Beni Tanıdığınızı Zannediyorsunuz Değil Mi?

Bundan tam 22 yıl 1 gün önceydi… Karlı bir kış gecesi saat 3 suları Edirne Devlet Hastanesi’nde akıl almaz çığlıklar duyuluyordu… Dünyada 5 kilo ağırlığında bir kitlenin ana rahminden çıkmak üzere olduğu dakikalardı… Diye anlatacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz :)
Evet, o geceden 22 yıl 1 gün sonrasını anlatacağım ancak bu şekilde değil! Hani Facebook arkadaşlarınızın doğumgünlerini 1 hafta önceden basbas bağırır ya ben onu kendisi ortalarda yokken de alttan alta insanlara empoze ederdim ki unutmasınlar ve doğum günümü kutlasınlar. Bu gazı en çok kişiselleştiren bacım nam-ı diğer Patikli Penguencim her sene deliler gibi çabalar ve benim hepsi birbirinden alakasız arkadaşlarımı aynı çatı altında buluşturma gafletinde bulunur. Bu sene de aynısını yaptı ki iyi de yaptı. Sayesinde yine eğlenceli bir doğum günü geçirdim :) Ama sizlere bu doğum gününü değil öncesinde yaşanılan, gülmekten diyaframımızın patlama seviyesine geldiği garip (ne zaman normali bizi bulur ki!) olaylar zincirinden bahsedeceğiz.
Gece boyunca uyumayan iki manyak olarak hazırlanıp Taksim’de kahvaltı etmek üzere buluştuk. İkimiz de az uykulu hatta hiç uykusuz dönemlerimizdeki zindeliğimizin öğlen saatlerine doğru biteceğinin farkında olduğumuzdan mı bilinmez, elimizdeki enerjiyi en küçük gramına kadar kullanma çabasındaydık.
Penguen: Gece boyunca bacımın başının etini yiyerek “güzel ol, az özen göster kendine” tarzı gazlara getirerek aslında kendi kuyumu kazdığımı idrak edemiyordum. Uykusuzluğun getirdiği – ki beni bilen bilir uykusuzken şapşallığım zirve yapıyor- gafletim simitçide son buldu. Uykulu gözlerim Benay’ı simitçide affeti devran modunda görünce açıldı. Hatun süper güzel olmuştu ama sorun şuydu ki süperdi ve biz de krolar cennetinin hurileriydik ve bu hiç iyi sonuçlar doğurmuyordu. Ben bu düşünceler içersinde içimdeki menapoz teyzeyi açığa çıkardım. Otobüs duraklarına kadar bacımın Üsküdar’a otobüsle gitmeyelim demesini dinlemeyerek seninle bugün ne pok(Blog sahibin affına sığınarak) yiyeceğim ben tarzı dırdırlarımı sıralamakla meşguldüm. Duraklara varınca acı gerçeği farkettik; ” Üsküdar’a buradan direk giden araç yok!”
Ben: Nasıl yok ya ben Cemle gitmiştim!
Penguen: Sen ne ara Cemle gitmiştin! (Surat Z raporu verir…)
Şimdi… Burada biraz maziye dönmek gerekiyor. Beni tanıyanlar motorsiklet merakımı bilirler. Trakyalı olduğumu bilirler. O ara bir de dans merağım vardı. Bunların hepsi kimde vardı?
Penguen: Cem!
Ben: O zaman neden ve ne zaman soruları yanıtlandı. Şimdi soru şu: Hangi araca binmiştik?
Penguen: Hangisine binmiştin?
Ben: Hatırlamıyorum. Ne kadar kabul etmek istemesem de hayatımda bazı kara delikler var. Sonuçta gencim, kanım kaynıyor vs.
