Köprüden Görünüş

köprüden görünüş

Lisedeyken her Cuma sinemaya gitmekti tutkum. Çünkü güzel memleketime tiyatro kırk yılda bir gelirdi. Onlar da özel tiyatro oyunları olurdu, para denkleştirip gidemezdim. O yüzden bilmezdim tiyatronun nasıl bir aşk olduğunu..

İstanbul’daki öğrencilik yıllarım birkaç oyunla geçti. Özel tiyatrolar pahalı geliyordu, şehir ve devlet tiyatrolarını takip etmek gibi bir alışkanlık da edinememiştim.

Geçen yıl bu gidişe bir dur deme kararı aldım. Bu sene de her Cuma’yı tiyatro günü ilan ettim kendime. Oyun Atölyesi de merakla takip ettiğim sahneler arasında. Haluk Bilginer’in yönettiği ve rol aldığı Nehir oyunu sayesinde tanışmıştım bu sahne ile. Nehir artık oynamıyor, ancak Dolu Düşün Boş Konuş oyunu ve geçen Cuma izlediğim Köprüden Görünüş bu sezondan tavsiye edebileceğim oyunlar.

Köprüden Görünüş Oyun Atölyesi’nin bu sezondaki yeni oyunlarından biri. Karısı ve karısının güzel yeğeni Catherine ile beraber yaşayan ve ailesinin geçimini limanda çalışarak sağlayan Eddie, karısının İtalya’dan kaçıp gelen kuzenlerine evini açar. Ama kuzenlerden biri, Catherine’e aşık olunca Eddie’nin kendisinden bile gizlediği tutkusu hepsini trajik bir sona götürür.

Eddie rolünde Bülent İnal’ı, Catherine rolünde Nazlı Bulum’u ve hikaye anlatıcısı olarak da Kubilay Karslıoğlu’nu izlediğimiz oyunun diğer oyuncuları Aslı Yılmaz, Aykut Akdere, Ercüment Acar, Sedat Bilenler ve Melih Pamukçu. Oyunun yönetmenliğini ise Kim Korkar Hain Kurttan oyunu ile ismini duyuran Tekindor çiftinin oğulları Hira Tekindor yapmakta.

Oyun nelerden bahsediyor dersek…

  • Aşktan… Dürüst bir adamı yüzüne tükürülecek bir hainlik yapmaya sürükleyebilecek bir tutkudan…
  • Haktan ve hukuktan… İnsanların elleriyle kurdukları bir adalet sisteminin göreceliliğinden… Eşitsizliğinden…
  • Ülkelerinde karınlarını dahi doyuramayan insanların sevdiklerinden uzakta ekmek parası peşinde koşmasından… Gurbetin her türlüsünün zor olmasından… Herkesin yaşamaya değer hayalleri olduğundan…

Köprüden Görünüş oyununa bilet almak ya da Oyun Atölyesi’nin diğer oyunlarını incelemek için www.oyunatolyesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz. 7 Ocak’ta ilk kez sahnelenecek yeni oyunları Aşk Delisi için ben yerimi aldım bile! Provaları sürmekte olan yeni Haluk Bilginer oyunu Pencere’yi de merakla bekliyorum…

Reklamlar

Hatırlamak için kağıt gerekir!

15 11 2015 - 1Oyunun bir yerinde geçiyordu bu söz.

“Hatırlamak için kağıt gerekir.”

Vurdu bu söz beni. Çünkü yazmak benim için su gibidir, hava gibidir.

Gelişine yazarım yıllardır. Bir sürü defter var, üzüntülerimi ve nadiren de olsa sevinçlerimi paylaştığım.

Evet, genelde beni üzeni kağıda düşerim. Hatırlamak istediğimden midir bilmem, üzüldüğümde ancak yazarak kendime gelirim. Belki üzüntülerimi paylaşmayı değil de saklamayı tercih ettiğimdendir.

