Siz Hala İstanbul Akvaryum’u Görmediniz Mi?

Dünyanın en büyük tematik akvaryumu İstanbul, Florya’da! Karadeniz’den başlayıp Pasifik’e kadar uzanan 1,2 kilometre uzunluğundaki, özel temalı gezi alanı ile tüm balık severleri bekliyor.
İstanbul’da görmeyi en çok istediğim yerler arasındaydı İstanbul Akvaryum. Ancak Florya’da olması nedeniyle, biraz da ekonomik koşullardan erteliyordum. Bayram vesilesiyle, belgesel sever ailemi de yanıma alıp düştüm akvaryum yoluna. Florya’da olması pek bir şey değiştirmezmiş meğer! Taksim’den ve Sultanahmet’ten belli saatlerde ücretsiz servisi var akvaryumun. Sabah 10’dan akşam 10’a kadar her gün ziyaretçilere açık. Yetişkinlere 35 TL, öğrencilere ise 25 TL. Eğer ailecek giderseniz uygun paket biletler de var. 
Daha ayrıntılı bilgiyi www.istanbulakvaryum.com adresinde alabilirsiniz.
Tematik akvaryumdan kasıtları ne derseniz… 2 katlı olan akvaryum her biri ayrı temaya sahip 17 bölümden oluşuyor. Türkiye sularıyla başlayan tur Amazon yağmur ormanlarıyla bitiyor. Tanıtımında da olduğu gibi yaklaşık 3 saat süren bir dünya turu yapıyorsunuz. Birbirinden ilginç türlerin bulunduğu yaklaşık 1.500 çeşit,toplam 15 bin adet deniz ve kara canlısı sizi bekliyor. Marmara Denizi akvaryumun içini en rahat gözlemleyebildiğiniz noktalardan biri. Antartika kısmı “doğayı koruma” mesajı vermesi ve İstanbul’un Tek Buzdağı olma iddiasındaki bir buz kütlesini içermesi nedeniyle en akılda kalması gereken yerlerden. Cebelitarık’ta Herkül’e bir selam çaktıktan sonra, kendisinin kudretiyle boğazı açtığı rivayet ediliyormuş, Atlantik’te bolca köpekbalığı görme şansınız olduğunu ve bu etkileyici asaletteki hayvanları izlemenin, ama sadece izlemenin keyifli olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Ve son olarak da Amazon yağmur ormanları temalı, bol nemli ortamıyla sizi biraz boğabilecek, maket timsah ile hayal kırıklığı oluşturabilecek finali yapacak, keyifli bir yorgunlukla akvaryumdan ayrılacaksınız.
Akvaryumun aynalı bir Amazon labirenti de var. Buraya ekstra ücret vererek girebiliyorsunuz. Ben gerekli görmedim. Görenler tavsiye ederse bir sonraki gidişimde deneyebilirim. Evet, eğer fırsatım olursa bir kez daha gidebilirim! Çünkü okyanuslarda dalmış kadar oldum. Verdiğim paraya da harcadığım zamana da değdi. Eğer siz de su altı belgesellerini, su canlılarını seven biriyseniz İstanbul Akvaryum tam size göre.
NOT: Turkuazoo’yu da görmüş biri olarak “Hangisi?” diye sorarsanız kesinlikle Florya’daki İstanbul Akvaryum derim!
Reklamlar

