Velhasılıkelam ben buralardayım.

Profil@FOMUzun zaman akılda kalan, ama bir şekilde ertelenen küçük küçük planlar vardır hani..

Bazıları o kadar küçüktür ki neden ertelediğinizi anlayamazsınız..

WordPress’e geçmek, Blogspot’taki bloglarımı birleştirmek uzun zamandır ertelediğim o küçük işlerden biriydi. Yeni yıl bahanem oldu, sinema blogum Sinemahşer‘i, film ve dizi müzikleri blogum OSTobüs‘ü ve kişisel blogum İspat Aşikardır‘ı tek adrese taşıdım. Şuan okumakta olduğunuz satırlar itibariyle de aygibiparlak.wordpress.com adresinde yazacağım.

Hala blogları birleştirme, konsepti oturtma telaşındayım. Ancak burası yeni bir soluk olacak bana, hissediyorum. Temasını seçerkenki heyecanım, adını koyarkenki mutluluğumu tarif edemem. Neden ‘ay gibi parlak’ derseniz adımın anlamının bir parçası bu. Benay ismi TDK’da yer aldığı şeyliyle ‘Ay gibi parlak olan kız’ anlamına geliyor. Peki balıklar ne alaka diyorsunuz.. Yıllardır yolumu arıyorum küçük mavi bir balık misali. Ve yazmak bir pusula bana. Oldu mu sana ‘ay gibi parlak’ bir rota.

Velhasılıkelam ben buralardayım. Sizi de beklerim.

Reklamlar

Kurtul anılardan, sarıl yarınlara.

Yıla Ankara’da başlamıştım.. Ve İstanbul’da bitirdim.
Ankara’ya gidişimde her şeyin düzeleceği umudu vardı içimde. Sonuna kadar denedim aşkı. 2014 aşkı deneyip de bulamadığım yıl oldu. 
Bitişlerden çok başlangıçlar vardı ama hayatımda.
Cemal Süreya’yı tanıdığım yıl oldu mesela. Şiiri keşfettim adım adım, isim isim. Cemal’i sevince Tomris’i de sevdim, Turgut’u da.  Yeri geldi Ali Lidar’a katıldım yeri geldi Ah Muhsin Ünlü’ye. Ah Muhsin Ünlü demişken, ‘İtirazım Var’ ile Onur Ünlü’yü tanıdım. Ki bu da yılın en iyi kazanımlarından bana göre.  Didem Madak’ı tanıdım bir de. En çok gidişlerin ardında kalan kadınlara dokunur kendisi, bana dokunmaması mümkün değildi ki! 2014 şiiri sevdiğim yıl olarak kayıtlara geçebilir mi?
Sinema geri planda kaldı hayatımda bu yıl. Festivallere ve Başka Sinema’ya daha çok tutunmam bu sebepleydi belki de. Şubat demek !f demekti, Nisan demek İstanbul Film Festivali.  Ve adı üstünde Ekim demek Filmekimi demekti. Film izleyememin tek sebebi kitap değildi elbette. Diziler izledim, film tadında. Game of Thrones ve Masters of Sex’ten bahsediyorum. Prodüksiyon açısından çok dıyurucu diziler değil mi?
Kitaplar en yakın arkadaşlarım oldu bu yıl. Hep başucumdaydılar, hep yanımda. 28 kitap okudum geçtiğimiz yıl, bir kısmı şiir çok azı öykü. Hiç tanımadığım isimler tanıdım. Virginia Woolf, Tezer Özlü, İnci Aral, Haruki Marukami, George Orwell, Selim İleri, Ahmet Altan, Osho, Dostoyevski, Yusuf Atılgan’ı ilk kez bu yıl okudum. Bu yıln en’lerini listelemek gerekirse…
1. AhmetUmit ve Beyoğlu’nun En Güzel Abisi
2. GeorgeOrwell ve Hayvan Çiftliği
3. VirginiaWoolf ve Kendine Ait Bir Oda
4. UygarŞirin ve Karışık Kaset
5. Osho ve Aşk, Özgürlük ve Tek Başınalık
Kitap hayatımın merkezine girince kahve de girdi. Yıllar önce hiç uğramadığım Starbucks ikinci durağım oldu evimden sonra. Kahveli kitaplı paylaşımlarım boy gösterdi Instagram hesabımda.
Müzik de vardı her zamanki gibi hayatımda. Müziksiz hayat olur mu zaten? Tarkan’ı dinledim bu yıl, sonunda. Sezen Aksu’yu dinledim. Festivallere gittim bolca. Birgünlük Festival, GNCFEST, Zeytinli Rock Festivali. Pharell Willams ve Happy’i omuzlarda dinledim canlı canlı. Kimleri dinledim en çok derseniz.. Mehmet Erdem, Candan Erçetin, Aylin Aslım, Cem Adrian, Nazan Öncel, Sıla vardı dinlemeye doyamadığım. Pharrell Williams, Kathy Perry, Lady Gaga, Sia, Avicii, Calvin Harris vardı dans etme sebebim. Iyeoka, Indila, Ceylan Ertem, Özlem Bulut, Imagine Dragons, Adamlar gibi keşifler kaldı geriye daha çokca dinlenecek. Ve tabi geç kazanılanlar vardı, bu sene keşfedilenler: Zaz, Joss Stone, Norah Jones, Jehan Barbur, Oi Va Voi gibi. Ama 2014 için benim için en önemli kazanım Ahmet Kaya şarkılarıydı.
Sinema azdı belki ama tiyatro boldu. 2014 tiyatronun değerini anladığım yıldı. Oyun Atölyesi, Moda Sahnesi, Şehir Tiyatroları… Merdivenler diye bir oyun izledim mesela, etkisi derin. Mert Fırat’ı, Haluk Bilginer’i izledim mesela sonunda. Daha defalarca da izlerim.
Kadıköy’de takılmaya başladım mesela. Belfast Irısh Pub ve Lal ilk duraklarım oldu. İkinci Yeni var mesela, Qawah var Kadıköy’de. Bilir misiniz? Bilin derim. Bir de Karaköy’e bilin.
Bir de üzüldük bu yıl bolca. Adaleti bekledik, bekliyoruz umutsuzca. Bu ülke adaletini yitirdi. Umudunu da.. Öfkelendik, yediremedik bazı şeyleri. Bir geyik olan ‘ülke yaşanmaz oldu gidelim’ lafı ciddiye bindi. Ciddi ciddi düşünüldü. Ama her şey kanıksandı zaman sayesinde. Korktuğumuz başımıza geldi. Her geçen gün yeni bir saçmalığa uyanıyor bu ülke.
Ülkenin gerginliğini nasıl attık peki? Ben iyi havalarda çimlerde çıkardım acısını mesela bu yıl. Çimlerde yatarak, gökyüzünü seyrede seyrede.. Caddebostan Sahili’nde yoga yaptım bir de. Al sana bir yenilik daha!

