Yalnız Star: George Valentin

Filmekimi programında ilgimi çeken filmlerden sadece biriydi The Artist. Bu kadar ses getireceğini tahmin edemezdim. Sinema tarihinin kapanmış bir dönemini odak noktasına alıyordu. Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş döneminde bir artistin  yaşadıklarını anlatıyordu. Üç boyutlu filmlerin bollukta olduğu yıllarda gösterime giriyor ve şaşırtıcı bir şekilde övgüleri de ödülleri de silip süpürüyor tabiri caizse. Dürüst olalım, bu zamanda sessiz bir filmin bu denli başarılı olacağı kimin aklına gelirdi ki?
George Valentin, sessiz sinemanın yakışıklı jönü. İnsanlar onu izlemekten keyif oluyor, kadınlar onu görünce çığlıklar atıyor. Özel hayatında bazı problemleri olsa da ününden ve getirdiklerinden memnun şekilde yaşıyor George. Ta ki filmlerinin yapımcısının sesli sinemaya geçmeye karar vermesine kadar. Gurur yapıyor, kendisinin devrinin kapanacağına inanmıyor. Çünkü insanlar onun sesini duymak için gelmiyor sinemaya! Tabi yanılıyor. Sesli filmler büyük ilgi görüyor ve yıldızımız zamanla yalnızlığa gömülüyor. Onu kurtarmak için elinden geleni yapan Peppy Miller’a rağmen…
The Artist içinde En İyi Senaryo, En İyi Film, En iyi Yönetmen kategorisinin de bulunduğu on dalda Akademi Ödüllerine aday gösterildi. Altın Küre’de de Komedi- Müzikal dalında En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Müzik kategorilerinde ödüle layık görüldü. Tahmin edileceği üzere film hem oyunculukları hem sessiz bir filmde çok önemli bir yer tutan müzikleri hem de diyalogların azlığı nedeniyle filmin sizi sürüklemesinde en önemli paya sahip senaryosu ile başarılı ve bunu da aldığı adaylıklar ve ödüllerle kanıtlıyor.
Filmin yönetmen koltuğunda Michel Hazanavicius var. Senaryodaki diyaloglarda da imzası olan yönetmen Oscar’ı alır mı emin değilim, çünkü rakipleri çok güçlü. Ama sessiz sinema dönemini hatırlatması, yeni nesil tarafından bilinmeyen bir döneme merak uyanmasına sebep olması, görsel efekt sayesinde izlenmeyecek filmlerin izlendiği bir dönemde böyle bir filmi yapma cesareti nedeniyle yılın takdire değer isimlerinden olduğu kuşkusuz. 
Filmde kendisinin kompozisyon yazmadaki başarısını gösterdiği küçük bir sahneden de bahsetmeden geçemem. George Valentin iflas edince tüm eşyalarını sattığı bir açık arttırma düzenliyor. Tabi bu açık arttırmanın gizli alıcısı Peppy Miller. Satış sonrası George’u uzaktan izlerken kamera George’u çökmüş, yalnız bir adam olarak resmediyor. Arka fondaki tabelada yazan “Lonely Star” yazısı da bu tablonun ismi gibi. Bu sahne durup da bakmaktan keyif aldığım sinema kareleri arasında yerini aldı bu nedenle.

Filmin en önemli kozlarından biri oyunculukları demişken Jean Dujardin ve Bérénice Bejo’dan bahsetmemek olmaz. İkisi de siyah beyaz dönem oyuncularına has o asalete sahipler her şeyden önce. Sessiz sinema döneminin oyuncuları gibi seslerinden çok mimikleriyle güç veriyorlar filme. Son sahne dışında da seslerini duyamıyoruz zaten. George Valentin karakteri sesli sinemaya geçiş döneminde birçok oyuncunun yaşadığı travmayı ve oyuncunun kendi gururuyla olan savaşını temsil etmesi nedeniyle zor bir karakter. Ancak Jean Dujardin harika bir iş çıkarmış bu rolle.
Film senaryosunun gidişatı nedeniyle bana 1952 yapımı Singin’ in the Rain‘i hatırlatsa da onun aksine sessiz film olması, hikayeyi özünde anlatması meseleyi daha iyi özümsememizi sağlıyor. Yazının içinde de dediğim gibi müziği, oyuncuları ve senaryosuyla harika bir film. Böylesi bir şöleni günümüz sinemasında bize sunduğu için Michel Hazanavicius’a teşekkürler.
Reklamlar

Fikrini Paylaş!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s