Ama mutluluklar öyle mi? Yaşarım son damlasına kadar, öyle ki kağıda dökecek iki cümlem bile kalmaz çoğu zaman.

Ama kağıda, kaleme karşı vefasız çıktık. Çağa ayak uydurmak adı altında ihanet ettik onlara. Akıllı telefonlarımızı ve tabletlerimizi tercih eder olduk yazmak için.

Şu blog bile, kağıdın kalemin yerini tutmuyor ki. Ama herkesle paylaşma hastalığı işte…

Şehir Tiyatroları’nda oynayan Ölü Adamın Cep Telefonu oyunu da herkesle paylaşma hastalığımızın en önemli belirtisi olan cep telefonlarımızdan yola çıkmış. Durmadan çalan, konuşmuyorsak yazıştığımız, yazışmıyorsak ‘internette sörf’ yaparak bir dakika bile elimizden düşürmediğimiz o telefonlar ruhumuz gibi oldu değil mi? Şarjı bitince krizlere gireriz, sanki birkaç saat telefonsuz kalsak dünya ile ilişkimiz kopacak sanırız, yemeyiz içmeyiz ihtiyacımız olduğunu iddia edip en pahalısını alırız… Bir masada oturan birkaç insanın konuşmak yerine önce Instagram’a fotoğraf yüklediği, Swarm’da checkin yaptığı, Facebook’ta kimler paylaştıklarını beğenmiş diye baktığı bir dünyada yaşıyoruz. Eleştirmek için değil bunu hepimiz yapıyoruz. Hal böyleyken bir insanın öldükten sonra bile ölmemesine neden olan bir cep telefonu hikayesini izlemek, bizi biraz olsun gerçeklerimizle yüzleştirir ne dersiniz?

Amerikalı Yazar Sarah Ruhl tarafından 2007 yılında yazılmış olan Ölü Adamın Cep Telefonu oyununun konusu kısaca şöyle: Oturduğu kafede ölen Gordon’ın telefonu tesadüfen Jean’in eline geçer. Oyunda telefonu bir türlü geri veremeyen Jean’in, Gordon’ın zavallı kardeşi Dwight, tuhaf annesi Bayan Gottlieb, çatlak karısı Hermia ve telefonun peşindeki sevgilisi Carlotta ile yaşadıkları anlatılılıyor.

Oyunu yöneten Arda Aydın, Gordon ve Dwight rolünde karşımızda. Jean rolünde izlediğimiz Yeliz Gerçek ile güzel bir ikili olduklarını söylemeliyim. Yardımcı rollerdeki Nergis Çorakçı Başak, Nurseli Tırışkan ve Pelin Budak biraz abartılı karakterlerine rağmen keyifle izlettiler kendilerini. Oyunda ‘teknolojik dünyamıza’ ilişkin alt metinleri olması hoşuma gitti, ayrıca çok başarılı bir şarkı listesi kullanılmış.

Hatta şehir tiyatrolarında bu sezon izlediğim oyunlar arasında (Şekerpare, Kısasa Kısas, Türkiye Kayası ve Ayaktakımı Arasında şimdilik) en çok beğendiğim oyun bu desem yeridir. Güzel şarkılar ve kahkaha vaat eden bu oyunu siz de izleyin derim. Tiyatrodur, iyidir!

Tiyatrodur, iyidir: Ayaktakımı Arasında

AyaktakımıArasında

Çayım yanımda.
Not defterim, tamamdır.
Kalem olmazsa olmaz zaten.
Evet, haftanın oyunu ‘Ayaktakımı Arasında’ üzerine düşünebilirim…

Bloga yazamadığım her şeyi sığdırdığım defterlerime dökmem lazımdı önce düşüncelerimi. Nasıl bir oyundu? Neler düşündürdü? Toparlamam lazımdı.