“Bazen bir yere varmayacak olsa da, o yolda yürümek ister insan. Varacağı nokta değil, yolculuğun kendisidir keyif veren.”

Ben de yürümüşüm bu yıl bolca. Varış noktası birisi ya da bir yer olmasa da anılarım olmuş, birikimimlerim olmuş…

Alaçatı’ya gitmeyi çok isterken kendimi Bodrum’da bulmuşum mesela. O da ‘to do list’teydi. Çok da sevdim bu Bodrum’u. Denize, güneşe karşı kitap okumak ne güzeldi! Alaçatı gibi isteyip de ulaşamadığım bir şey daha vardı bu yıl: Opera. Seneye inşallah… 
OT Dergisi’ni keşfettim bir de. Radikal kapanınca gazete alamaz olduk. Gazete tadında bir mizah dergisi ihtiyacı doğdu ve OT imdadıma yetişti. Radikal demişken… Dijital ortama geçmek nasıl radikal bir karardır? Ayrıca Ezgi Başaran nasıl başarılı bir kalemdir?
2014 yılı topuklu ayakkabı giymeye alışma yılı da olabilir, evet. Kurumsal hayata geçişi bahane edip, yıllardır uzun boylu olmamı bahane edenlere inat giydim topuklu ayakkabıları. Feminist ruhun varsa feminen olamazsın diyenlere inat yürüdüm tak tak.
Öylesi, böylesi bitti bir yıl daha. 2015’in mottosu ne olsun derseniz? Unutursam Fısılda filmini izleyenler bilirler, finalde Hümeyra’nın seslendirdiği ‘Kirli Beyaz Kedi’ şarkısından alıntı yapacağım.
‘Kurtul anılardan, sarıl yarınlara.’

Tesadüfler hikayesi..