Biraz Moda Biraz Göztepe…

İstanbul’a geldiğimden beri görmeyi isteyip de göremediğim yer yok diyemiyorum. Her zaman bir yerler eksik kalıyor. Dönüp bakınca bir sürü yer görmüş, bir sürü şey yapmışım. Fakat İstanbul öyle bir şehir ki gezmekle, keşfetmekle bitmiyor.
Tabi bu söylediklerim vakti olanlar için geçerli. Zira çalışırken İstanbul tam bir kabus oluyor insana! Neyse ki arada işsiz kalıyorum ki (!) öğrenciliğim bitse de kendime ve İstanbul’a ayıracak vakit buluyorum.
Yine işsiz olduğum bir dönemde, annemin de isteği üzerine önce Moda’ya oradan Göztepe’ye uzanan küçük bir gezi yaptım. Annem hem İstanbul sevdalısı hem de Barış Manço’nun ve Sunay Akın’ın hayranı biri olarak yıllardır “Barış Manço’nun evini görmek nasip olmadı.” , “Şu oyuncak müzesini de pek merak ediyorum ama karşıda, gitmesi zor geliyor bize de.” gibi söylemlerle beni oralara götür mesajı veriyordu. Ben de bu yoğun ısrara dayanamadım sonunda. Çıktık yola…

İlk durağımız Barış Manço Evi’ydi. Kadıköy, Moda’da yer alan eve ulaşım sandığımdan kolay oldu. Rıhtımın az ilerisindeki otobüs duraklarının oradan binebileceğiniz Kadıköy-Moda Nostaljik Tramvayı’nın Moda durağında inmeniz ve 5 dakika yürümeniz yeterli. İndiğinizde kime sorsanız tarif eder zaten evi. Çok karmaşık bir yerde değil. 
Ev, tarihi geçmişi olan bir köşk aslında. Barış Manço satın alana kadar orijinalliğini kaybetmiş olsa da rahmetli Manço ve eşi eve eski dokusunu yaşatabilmek için epey uğraşmış. Bahçesinde “arkadaşım eşek” ve “adam olacak çocuk” heykelleri ile sizi karşılıyor ev. Toprak alandaki domates, biber, patlıcanı da unutmamak gerek. Dekorasyonu ile göz kamaştıran evin girişinde Barış Manço’yu piyanosunu çalarken buluyorsunuz. Evin her yerinde kıyafetlerini, vazo ve yüzük koleksiyonunu, ödüllerini görmek mümkün. En üst katta birçoğumuzun beraber büyüdüğü program “Adam Olacak Çocuk”a ayrılmış bir oda da mevcut. En alt kat ise Şövalye Odası olarak düzenlenmiş. Evde adımını attığınız her yer sanata ve Barış Manço’ya dokunuyor. 90ların çocuklarının özellikle gidip görmesi gereken bir yer. Resmi tatiller ve Pazartesi günleri dışında her gün 09:00-17:00 saatlerinde açık olan müzeye giriş ücreti öğrenciye 3 TL. Tam biletler ise 5 TL.

İkinci durağımız, Göztepe’deki Oyuncak Müzesi’ydi. Anadolu Yakası’na çok hakim olmayan biri olarak Oyuncak Müzesi’nin yeri bana biraz daha zor geldi. Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü önünden gittim ben. Belki o yüzdendir. Bu nedenle ulaşım hakkında bilgilendirmeyi siteye bırakıyorum.
Müzenin olduğu sokakta iki zürafacık karşılıyor sizi. Müzenin olduğu köşk, Sunay Akın’ın ailesinden kalma. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki antikacılardan ve açık arttırmalardan elde edilen 1000’den fazla oyuncakla 2005’te kurulan müzede şuan 4000’den fazla oyuncak yer alıyormuş. Her odası bir konsepte sahip olan müzede aklımda kalanlar Kızılderili, Uzay ve Tren temalı oyuncakların yer aldığı odalardı. Tabi birbirinden güzel bebek evlerini ve orijinaline yakın sergilenen antika oyuncakçıyı da unutamam. Şansımız mı vardı bilmiyorum ama Sunay Akın ile de tanışma, ayaküstü sohbet etme fırsatı bulduk. Pazartesi günleri kapalı olan müze, hafta içi 9.30-18.00, hafta sonu 9.30-19.00 arası açık. Tam biletler 10 TL, indirimli biletler ise 7 TL. 
Ben de annem gibi çocuk ruhunu yaşatmayı tercih edenlerdenim. Anne-kız olmaktan vazgeçip iki çocuk olduk müzeyi gezerken. Çocuk ruhunu korumaya çalışan herkese tavsiye ederim. Bir gününüzü ayırıp siz de hem Barış Manço’yu hem de çocukluğunuzu yad edebilirsiniz. 