Öncelikle tiyatro alışkanlığımın, şehir tiyatrolarını düzenli olarak takip etmeye başlamamla tadından yenmez olmaya başladığını belirtmek isterim. Geçtiğimiz yıllarda izleyip de yazmadıklarıma inat bu sene oyunlar hakkında kafa yormalarımı yazıya/bloga dökme niyetim de var. Niyeti eyleme geçirmek de bugün izlediğim Ayaktakımı Arasında ile olsun dedim.

Ayaktakımı Arasında, Şehir Tiyatroları’nın bu seneki yeni oyunlarından. Türkiye’de ilk kez 1936 – 1937 sezonunda Şehir Tiyatroları tarafından oynanmış. , daha sonra başta Ankara Devlet Tiyatrosu olmak üzere birçok topluluk tarafından sahnelenmiş bir oyun. Rus yazar Maksim Gorki’nin imzasını taşıyan hikaye, devlet düzeninin çöktüğü 1900 başında Rusya’da izbe bir barınakta hayata tutunmaya çalışan ayaktakımını anlatıyor. Yönetmenliğini Orhan Alkaya’nın yaptığı oyunda birbirinden değerli 17 oyuncu yer alıyor. Oyunun künyesine www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari adresinden ulaşabilirsiniz.

Hikayenin geçtiği dönem itibariyle siyasi dokunuşlar bekleyen seyirciler öncelikle bu düşüncelerinden sıyrılmalılar. Bu oyun, Rusya’da yaşanan çalkantıların, dönemi yaşayan ‘kaybeden insanlar’ üzerindeki etkisini anlatmak gibi bir derde sahip değil. Hayata dair umudu kalmasa da ‘gerçek nedir?’ dert edinmiş bir grup insanın hikayesi var karşınızda. Dönem olarak 1900’ler Rusya’sı seçilmesi, dönemden ve yaşanılanlardan etkilenenin oyunun karakterleri değil de Gorki olmasından kaynaklanıyor.

Peki ülkelerinde yaşanan bunca olay ‘gerçek’ peşindeki bu ayaktakımına hiç mi dokunmuyor? Dokunuyordur elbet, belki gerçeği aramalarının sebebi de bu. Vicdanın, gururun ve umudun kalmadığı dünyalarında gerçek bunlar da değilse nedir diye sormaları sizce de normal değil mi?

Hikaye düşündürtmeye düşündürtüyor da karakterlerin analizi, olayların akışı ve final bir bütün oluşturmadı hatta seyirciden kopuk bir oyun izlenimi verdi bana. Bu nedenle Serdar Orçin, Mert Tanık ve İrem Erkaya’nın oyuna kattığı enerjiyi göz ardı etmemek lazım. Tabi Mazlum Kiper’in gürül gürül sesi ve bilgelik dolu diyalogları da oyuna dair unutamayacaklarım arasında.

Oyun, hikayesindeki kasveti dekoruna yansıtmayı başarmış. Oyun boyunca bizi yalnız bırakmayan çalgının tınısı kasvetten boğulmayı engelliyor ve ihtiyaç olan tiyatral havayı besliyor. Ancak, astım hastası ya da nefes darlığı olabilecek seyircileri hiç düşünmeden sıkılan dumanın dozu biraz kaçmış diyebilirim. Bu konuyla ilgili oyunun künyesine bir uyarı koyulabilirdi bence. Belki Harbiye Muhsin Ertuğrul ya da Ümraniye sahnesi için sorun olmayabilir ancak Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi çıkan dumanları kaldıramayacak kadar küçük bir sahneydi.

Kıssadan hisse…

Ufak tefek kusurları saymazsak, gerçek nedir diye çırpınan ya da çırpınmak isteyen seyirci için tercih edilebilir bir oyun Ayaktakımı Arasında. Sadece büyük sahnelerden birinde izlemeniz, nacizane tavsiyemdir.

 

 

biraz mavi biraz yeşil..

tatilkafası

Nereden başlasam, ne anlatsam bilmeden oturuyorum şuan klavyenin başına.