Sevgili blog okurları buradan sonra muhabbetin nereye gittiği AŞİKAR! O yüzden otobüsten indikten sonraki muhabbetleri atlamak zorundayız. Gelelim Üsküdar’a gitme sebebimiz olan ÖSYM’nin yerini bulma maceramıza. Mikrofon sende Pengu:)
İçim içim RTÜK’ün engellediği muhabbeti anlatmak için delirsem de ne yazık ki konumuza kuruyemişçi amcamla devam edicem. Üsküdar’ı bulup binayı ararken işin en mantıklısının bir bilene sormak olduğunu kabul ettik. İlk kalkana bindik… Ay bu başka muhabbetti :p Ne diyordum ilk gördüğümüz dükkana daldım ve ÖSYM binası nerdedir acaba diye tüm şirinliğimle sorumu sordum. Gelen yanıt çok isyankardı ama ; “Önce sen orda ne olduğunu söyle bakem? Ne var bee ordaa! “. Bu soruyu ilk soran biz değildik ama yanıtlamak için biz seçilmiştik. Ben de açıklayıcı yanıtımı verdim: ‘ Şey biz bişiy yapmıyoruz amcacım vallahi masumuz sadece sınava girecektik ales sınavı ( o son s’nin sınav olduğunu ben de biliyorum ama işte yine de kendimi tutamıyorum).’ İkna olan amcacık bize yolu tarif etti ama ona göre olan 150 metre sonrası 50 metre sonraki bakkal içinde 150 metre olunca Ömer Hocam’ın deyimiyle kıllandık. Neyse ki işin profesyoneline denk geldik. Prof büfeci bizi direk binaya yönlendirdi. 2 dakika içinde belgelerimizi alıp istikameti Gaziosmanpaşa’ya benim eve çevirdik. Benay ya anlatmak istediğimizden emin miyiz ?
Benim de şuan tereddütlerim var ama farkında mısın bilmem biz zaten halka kısa gösteriler halinde (şuan için küççük kitlelere) anlatmıyor muyuz? Şuan yazıya dökmüşssek nolmuş? Cem’i iyi örtbas ettik bence devam et seeen :)
Eşeğin aklına karpuz kabuğunu sokmaaaa :) Biz akşam neleri örtbas ettik anam boşver şimdi girmeyelim o konulara( Burdan Melecik‘e sevgiler!!). Kaldığımız yerden devam edersek… Üsküdar’a gitmek bir dertken dönmek ayrı bir dertti. Benay’ın bindiği şeylere karşı hafızası pek iyi olmadığından avrupa yakasına otobüs var sanıyorduk. Buarada RTÜK uyardı orada bir eksik kelime kullanmışım, otobüsü ekleyiverin o araya :) 
Ya ama ben eminim Taksim’den Üsküdar’a tek otobüsle gittiğimize. Yoksa Cem Üsküdar’da oturmuyor muydu? Yoksa o Cem değil miydi?
Benay yaktığı balataları yeniliye dursun. Biz tüm o soğuya rağmen araç olmadığı için motora binmek zorunda kalışımızdan devam edelim. Tek akıllı bizmişiz gibi iç kamaraya geçtik ama bize çevrilen onca surattan anlaşıldığı üzere boş yer yoktu ve biz de Ata Demirel’i saygıyla anıp ‘hangisine bineyim’ muhabbetini çevirerek üste açık alana geçtik. Ama acımasız kader bize bir kez daha güldü. Sizce karlı bir havada üst kattaki koltukların ıslak olmaması mümkün müydü? Tabi ki böyle bir dünya yok! 
Sözü bana ver diyecem ama olayların gözlemci ve korumacı(!) tarafı sen olduğundan kaynaklı karışmayım diyorum. Biz de oturamayınca kenarlara tutunup minimum düzeyde donmayı umarak yolu tamamlayacağımıza inandık. Oysa ki bu soğuk havada bile “kıııız kıııız” diye ava çıkmış olan Fordus Maganduslar motorda ayakta gitmemize sizce ne kadar müsade etmiş olabilirler? Bizden uzak dursunlar diye Teletabis şarkısını çığıra çığıra okuduk ki 5 yaş zekasındaki kızlardan uzak dururlar diye umduk.
