Huzur…

Evimin en sevdiğim köşesinde!

Kitabım, altı çizilecek satırlarım olması umuduyla yanımdan hiç ayırmadığım kalemim, çayım ya da kahvemle köşeme çekildiğimde tek aklıma gelen: Huzur.

Kısa bir süreliğine, etrafımdaki herkes evlenmeye başlayınca ‘ben neden evlenemiyorum’ isyanına başlar gibi oldum. Kabul ediyorum! Öyle ki ciddi ciddi yalnızlığımı sorgular oldum, sanki şikayetçiymişim gibi. Biraz yaz ayları olmasının da etkisi olmuş olabilir. En büyük aşkım, İstanbulum ile flört etme şansım düşük oluyor yılın sıcak zamanlarında.

Neyse ki İstanbulumun da çok hoşuna gidecek bir uğraş edindim de rahatladı kafam. Fotoğraf çekmek! Zaten Instagram hesabımın kalabalıklığından kitap, kahve ve tarihi yer ağırlıklı olmak üzere bir şeyleri fotoğraflamaya bayıldığım anlaşılır. Ama bu sefer işi ciddiye aldım, fotoğraf sanatını öğrenmek gibi büyük bir işe kalkıştım. Enstantane, diyafram, poz telafisi vs… Kasıyorum bakalım, hakkını verebilecek miyim zaman gösterecek. Uzun zamandır ertelediğim bir şeydi, ve bir yerlerden başladım. Bu nedenle keyfim yerinde, hevesim tavan.

Fotoğraf makinem yeni flörtüm olunca ‘ben neden evlenemiyorum’ gibi manasız ve dikte edilen düşünce bulutlarım da dağılmış oldu. Kurstaki bir hocamın tabiriyle ‘fotoğraf makinemle ten uyumunu yakalama’ derdindeyim şuan. Her boş vaktimi onunla değerlendiriyorum. İlişkiye vaktim yok yani… (Çok klişe oldum, kabul.)

Neyse Tuna çağırıyor beni, hadi görüşürüz yine.

Reklamlar

Masumiyet

Snowing

 

Radyodaki ses ‘ülke olarak karamsar bir ruh hali içerisindeyiz’ diyordu. Ülkenin  gündemi birkaç gün önce işlenen cinayet ile meşguldü. Gencecik bir beden dövülmüş, tecavüze uğramış, öldürülmüş ve yakılıp bir kenara atılmıştı. ‘Kadın’ damarı tıkanık olan yurdumun güzel insanlarının bazısı namus bekçisi olmuştu bazısı din konusunda bilir kişi kesilmiş fetva veriyordu bazısı insan hakkının derdindeydi bazısı başkasının acısı üzerinden prim yapıyordu. Ama gerçekten canı yanan kişiler canından can giden anayla babaydı.

Her toplumsal olayda olduğu gibi yurdumun güzel insanları ‘olayı sahiplenme’ aşamasındaydı, unutmaları ise an meselesiydi. İnsanlığımız ölüyordu günden güne. ‘İnsanlığımızın cesedi arkasından neler konuşacağız?’ diye geçirdim aklımdan. İş dönüşü bindiğim taksiyle ‘konforlu’ yuvama dönme telaşındaydım birkaç dakika öncesine kadar. Düşünce bulutlarının üzerinden yürüdüm ve kendimi insanlığımızı yoğun bakımda ziyaret ederken buldum. Can çekişiyordu. ‘Buna yaşamak denirse yaşıyoruz’ diyordu adeta.

Taksinin camından dışarı baktığımda gördüğüm bembeyaz rüzgar beni yaşadığım ana geri getirmişti. Kar, tüm hırçınlığıyla her yeri beyaza boyamakla meşguldü. Karamsarlığa inat eder gibi yağıyordu. Temizlemek istiyordu insanlığın kirini. Umut serpmek istiyordu yüreklere sanki.

Ya da ben kardan medet umacak kadar masumiyetimizi yitirdiğimizi düşünüyordum. Düşünüyordum ama var olduğumu hissedemiyordum.

Gerçekler Hep Ortada, Görmek İstersen…

fbd7d3cc034dd7df2ec4051558be2709“Kör değilim. Eskiden de görüyordum ama görmek istemiyordum sadece. İnsan bazen gerçekleri görmek istemez.”

Kadın, ‘görme engellilerle empati kurmayı amaçlayan’ bir sergiye gitmek istiyordu. Sevdiği adama sordu. Kendisindeki hevesi onda göremese de sergiye gitmek üzere buluştular. Yapılan iş gönülsüz olunca kader efendi engellerdi. Ve yanılmadı kadın. Bilet bulamadılar. Kadın, ileri tarihe bilet almak istedi. Adam, bunu bile ‘gelecek planı’ olarak görmüş olacak ki istemedi.