Bulduğum gibi kaybettim seni
Senle başladı, seninle bitti
Göçmen kuşlar gibi bir vakitlikti
Gündü ağardı, geceydi karardı
Açtığı kapıyı kendi kapattı
Benden geçti aşk

Böyle diyordu Göksel. Nazım’daki son gecemiz aklıma geliyor. ‘Buraya ne zaman baş başa gelsek suratımız asık oluyor’ diyor adam. Düşünüyorum. Bizim sesimiz dışında herkesin sesini duyabiliyorum. Uzunca bir süre sessiz ve mutsuz oturuyoruz. Aynı o geceki gibi.
‘Konuşmak istiyorum’ demiştim. Sevgili olalım istiyordum ve ‘ne olduğumuzu bilmemek’, bunu düşünmek beni yormuştu. ‘Tamam’ demişti. ‘Bundan sonra farklı olacak.’ Oldu da. Bir süre daha sürdürdük oyunu.
Nazım’da başlamamıştı oyunumuz aslında. Bir tiyatro gecesinde açmıştı gönül kapımı. Ve bir tiyatro gecesinde kapadı. Nazım’da buldum onu. Nazım’da kaybettim. 
Benden geçti mi aşk? Zaman gösterecek…
Sonra ‘Aşkın Yalanmış’ şarkısı çalıyor playlistten.

Kollarında uyumuşum
Hepsi rüyaymış… 

Ve her güzel rüyanın bir sonu varmış… Bitmişti işte. Bitecek demişti hep. Bu yüzden beklenmedik bir son değildi bizimkisi. Yine de her son gibi geride doldurulmaz bir boşluk bıraktı. Bir ömür dolmaz mı? Dolar tabi. O boşluk doğru parça gelene kadar dolup boşalacak. Uygun parçayı bulduğu gün ise bu aşk arayışı bitecek. Gün gelecek, birbirimizi tebessümle anacağız. Kötü günlerimiz değil iyi günlerimiz akıllarda kalacak. Başkalarının kollarında uyuyup başkalarına ‘Seni Seviyorum’ diyeceğiz. Ömrümüzü bulana kadar…

Bende bir aşk var
Onu hep yanlış kalplere bıraktım
Bende bir ask var
Onu soğuk yataklarda harcadım
Tutuk dileğimi neden köksüz ağaçlara adadım
Bende bir ask var
Onu hep kırık yelkenlere bağladım
Senin gökyüzünde benim yerim yoktu
Kuru dallarında kanatlarım kırılıp koptu
Senin toprağında benim evim yoktu
Kader ayrı sondu, yazdığı son hikâye buydu
Yanlış yerde geziyor bu kuş
Bu yüzden yalnız uçuyor bu kuş
Beklediğim biri var
O sen değilsin yazık ki anladım…

Bu şarkı o kadar ben ki… Belki bir ömür de yalnız uçarım, hiç bilmiyorum. Sadece teşekkür ediyorum, sevdiğim adamlara. Bana kattıkları ve benden götürdükleri için…

Yalnızlık İstanbul ile Paylaşılır..

Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Dışından anlaşılmaz.
Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan..
Paylaşılmaz.
Bir düşün’de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

Demiş Özdemir Asaf. Eğer yalnızlığını senin kadar kalabalık ama bir o kadar da yalnız bir şehirle paylaşıyorsan yalnızlık paylaşılır üstadım. Ben bu Cumartesi yalnızlığımı İstanbul ile paylaştım mesela.
Aşkı özlediğim ama bir o kadar da sorguladığım zamanlardan geçiyorum sanırım. Bir şeyler için uğraş verdim, veriyordum ama yorgun ruhum daha fazlasını kaldıramadı. Yine en kadim dostuma, yalnızlığıma düşkün oldum. 
Hafta sonunu kendimle baş başa geçireceğim anlaşılınca, ilk aşkım İstanbulumla da yapılacaklar listem kabarınca girdim İstanbul’un koynuna, bıraktım kendimi kalabalığına.
İstanbul Modern’deki Yüzyıllık Aşk sergisi ilk durağım oldu. Türk sinemasının 100. yılı kutlanıyor, siz de eksik kalmayın bu şölenden. Yeşilçam tutkusu başka bir şeydir. Yeşilçam aşktır, Yeşilçam çabadır, Yeşilçam emektir. Ve sergide de denildiği gibi sinema bir mikroptur, bir kere bulaşınca kurtulamazsınız. Kurtulmak da istemezsiniz zaten. 
İstanbul Modern’e girmişken diğer sergileri de görmeden duramadım. Özellikle 9 Kasım’a kadar sergilenecek olan Yolda fotoğraf sergisi görülmeye değer. Müzenin girişindeki Geçmiş ve Gelecek koleksiyon sergisindeki bazı çalışmalara hayran kaldığımı belirtmeden geçmeyeyim…
İstanbul Modern’dan sonraki durağım Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi idi. Cibali Karakolu’na bilet bulamayınca alternatifim olan Kabare’ye gittim. Müzikallere ayrı bir ilgim vardır zaten. Kabare de “siz eğlene durun, dünyanın hali hal değil” mesajı veren, günümüzde yaşananlarla kıyas yaparak kafa patlatabileceğiniz, bir yandan da kulaklarınızın basını sileceğiniz bir yapım olmuş. Tiyatroya daha çok destek vermeli, daha sık gitmeli. Bunu her tiyatroya gidişimde kendime söylesem de sık gitmiyorum. Bu kez kendime hedef koydum, bakalım..
Oyuna yetişme telaşı içinde olduğum için keyfini süremediğim boğaz manzarasının tadını çıkardım oyun çıkışında. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin önündeki açık alanda ne de güzel gün batımı izlenir. Çamlıca, Kız Kulesi, İstanbul Boğazı.. O kadar net izlebiliyor ki. Aklınızda bulunsun derim.
Manzaranın tadını çıkardıktan sonra yürüyerek Beşiktaş’a indim. Maçka, İstanbul’a yeşil yakışıyor diye bağırıyordu adeta. Dolmabahçe’den Beşiktaş’a giden o ağaçlı yol İstanbul’da yürümeyi en çok sevdiğim yerlerden. Üzerine bir de vapur sefası yapınca, keyfime diyecek olmuyor. 
Güneşin bulutların arkasında kalmasından olsa gerek deniz pembeye döndü dönüş yolunda. Vapur ilerledikçe pembe denizi yarıp maviye bürüdü. Pembe bulutların gölgesinde Galata ve tarihi yarımada başka bir güzel göründü gözüme. Tekrar aşık oldum bu şehre. Bana yaşattığı keyifli Cumartesi için teşekkür ettim. Onunla geçirmek istediğim zamanlarda bana yapacak bir şeyler sunduğu için minnet duydum. Ve yuvama döndüm.
Sonra açtım böğürtlen şarabımı. Yaşadığım günü geçirdim aklımdan. Ve bu satırları yazdım…