Hep erteleyip hiç yazmadıklarımı yazmak niyetim.

Ertelememek lazım, yazmayı ve paylaşmayı ertelememek…

Büyükada’da bitmemişti oysa tatilim, çok anı biriktirmiştim. Ama üşengeçtim, yazamadım. Yaşamaya üşenmiyorum en azından, yazmak da alışkanlık olur zamanla.

Neler yazmadım ama neler yaptım’a gelirsek.

Garipçe

Garipçe

Garipçe, karşıda -artık Avrupa yakası karşı oldu bana- yaşadığım yıllar boyunca gidip görmek istediğim ama inanır mısınız üşendiğim yerler arasındaydı. Tatili fırsat bilip önce Rumeli kavağında kahvaltı keyfi yaptım bir dostumla, hazır buralara gelmişken de Garipçe’yi göreyim dedim. Rumeli kavağına Hacıosman metro durağından kalkan otobüslerle (25A nolu hat) ulaşmak kolay, ancak Garipçe için Sarıyer’e dönüp tekrar otobüse (150 nolu hat) binmek gerekiyor. Garipçe, 3. köprünün katliamından henüz çok yara almamış gibi ancak köprü bitip etrafı ağzının suları şimdiden akmaya başlayan inşaat şirketlerince katledilince geriye ne kalır bilinmez. Vakit varken gidip görmek gerek.

Deniz Müzesi

Beşiktaş’taki Deniz Müzesi de uzun zamandır gidilecek yerlerimin arasındaydı. Kadıköy’den Beşiktaş’a vapurla geçtiğim zamanlar, önünden geçip gittiğim ve bir gün gelip gezmeli dediğim müzenin girişi öğrenciler için ücretsiz, yetişkinlere 6,5 TL. Fotoğraf çektirmek istiyorsanız ekstra ücret (12 TL) ödemek gerekiyor. Saltanat kayıklarını incelerken geçmişe, Osmanlı döneminin şatafatlı yıllarına gidiyor insan. Kayıklar sergisi yeterince zengin ancak özel sergiler de meraklısını cezbedecektir. Japonya’ya yapılan dostluk ziyareti sırasında yakalandığı bir fırtınada Kaşinozaki burnundaki kayalara çarparak batan Ertuğrul Fırkateyni hakkında bilgilendirmelerin ve batığın olduğu yerdeki dalışlardan çıkarılan parçaların sergilendiği ERTUĞRUL FIRKATEYNİ’NİN SONSUZLUĞA UĞURLANIŞI sergisi müzeyi gezmek için güzel bir bahane olabilir. Atatürk’ün balmumu heykelinin de yer aldığı 18 MART ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ sergisi de diğer bir bahane olabilir, benden söylemesi.

20150904_133323AnıTur ile Kuşadası-Çeşme-Pamukkale Kültür Turu

Kendime bir meslek edindiğimden beri aileme bir tatil hediye etmek istiyordum. Kültür turlarına hep gitmek isteyip gidemeyen canlarımla beraber AnıTur’un Kuşadası-Çeşme-Pamukkale Kültür Turu’nu tercih ettik. Tur kapsamında 3 günde İzmir, Çeşme, Alaçatı, Ilıca, Kuşadası, Milet, Didim, Meryem Ana, Efes, Şirince ve Pamukkale’yi tatma fırsatımız oldu. Ben Alaçatı ve Ilıca hariç tüm durakları 2.ye tatma fırsatı buldum haliyle kendimi fotoğraf çekmeye verdim. Aileyle bol anı ve bol fotoğraf amacıma ulaştım yani. AnıTur’un hizmetinden Müzekart hizmeti dışında memnun olduğumu söyleyebilirim. Müzekartlar ören yeri girişlerinde sorun çıkardığı gibi  “bir yıl süreyle kullanılabilir” özelliğini de taşımıyor. Acentadan çıkarıldığı için sürekli sorun çıkarmaktalar, bu da bir müze sever olarak beni üzdü. Hayır, yenisini de çıkarmama izin vermiyorlar! Neyse, tura gidecekler müzekartlarını kendi alsın derim. Hem maddi olarak daha uygun hem de daha kullanışlı olur. Ayrıca Ilıca’ya ilk fırsatta tekrar gidip oranın denizinin ve kumsalının tadını doyasıya çıkarmak istiyorum. Ilıca’ya sakin yatırım yapmayın, oteller açıp doğallığını ve sakinliğini bozmayın olur mu? Sakın! Bir de Pamukkale’ye gidince Hierapolis antik kentini gezmeyi, özellikle biraz yukarıda kalan antik tiyatroyu görmeyi ihmal etmeyin. Manzara harika, tiyatro görüp görebileceğiz en orijinal antik tiyatrolardan.