Köpek Balığı Dünyası Sergisi’ne Gitmeyenlere…

Geride bıraktığımız hafta sonu inimden çıktığımdan bahsetmiştim. Pazar günüm beklentimin altında kalınca ben de Cumartesi günümü harika kılan Köpek Balığı Dünyası Sergisi’nden bahsetmeye karar verdim.
Zincirlikuyu-Avcılar metrobüs hattını kullananlar etraflarına bakınıyorlarsa Trump Towers Mall’ın dış cephesini kaplayan köpek balığı ağzını da fark etmişlerdir. Fark etmeyenler de benden duysun Trump Towers’ta Şubat sonuna kadar Köpek Balığı Dünyası Sergisi ziyaretçilerini bekliyor. Bilet fiyatları 15 TL. Değer mi? Sunduklarının yanında biraz pahalı. Bu sergi yerine Turkuazoo’ya gidip Tünel’de canlı canlı görmek daha mantıklı. Ben neden gittim derseniz, Facebook sağolsun! Trump Towers’ın facebook sayfasında bilgi yarışması tarzı bir uygulama yapıldı ve 1000 kişiye davetiye verildi. Ben de o kişilerden biriydim. Ve bu bahaneyle gittim. Köpek balıklarını sevmiyor olsam gitmezdim, o ayrı.
Köpek balığının nesi sevilir demeyin. Jaws’a rağmen köpek balıkları ile ilgili belgeselleri büyük bir keyifle izlerim. Korkutucu gelseler de bir asaletleri vardır benim gözümde. Sergiye gelince…
450 milyon yıllık geçmişlerine rağmen son 50 yılda yok olmanın sınırına gelen köpek balıkları ile ilgili bilgilendirici bir sergi her şeyden önce. Gelişimleri ile ilgili her şeyi okuyabileceğiniz, çeşitli türlerine ait fosilleri görebileceğiniz sergide medyadan ve sinemadan kaynaklı kafamızda oluşturulan köpek balığı algısıyla ilgili bir bölüm, doldurulmuş bir köpek balığı ve Jaws gibi ilgili filmlerde kullanılan bazı aksesuarlar yer alıyor. Ayrıntılı bilgiyi www.kopekbaligidunyasi.com adresinden de öğrenebilirsiniz.
Eğer köpek balıklarını seviyorsanız,
Sergi dediğin görsel olmalı demiyor, bilgiye önem veriyorsanız gidip görün derim. 
Bir kez daha teşekkürler Trump Towers Mall. 

Ve beni yalnız bırakmayan, sergiyi gezmemi daha keyifli bir hale getiren arkadaşım Fulya’ya teşekkürler!

Sultan Ahmet’ten Süleymaniye’ye..