Kadın, tiyatroya gitmek istiyordu. Hem adam da tiyatroyu severdi. Ama içinde ‘plan’ olan her şeyden kaçan adamı bilet almaya ikna etmek kolay olmadı. Gidecekleri günü hatırlatmaksa kadının göreviydi. Çünkü ‘umursamak’ kadının işiydi. Eğer ‘sonları’ olacağını bilse o tiyatroya gitmek ister miydi?

Adamın derdi ne tiyatroya gitmemekti ne de sergiye. Adam bu ilişkiye gönülsüzdü sadece. Ve gönülsüz yapılınca bir iş, kader efendi engellerdi.

Ayrılıklarından sonra adam tiyatroya sık gider oldu. Kadının istediği sergiye bile gitmişti. Ama başka bir kadınla.

Kadın düşündü, ‘bir ben mi fazlaydım?’ diye. Aslında kadın fazla değildi, adam kadına azdı…

Yağmurlu Pazarlar…

 

Dün kalabalıkta
Sevmekten yorulmaktayım
– Cahit Zarifoğlu

Yağmurlu bir Pazar sabahı, okuma köşemde oturmuş Cahit Zarifoğlu’nun Tüm Şiirleri arasında dolanırken çekmiştim yukarıdaki fotoğrafı. Bu Pazar, yağmura rağmen evde oturmama kararı aldım. Eski bir dostla, yağan yağmura inat İstanbul’u gezdim.
Kartal’dan Beşiktaş’a sarı dolmuş mucizesi sayesinde buluşma saatimizden daha erken varınca, Yıldız’da inip Barbaros’a doğru yürüdüm. Yağmur yoktu henüz, ama geliyorum diyordu bulutlar habercisiydi geldiğinin.  Biz öğrenciyken KafePi dışında pek oturulacak mekan yoktu Barbaros Caddesi boyunca. Şimdi küçük küçük mekancıklar doldurmuş cadde boyunu. Hem ‘biz öğrenciyken’ kafasına güldüm hem indim Starbucks’a doğru aheste aheste.
Her zamankinden değil de bu kez vanilyalı filtre kahve aldım kendime. Sonra oturdum bir yere, kaldığım yerden devam ettim Ot Dergisi’nin Aralık sayısına. Sayfa sayfa, kitap okur gibi okuyorum ben bu dergiyi. Her sayfada başka şeyler düşünüp başka diyarlara gidiyorum, geliyorum sanki.
Nermin Yıldırım’ın ‘Dış Hatlar’ köşesi ağlanacak halimize güldürüyor beni önce. Ardından Menderes Samancılar’ın ‘Bize Ne Lazım’ında takılıp kalıyorum bir süre.’Bize yarınları yazanlar lazım/ Halkın ekmeğini çalanlar değil’ diyor. Bir ah ediyorum halimize. Sonra Ece Temelkuran’a geçiyorum. Hiçbir kitabını okumamış olsam da gazetelerdeki ve dergilerdeki yazılarını keyifle okurum kendisinin. Küçük Kara Balık’tan bahsetmiş biraz. Küçük Prens gibi onu da okumadığım için kendime kızıyorum bir an. Sonra Küçük Prens’i yakında tekrar basacak FOM Kitap‘ın sahibi arkadaşım geliyor aklıma. Onun da aklına ben gelmiş olacağım ki yaklaştım diyor. Kalkıyorum, okumaktan içmeyi unuttuğum kahvemle.
Niyetimiz Sabancı Müzesi’ne gitmek. Ancak bir türlü beklenen otobüs gelmiyor. Bebek’e gidelim olmadı yürürüz diyoruz. Bebek’te indiğimizde yağmur yağıyor. Aldırmıyoruz, yakın geliyor bize mesafe. Sırılsıklam ıslanana kadar yürüyoruz. Arada göz ucuyla puslu boğaz manzarasının tadına varıyoruz. Koyu sohbetin yanında bu manzara, türk kahvesi yanındaki lokum gibi geliyor bana. Islanmış olmak hiç bu kadar keyif vermiyor belki de.
Sabancı’ya az kala ‘bu halde sergi gezilmez’ demesek de birden, alternatif planımız aklımıza düşüyor. Baltalimanı’ndan Vefa’ya gidişi sohbet arasında anlamıyorum bile. Oysa yakın mesafe değil. Bozacı nereden çıktı derseniz… Benim İstanbul’da erteleyip de gidemediğim birkaç yerden biriydi Vefa. Bozayı da severim ama hep üşendim sanırım. Kısmet yağmurlu bir Pazar gününeymiş.
Sözde bozacıdan sonra ayrılacağız. Otobüs durağına yürürken doğum günü hediyemi alıyorum. Kitap hediye edilince ayrı bir mutlu olurum zaten, bir de Tomris Uyar’ın Bütün Öyküleri’ni görünce nasıl sevineceğimi şaşırıyorum. Arkadaşım ‘hep kitap alıyorum ama’ diyor. Ben de ‘hiç bıkmam ki’ diyorum tabi.
Gün spontene başladı ya öyle de devam ediyor. Karaköy’e vapura binmeye diye gitmişken kendimizi Ot Kafe’de buluyoruz. Arkadaş Can’da çalışırken gelirmiş, o zamanlar okurmuş da. Ben de Ot kafası yaşamaya başlayalı çok olmadı ama bu kafeye gelmek hep aklımdaydı. İçimizi ısıtacak sıcak birer içecek söyleyip muhabbetimizin son demini de yaşıyoruz.
Sohbetin bir yerinde sıradan olmak/standart olmak üzerine tartışıyoruz. Sıradan bence eylemsel bir şey değil düşünsel bir şey diyorum. İnsan standart yaşayabilir ama sıradan olmayabilir diyorum. Belki haklıyım belki haksız ama buna kafa yoruyoruz. Kafa yormayı seviyorum. Kafa yormaktan korkmasak daha güzel bir toplum olurduk diye geçiriyorum içimden. Düşünmek hep korkulan bir şey oldu diyorum. Oysa düşünmek güzel, düşünmek var olmak insan için. Neyse, konuyu uzatıyorum şuan.
Kıssadan hisse ben artık yağmurlu Pazarları seviyorum!