Dağılın Ekim geliyor!

Ekim, yılın en sevdiğim ayı. Çünkü tiyatrolar sezonlarını açıyor, Filmekimi zamanı ve yaşayabilirsek sonbaharın en güzel ayı. Oyun Atölyesi, Moda Sahnesi, Şehir Tiyatroları programlarını açıkladı. Moda Sahnesi’nin yeni oyunu ‘En Kısa Gecenin Hikayesi’ne biletimi aldım ilk iş. Ekim ayının her Cumartesi günü tiyatro günü olsun deyip Şehir Tiyatroları’ndan da Şekerpare, Ayaktakımı Arasında, Kısasa Kısas ve Hayal-i Temsil oyunlarına bilet aldım. Filmekimi’ni de boş geçmeyip 10 filme bilet aldım, isimlerini yazmayayım. Her filmden sonra iki kelam etme niyetindeyim, bozmayın. Ekim’e dair bir iki etkinlik daha var aklımda ama kısmet olacak mı bilmiyorum. Bakalım…

4d778e85-ee88-4a7e-a2b0-aba05572d90a

Banana!

Evet, Minyonlar’ı izledim! Animasyonları, özellikle de minyonları ne kadar sevdiğimi size anlatamam ki. Ancak benimle gelip sinemada izlemeniz, çocuklardan daha çok eğlendiğimi görmeniz lazım! Minyonlar’ın beyazperdedeki üçüncü macerasında başrol tamamen onlarda. Gru’yla buluşana kadarki maceralarını izliyoruz kendi filmlerinde. Ve tabi ki çooook eğleniyoruz. Gidin izleyin, gidin haydi.

Sahaf Festivali

Ah o kitap kokusu… Ah o eski kitapların sayfalarında gezinmenin verdiği huzur… Eski fotoğraflar, plaklar, dergiler… Bu yıl 9.su düzenlenen Beyoğlu Sahaf Festivali, 11 Ekim’e kadar kitap kurtlarını bekliyor. Tepebaşı’nda kuruluyor stantlar. Benim bu sene sahaf festivalinde tesadüfler sonucu karşılaştığım üç dosta gelince… Oya Baydar’ın Sıcak Külleri Kaldı’sı, Hıfzı Topuz’un Meyyale’si ve Murathan Mungan’ın Üç Aynalı Kırk Oda’sı.

Böyle böyle işte.

Sezon kapanmadan son bir kez daha Büyükada’ya gittiğimi ve deli gibi fotoğraf çektiğimi de Instagram’daki tanıdıklar bilirler. Pintereste de pinledim birkaçını.

Ekim’e kocaman bir hoşgeldin olsun mu, olsun o zaman!

Tek Başına Büyükada Keyfi

buyukada_3

Tatil deyince aklınıza ne gelir? Benim aklıma tek gelen kumsal, kitap ve buz gibi bir içecek! Ancak hayallerdeki tatil her zaman yapılamıyor. Geçen sene bu zamanlar Bodrum sahillerinde yatarken bu sene az daha izne bile çıkamayacaktım! Ama pes etmedim, direndim ve evde oturacak da olsam tatilime çıktım.