İstanbul’a geldiğimden bu yana kaçıncı gidişimdir bilmiyorum. Her seferinde yazmak istemişimdir, kısmet bugüneymiş..
Meşhur Sultan Ahmet Meydanı. Neler yok ki bu meydan ve çevresinde. Sultan Ahmet Camii, Ayasofya, Aya İrini, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı,.. Meydana gelmeden önce Gülhane, Sarayburnu.. Meydanı geçtikten sonra Çemberlitaş, Çorlulu Ali Paşa Medresesi.. Hazır buralara kadar geldik diyenler için biraz daha yürürlerse Kapalı Çarşı, İstanbul Üniversitesi’nin o muhteşem girişi, sabredip devam edenlere Süleymaniye Camii, Ağakapısı..
Bütün bunlar bir güne sığar mı derseniz sığmaz tabii.. Ama sırayla hepsini gezmek, görmek lazım o ayrı. Topkapı Sarayı, Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı‘na gitmiş bunları sizlere anlatmıştım. Üçünü bir güne sığdırmak zor değil, hatta günün bitiminde Sarayburnu’nda bir yorgunluk kahvesi bile içebilirsiniz. Eğer bir günü daha böyle tarih dolu geçirmek istiyorum derseniz, işte size tavsiye..
Sabah erkenden kalkın. Güzelce bir kahvaltı edip yola çıkın. Sultan Ahmet Meydanı’na Bağcılar-Kabataş tramvayıyla ulaştıktan sonra meydanda bir gezin. Bizans döneminde Hipodrom olarak bilinen meydan, Osmanlı döneminde de At Meydanı olarak bilinirmiş. Örme Dikilitaş, Mısır’dan getirilen Obelisk ve Delfi’deki Apollon tapınağından getirtilen Yılanlı Sütun bu meydandadır. Tarihleriyle ilgili bir bilgi vermiyorum, gezerken öğrenebilirsiniz çünkü. 
Sultan Ahmet Camii’ne A Kapısı’ndan girerseniz, Yeşilçam’da görüp de merak ettiğiniz oturma yerleri var ya hani, onlarda oturup Sultan Ahmet Camii manzarasıyla bir fotoğraf çekilebilirsiniz. Adettendir.. “Mavi Cami (Blue Mosque)” olarak da adlandırılan Sultan Ahmet Camii, Kanuni Sultan Süleyman’dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişah olarak kabul edilen I. Ahmet tarafından yaptırılmıştır. Türkiye’nin altı minareli ilk camiidir.
Sultan Ahmet Meydanı’ndan tramvay yolunu izlerseniz Çemberlitaş Sütunu’na gelirsiniz. Bizans imparatoru Kostantin Roma’daki Apollon tapınağından söktürterek uzunluğu 57m olan bu sütunu getirterek eskiden Forum Kostantin adı verilen bir meydan olan günümüzdeki yerine diktirmiş. İlk yapıldığında sütunun üzerinde doğan güneşi selamlayan bir Apollon heykeli varken 330 yılında İstanbul’a dikildiğinde İmparator Konstantin bunun yerine kendi heykelini sütunun üstüne koydurtmuş. Sütun, 1081 yılında yıldırım isabet etmesi nedeniyle yanmış ve hasarlanmış ve üzerindeki heykel devrilmiş. I. Aleksios Komnenos sütunu onartmış ve üzerine kaidesi olan bir başlık ile büyük bir haç koydurtmuş. İstanbul’un fethinden sonra üzerindeki haç indirilmiş ve ilk kez 1470’li yıllardan sonra Yavuz Sultan Selim döneminde yenilenmiş. Daha sonra Osmanlı döneminde Apollon sütunu büyük bir yangın geçirmiş, sütunun mermerleri zedelendiğinden Sultan II. Mustafa sütunun altına duvarla takviye ettirmiş, demir çemberlerle sardırarak sağlamlaştırmış. Bu nedenle o günden sonra adı çemberlitaş olarak anılmış. Kesinliği ispat edilmemekle birlikte, sütun’un alt kısmında İsa peygamber’in Kudüs’te olduğu varsayılan mezarından alınarak buraya getirtilip gömülen bazı eşyaların olduğu söylenmekte. (Kaynak: Vikipedi)
Çemberlitaş’ı geçtikten sonra, sağda Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ne denk geleceksiniz. Medrese artık nargile ve çay içilebilen bir mekan. Elmalı çayı, közde kahvesi ve nargilesi. Hepsi denendi, tarafımdan tavsiye edilir. Hem tarihi yarımada turunda bir durup soluklanmak fena olmaz, benden söylemesi..
Medreseyi geçtikten sonra, yine tramvay yolunu takip edip Beyazıt’a ulaşacaksınız. Sağda, kapalı çarşı var. Orasını gezmek ayrı bir marifet, şahsen bu güne sığdırmayın hatta ona ayrı bir gün ayırın derim. Ve sizi İstanbul Üniversitesi’nin o meşhur kapısına davet ederim.
Bu meydan nelere şahit olmuştur kim bilir. Biz ancak büyüklerimizden ya da dönem dizilerinden öğreniyoruz, biraz meraklıysak okuyoruz bu meydanda yaşananları. Keşke meydanın dili olsa da kendi anlatsa..
Kapının solunda, Süleymaniye’ye giden bir yol var. O yolu dümdüz takip ederseniz 15 dakika sonra Süleymaniye Camii’ne varacaksınız. Kuru fasülyecileriyle meşhur Süleymaniye. Camiiye girmeden, solda dizilmişlerdir sırayla. Belki camiiyi gezdikten sonra acıkırsanız, aklınızda bulunsun yani..
Mimar Sinan’ın kalfalık devri eseri olarak nitelendirilen camii, Kanuni Sultan Süleyman adına yedi yılda inşa edilmiş. Her ne kadar İstanbul’un simgelerinden de olsa, ne Sultan Ahmet Camii ne de burası benim için Selimiye Camii’nin yerini tutamaz. Selimiye’nin havası bir başkadır bende. Ne de olsa Mimar Sinan’ın “en iyi eserim” dediği camiidir Selimiye, olsun o kadar..
Süleymaniye Camii ile fasulyecilerin bulunduğu aradan geçince, tam karşınızda tarihi bir mekan olacak. Sade bir girişi olan Lalezar Cafe, birçok yeşilçam filmine ve Hatırla Sevgili gibi birçok diziye ev sahipliği de yapmıştır. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin uğrak yeri, ben de onlar sayesinde gitmiştim.Burası bana göre değil derseniz sağınızda uzanan yolu takip edin derim. Yolun bitti yerde ise sağa kıvrılıp tekrar yokuş gibi bir yerden aşağı inmeye devam edin. Soldan ilerleyince market ve mekanların olduğu bir sokak var. Sokağa girdikten sonra ilerde “Ağa Kapısı” tabelasını göreceksiniz. Dış görünüşüne aldanmayın, içerideki manzarayı görene kadar sabredin. En üst kata çıkın, binbir çeşit çaylarından birini söyleyin ve boğazı seyredalın. Hem bu koca günün yorgunluğu başka türlü nasıl çıkar ki? Evet evet, bugünlük bu kadar İstanbul yeter. Yoksa yetmez mi?