Benay yine yazıyorsun! Elemanlar sadece sevap işledi yahu :) Senin hayal gücün şuan hikayeyi dönülmez bir noktaya getirdi. O yüzden motor yolculuğumuzu sonlandırıp tramvaya geçiyorum. Anladığınız üzere çok masum olan bizler tranvayda hanım hanımcık oturduk ve sohbet ettik. Nedense bir süre sonra etrafımızda oturan insanlar inmeye karar verdi. Ama binen onca insana rağmen hiç o yerler dolmadı. Nedendir diye arkama bakmaya döndüğümde 2 durak önce inmesi gereken amcanın hala orda olduğunu farkettim. Teyze de ordaydı. Aaaa karşımızdaki adam da orda. Yoksa bunlar sadece yer mi değiştirdi dersin Benay? Yoksa bu cık ve puf’lardan oluşan senfoni… Yok canım bize olamaz. Değil mi? Değil mi?
Değil bacım. Onlar sadece daha havadar bir bölüme geçtiler. Benim takıldığım nokta yüzlerindeki nerden geldiği belli olmayan “hoşnutsuzluk” ifadesiydi. Bu havalar insanı depresif yapıyor yahu! Allahtan biz inerken birkaç kahkaha sesi duydum sanki :) Neyse oradan senin ilk kalkana binelim ısrarına dayanamayıp ilk minibüse bindik. Sonraki durgunluk dönemimizde…
Penguen: Ne durdunluğu ya telefondaki muhabbeti anlatmayalım mı?
Ben: Kızım o da bize kalsın yahu. Sen dönüş yolundaki minibüsçüye geç kuzu. Yine Ata Demirer’i anacağız ya. 
Penguen: Taşlıtarla minibüslerinin ününü bilmeyen yok. Yeşilçama bile muhabbet konusu olmuştur o derece yani. Bunda ki pay elbette o süper ötesi (!) varlıklar olan şoförlere düşüyor. Biz de ogün en anlayışlı, en yardım sever, en gözü arkada kalan şoförüne denk geldik. İniceğimiz durağa geldiğimizde buyrun diyerek kapıyı açan canımın içi(!) şoförüm dikiz aynasını kullanarak yorulmamak adına 90+45=135 derece (doğru yapamamış olabiliriz) dönerek arkamızdan baka baka bizi yolcu etti. Yardım sever iyilik meleği şoförümüz bu jestiyle aslında yapmak istediği elbise niyetine bacıma aldığımız eve gelince tunik çıkan ne olduğu belirsiz kıyafetin firikik vermesi ihtimalini boş geçirmemek olduydu. Bu öğretici davranıştan sonra bu tunik daha nasıl başımıza bela olur ki derken yanımızdan geçen 500T azıcık rötar yapmak zorunda kaldı. Kapıyı açıp yolcuyu indirmesine rağmen bir türlü kalkamayan otobüsün içinde tahminen şu diyalog geçmiştir; 
Muavin: Abi kalkmıyor muyuz?
Şoför: ( O sırada gözler hala bizde ağız ayran budalasından ödünç alınmış şekilde ) Kalktık yaaaa ! 
Muavin : Abii araba…. 
Şöfor: (Z raporu veriyor bekleyin) ….
Bu sırada duyulan salya toplama sesi bize kadar duyulmuş olup şoför kalkanları indirip yola koyuldu. Biz bu muhtemel diyaloga gülerken hızlı bir şekilde gelen 41AT’yi bacım durdurdu. Bu konuda kendisinin ve tuniklerininm beceresi takdire şayandır. Sonra naptıık biz ya ?
Bacım pek bir şey olmadı işte. Okula gittik, oradan sürpriz doğum günü partime gittik. İnsanlar geldi sağolsunlar. Arayan oldu, aramayan oldu. Sevenim var, sevmeyenim var. Hareketli bir doğum günüydü ya. Buradan emeği geçen herkese tekrar teşekkürler. En çok da sana dün akşamdan (!) dolayı teşekkürler :)
Penguen: Tutmayın beni anlatacam! Sonra Egemen…
Ben: Dur dur dur bacım başımı belaya sokma benim!

Reklamlar

2 thoughts on “Beni Tanıdığınızı Zannediyorsunuz Değil Mi?

Fikrini Paylaş!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s