Paşa Anıtı ve Sarayiçi‘yi de unutmamak lazım. Yazının başında da dediğim gibi memleketim bu sefer bir başka güzel geldi gözüme. Yolunuz düşerse tava ciğerini, köftesini, badem ezmesini, dönerini yeyin, mis sabununu ve aynalı süpürgelerini de hatıra olarak almayı unutmayın derim !
Reklamlar

Fikrini Paylaş!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s