İstanbul’a Galata’dan da Doyamazsınız!

Çamlıca’dan gördüğüm manzaraya doyamadım ve bir de tam karşıdan, Avrupa’dan seyretmek istedim boğazı. Ve düştüm Galata Kulesi yollarına..
Yollarına dediğime bakmayın. Galata Kulesi’ne ulaşmak çok kolay! Tünelde 5 dakika yürümeniz yeterli. Kuleye vardığınızda 6 TL’ye bilet alıyorsunuz ve asansörle 7.kata çıkıyorsunuz. Çıktığınız yer lobi. Sol tarafta duvarda, Hezarfen Ahmet Çelebi betimlemesi göreceksiniz. Sonra da iki kat merdiven çıkacaksınız. Ve İstanbul yine ayaklarınızın altında olacak!
360 derece dönerek İstanbul’u Boğaziçi Köprüsü’nden başlayıp, Kız Kulesi, Kadıköy, Topkapı Sarayı, Ayasofya… Aklınıza gelebilecek tüm simgeleriyle seyredebilirsiniz. Kulede, gördüğünüz manzarada hangi tarihi eserin ne olduğunu gösteren rehper tabelalar da var. Dilerseniz bu kattaki cafede de oturabilirsiniz ancak insanlar kalabalığından manzaranın size eşlik edeceğini unutun.
Galata Kulesi’ne gitmeden önce www.galatatower.net sitesini ziyaret edip kulenin tarihi hakkında bilgilenmenizi tavsiye ederim. Bir de Çamlıca’dan seyir ettiğiniz günün ertesinde Galata Kulesi’ne çıkarsanız tadından yenmiyor söyleyeyim..