Tabi ki evde oturmayacağım! Bu sene ailemle bir tatil planladım, uzun yıllardır beraber tatil yapmadığımızı ve bir aileden çok üç yakın arkadaş gibi eğlenebildiğimizi düşününce güzel bir tatil beni bekliyor. O tatile kadar da baş belam İstanbul ile hasret gidereyim dedim.

Ada tutkumu beni tanıyan herkes bilir. Kartal’a taşındıktan yani Büyükada’ya 20 dk mesafede oturmaya başladıktan sonra akşamları çay içmeye gidecek kadar tutkunu olduğum da aşikar. Ancak öğrencilik bittiğinden bu yana hafta içi adaya gidemez oldum, hazır izindeyim rahat rahat Büyükada turu yapmanın keyfini çıkarayım dedim. Atladım motora…

buyukada_1

İlk iş kahvaltı yapmalıydım. Adanın şekerli böreğini met etseler de ve Mado’nun kahvaltısının hayal kırıklığı yaratacağını bilsem de iskelenin dibinde denize sıfır kahvaltı yapmak cazip geldi, oturdum Mado’ya. Biraz denizin ve vapurların sesini dinledim. Kahvaltım bitince, aklım pastanede kaldığı için Büyükada Pastanesi’ne uğradım. Karnımın acıkma ihtimaline karşı adanın meşhur lokumlu kurabiyelerinden ve damla sakızlı kurabiyelerinden yolluk aldım.

Sırada bisiklet kiralamak vardı! Bahar gelince ilk aklıma gelen adaya gelip bisiklete binmek olduğundan adanın sakinliğinde sürülecek bisiklet sefasını kaçıramazdım. Saati 10 lira, günlüğü 20 lira olunca günlük kiraladım. Ve Dilburnu’na doğru yola koyuldum.

Dilburnu girişi 5 lira, ama içeride süreceğiniz hamak sefasını düşününce değer. Mangalcılar için kendin pişir kendin ye yapabileceğiniz bir alan da olduğunu belirteyim. Tabi benim olayım kitap okumak ve dinlenmek olduğundan kendime manzarası güzel bir hamak kaptım, biraz rüzgarın sesini dinledim. Ardından kitabımı elime aldım ve keyfe daldım. Ta ki birkaç Arap turist tadımı kaçırana kadar.. Neden kaçıyor, n’aptılar demeyin! Koca piknik alanında onca boş bank varken benim dibimi mangal yapmak için seçtiler. Neyse, zaten biraz daha kalsam uyurdum. Kalkıp yarım bıraktığım bisiklet turumu tamamlamaya karar verdim.

buyukada_2

Adaya arkadaşlarınızla geldiyseniz büyük tur yapıp tüm adayı dolaşın, hatta ayrı bir gün de Aya Yorgi Kilisesi’ni görmeye gelin derim. Denizini denemedim, ama sevdalısı çok. Onun için de bir gün gelinebilir. Ben daha önce büyük tur yaptığım, Aya Yorgi’nin olduğu tepede sabahladığım ve deniz sevdalısı olmadığım için küçük tur ile yoluma devam ettim. Ve at arabalarının yanından şimşek hızıyla geçe geçe çarşıya döndüm.

Bisikletimi geri verip kendimi bir kahve ile ödüllendirdim, ardından cadde bostan sahilinde gün batımı izlemeye gittim. Adalarda da, özellikle Burgazada’daki Kalpazankaya’da gün batımı mükemmeldir. Tabi cadde bostan sahilinin de aşağı kalır yanı yok, hele de dolunay varsa sonrasında yakamozu izlemek daha da şahane!

Kıssadan hisse, İstanbul’da yalnız gezmek de güzeldir. Çünkü İstanbul her an sizinledir.