Cumartesi huzuru..

İş hayatının girdabına girdim gireli ‘Cumartesiler sizin olsun Pazarlarımı bana bırakın’ modunda mümkün olan her Cumartesi kendimi dışarılara vururum. Mesaisiz Cumartesi geçirmeyeli de çok olmuştu. Belki de bunun etkisiyle ‘beni evden çıkarmayın’ moduna geçtim ve kendimle başbaşa bir Cumartesi keyfi yaptım.
Yeni yıl yaklaşırken bitiremeyeceğim kitaplara dadanmama kararı aldım. Karışık Kaset de sandığımdan erken bitince şiire daldım. (Karışık Kaset kitabına dair daha ayrıntılı yazasım var.) Didem Madak, yeni yıl öncesi için iyi bir tercih oldu. Şiirden kalan vakti de Ot Dergisi okuyarak ve film izleyerek geçirdim. Klasik bir ‘Benay evde tek başına’ günüydü aslında. Ama bir tatlı huzur çöktü ki bana, yazıp yaymadan duramadım.
Yeni yıla kadar bitiremeyeceğin kitaba başlamama.. Benim bir takıntım diyelim. Her yıl ne izlediğimin, ne okuduğumun vs. çetelesini tutan biri olarak böyle takıntılarım var. Bu yıl ajandamı da bu takıntılarımı düşünerek aldım zaten. Sinek Sekiz Yayınevi’nden çıkan 2015’in Defteri’ni almak bahanesiyle ilk idefix alışverişimi de yapmış bulunuyorum hatta. Of, ne kadar çok okunacak kitap var?!
Filmler demişken… (Demiştim!) Geçtiğimiz yıl sinema, festivalleri saymazsak, ikinci planda kaldı biraz. Daha çok kitap okur olduğumdan dolayı sanırım. Ama özlemişim. Blue is the Warmist Color’ı izledim bugün. Sertti, etkileyiciydi, kafa açtı. Bunu da ayrıca yazmak lazım tabi.
“Madem ‘bunu da yazacağım şunu da yazacağım’ diyorsun. Bu yazı yerine onları yazsana!” dediğinizi duyar gibiyim. Bu yazının asıl amacı ne bilmiyorum. Gelişine yazıyorum bu kez. Gelişini burada kesip konuya geçelim mi artık?
Duyduk duymadık demeyin, 26 oldum! Geçen yıl doğum günümden sonra ‘26’ya daha da memnun girmek nasip olur inşallah.‘ demişim. Oldu mu? Aslında bakınca bir yılda hayatımda neler olmadı ki? Ve bu olanlar beni daha mutlu yapmaktan ziyade daha sakin, durgun ve yorgun yaptı. Yok, yok bir yılda yaşlandım demiyorum. Sadece ‘hızlı’ bir yıldı diyorum. Kendime bir şeyler katarken kendimden bir şeyler götürdüm her zamanki gibi. Ama etkileri daha derin oldu gidenlerin belki de. Ay neyse!
27 için temennin ne derseniz… Bu kez bende kalsın.