Olduğun gibi…

Soğuk birden gelmişti.
Aslında ıslanmasalar üşümezlerdi.
Tanıştıkları günden bir süre sonra, ikisi de aşkı yaşamışlardı. 
Sevmişlerdi, sevilmişlerdi.
Ne var ki aynı zamanda başlayan mutlulukları yakın zamanlarda bitmişti.
İkisi de ayrılığı isteyen taraftı. Biri hayatına devam etmeyi tercih etmişti, diğeri umudunu korumuştu.
Biri kadındı, diğeri erkek. 
Kadın, biten aşkının kederini içinde yaşamıştı. Kendi kendine geride bırakmıştı anıları. Ve yeni bir sayfa açmıştı kalbinde. Tebessümle anmayı tercih ediyordu geçmişini.
Adam, biten aşkını bitirememişti. İnanıyordu tekrar başlayacağına, bitemezdi. Sevdiği kadının da böyle düşündüğünü sanıyordu, kendince bunu ona belli ediyordu. Umudum var diyordu, ama sevdiği kadın şuan karşısında oturan kader ortağı arkadaşı gibi yoluna devam etmişti. Çünkü net kadınlardı onlar. Hissetmek yetmezdi, duymak isterlerdi onlardan bekleneni, onlar için hissedilenleri.
Aylar sonra ‘ayrılığı’ kabul eden bu arkadaşım bana eski bir tanıdığı hatırlattı. Tanıdık… Eskiden sevdiğimiz adamlar/kadınlar geçmişimizin tozlu yapraklarında yerini aldıklarında bir ‘tanıdık’tan öteye gidemiyorlar, değil mi? 
Konuşurken fark ettim ki ‘olduğu gibi’ sevemiyoruz bizler. Hayalimizdeki kadınları/erkekleri seviyoruz. Kafamızdaki o imajlara en yakın insanları seçiyoruz. Ve bir süre sonra yakınlık yetmiyor. O imaj olsunlar istiyoruz. Olduğu gibi sevmeyi bırak, hayalimizdeki siluete yakın olduğu kadar bile sevemiyoruz biz. Bu nedenle de kaçırıyoruz mutluluğu. Hep bir arayış içinde geçiyor ömürler. Kaçan mutlulukların ardından ah çekmekle öldürüyoruz vaktimizi. Bizim kendimizle derdimiz nedir cidden?
Soğuk bir gecede, sıcak birer kahve, geçmişe dair ah’lar ve geleceğe dair acaba’larla dolu kafalar bir araya gelince… Düşünüyor insan. Bazen ağzından çıkanı kulağı duyunca hayret ediyor kendine. Büyüdüğünü fark ediyor hayatından geçen her insanla beraber. 
Biliyorum ki yaşarken aklımızda olmayacak öğütler. Ama siz siz olun, yitirmeden değerini bilin elinizdeki mutluluğun. Her zaman daha fazlasını beklememek, olduğu kadar mutlu olmak lazım bazen.