Aşk, Yalnızlık, Kadın, Özgürlük.

Sinemayla ilgili yazmayalı çok oldu gerçekten. Hayatımda o kadar çok şey oldu ki… Uzak kaldım biricik tutkumdan. Sinema dergisi almayı unuttuğum bile oldu. Filmekimi’ne bilet alamadım. İnternete giremedim. Yazamadım, yazsam da paylaşamazdım ki…

Bir kaç filmden aynı anda bahsettiğim yazılarım pek adetim değildir. Ancak uzun süre yazamayınca hamlaştım sanırım, hepsinden ayrı ayrı bahsetmek yerine hepsinden bir yazıda bahsetmeyi tercih ettim.

En son hakkında yazı yazdığım “The Taste of Others” filminden sonra çok film izleme fırsatım olmadı. Aradan geçen zaman çok uzun aslında ama dedim ya olaylar olaylar…

Bir gece, kafam bozuk. Yalnız kalmak istiyorum. Biramı cipsimi alıp beni etkileyecek,düşündürecek bir film izlemek istiyorum. Bir kaç gece önce de Kadıköy’e gitmişim, yine Kaybedenler Kulübü’nün lafı geçmiş ben de Fransız kalmışım. Dedim artık izleyeyim şu filmi. Neymiş olayı…

Her şeyden önce Kaybedenler Kulübü ruh halinize bağlı olarak sevip sevmeyeceğiniz bir film. Havanızda olmanız lazım. Yaşanmışlıklarınız olması lazım. Kendinizden bir şeyler bulmanız lazım. O zaman ki diyaloglar bir anlam kazanıyor. Müzikler ruhunuza işliyor. Ben de bu saydıklarım mevcutken izleyince etkisi de iyi oldu. Hatta yeri geldi bir laf ettiler durdurup “işte budur” dedim, sözü bir kenara not ettim, biramdan bir yudum aldım ve filme devam ettim. Ama bunları bir kenara bırakırsak nasıldı derseniz? Vasatın üstüydü. Kadro iyi, müzikler iyi, kurgu da iyi. Ama tapılacak bir film de değil. Olmuş mu olmuş işte. Abartmaya da gerek yok.

Uzun zamandır izlemeyi ertelediğim tek film Kaybedenler Kulübü değildi.Bu filmler uzun bir liste oluşturur. Bu liste kendi içerisinde kategorize edilebilir. Bu kategorilerden biri de festival filmleri olur. Summerstorm da izlerim deyip edindiğim filmlerdendi. Sonunda zamanı geldi geçenlerde. Başrolünde ergenlik, aşk, kendini keşfetme ve ayrımcılık var. En yakın arkadaşına beslediği duyguların farkına varan ve kendini keşfetme yoluna giren homoseksüel bir gencin ergenlik sancılarını, uğradığı ayrımcılığı ve kendini kabul edişini anlatıyor film. Tadına doyamayacağınız festival filmlerinden.

Aşkın lafı geçmişken… Aşk çok farklı şekillerde yaşanıyor. Herkes farklı tanımlıyor. Ve bizler aşk hakkında yazılanları okumaya, izlemeye, dinlemeye bıkmıyoruz. Bazıları sıkıyor bazıları ise türdeşlerinden sıyrılıyor. “Başka Dilde Aşk” da sıyrılabilenlerden. Adı üstünde başka dilde yaşanıyor bu aşk. Konuşarak değil bakışarak, sarılarak, susarak. İşitme engelli bir adam ile engelsiz bir kadının aşkı anlatılan. Kimsenin olasılık vermediği bir aşk. İşitme engelli bireylerin yaşadıklarına bir nebze de olsa dokunabildiği için çok  önemli bir film. Hikaye kadar oyunculuklar da muazzam. Son yılların en iyi yerli filmlerinden.

 
Aşktan bahsetmişken ihanetten bahsetmemek olur mu? Heyecanını kaybetmiş evliliği ve tutku dolu yasak ilişkisi arasında bocalayan bir kadının hikayesi “İhanet”. Başrolde Kristin Scott Thomas var. Büyüleyici bir performans sergiliyor yine. Bulundukları toplum ne kadar modern olursa olsun, bir evlilikte, tutkularının peşinden giden kişi kadın olunca yaşanılanları başarılı bir şekilde aktarıyor. Kadının hakkı olanlardan mahrum bırakılmasını gördüğünüzde feminist duygularınıza zor hakim olacaksınız. Neden eşitlik için uğraşıldığını daha iyi anlayacaksınız. Ya da ben gün geçtikçe daha feminist oluyorum ve “eşitsizlik” halinde daha hassas oluyorum. Bilemiyorum…

Hazır feminist duygulardan bahsetmişken feminist bir filmler bitireyim yazımı. Türkiye’de “Kadın İsterse” diye gösterime girse de orijinal adı daha anlamlı. “Potiche” zengin bir adamla evli ve süs bebeği gibi yaşayan kadın anlamına geliyor. Filmin ana karakteri Suzanne de böyle bir kadın. Kocasının yönettiği fabrikada grev başlayıp da kocası sağlık nedenleriyle işin başına geçemeyince patron olan Suzanne, kimsenin ondan beklemediği işler yapıyor. Potiche iken bağımsız ve güçlü bir kadın haline geliyor. Filmi izleme sebebim konusu olduğu kadar, 70ler Fransa’sında geçen bir dönem filmi olması. Festival seyircilerinin tanıdığı ve sevdiği isimlerden olan François Ozon yönetmen koltuğunda. Başarılı bir “kadın isterse” öyküsü.

Sizlerden uzak kaldığım dönem sinema adına pek bir şey yapamadım anlayacağınız. Şimdilik benden bu kadar. En kısa zamanda görüşmek üzere, bol filmli günler…

Reklamlar

Fikrini Paylaş!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s