Annem beni Mozart ile büyütmüş mübarek!

amadeusZorlu PSM’de Movies in Concert etkinlik serisi iki gecedir Mozart’a ev sahipliği yapıyordu. 1984 yapımı Milos Forman filmi Amadeus, klasik müzik tarihinin en önemli isimlerinden Wolfgang Amadeus Mozart’ın hikayesini anlatıyor. Film, Peter Shaffer’ın 1979 tarihli oyunundan uyarlanarak beyaz perdeye taşınmış. Piyanist Gökhan Aybulus, Orkestra İstanbul ve Korosu’nun canlı performansı eşliğinde tekrar izlediğim Amadeus, canlı orkestra eşliğinde olduğundan çok daha görkemli bir hal aldı. Hele 25. Senfoni çalarken coşkumu görecektiniz, sanırsınız bu kızı anası Mozart ile büyütmüş!

Klasik müzik dinlemeye başlayalı çok olmadı aslında. Film müzikleri seviyesinde başlayan klasik müzik sevgim geçen yılki İstanbul Müzik Festivali ile tutkuya dönüştü. Artık nerede ne var bakar oldum, heyecanla gider dinler oldum. Bu farkındalık sayesinde olacak, 6. sı düzenlenen Opus Amadeus Oda Müziği Festivali ve bu sene Bach&Love temasıyla gerçekleşen 13. İstanbul Bach Günleri’nden de ilk kez haberdar oldum. 45. İstanbul Müzik Festivali’nin biletleri satışa çıkmışken de ‘klasik müzik mi ıyyy” demeyin, şans verin niyetiyle bir şeyler yazayım istedim.

Geçen gece harika bir konserdeydim mesela. Mimar Sinan Kontrbas Quartet sahne aldı Surp Levon Ermeni Katolik Kilisesi’nde. Dört kontrbas ile ruha bu kadar iyi gelecek bir konser izleyeceğimi düşünmemiştim. Gecenin finalinde Sarı Gelin türküsünü de dinledik, konserden çok rahatlamış ve mutlu şekilde ayrıldım. Ve klasik müziğin tadına varmadığım yıllarıma acıdım. Mimar Sinan Kontrbas Quartet artık radarımda! Böyle böyle dinledikçe sevdalısı oluyorsunuz kontrbasın, kemanın, piyanonun vs. Aileden gelmesine gerek yok, kendiniz merak edin ve keşfetmeye açık olun yeter. Sevmek için birkaç isim önerisinde bulunayım tabi: Simply Three, David Garrett, The Piano Guys, 2 Cellos, Brooklyn Duo, Lindsey Stirling… David Garrett demişken, kendisi 9 Mart’ta İstanbul Opera Orkestrası ile beraber İş Sanat Kültür Merkezi’nde sahne alacak ama sanırım artık bilet bulamazsınız. Olsun siz keşfedin de, bir sonraki konserinde kaçırmayın kendisini. ( 2 yıl aradan sonra geldiğine göre, tekrar gelebilir.)

Opus Amadeus Oda Müziği Festivali de hala devam etmekte. Festivalin son konseri 28 Şubat akşamı Aşkenazi Sinagogu’nda gerçekleşecek. Biletix’ten hala bilet alabilir ve kendinize klasik müzik ile bir şans verebilirsiniz. Beğenmezseniz de “denedik” dersiniz en azından, haydi müziğe…

 

Reklamlar

Hep dolu dolu aslında!

cumartesi


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

İnsanlar, Instagram’da genelde kitap paylaşımı yapıyorum ve ortalamanın üzerinde hızda kitap okuyorum diye benim için endişeleniyorlar. Kitaplara verdin kendini, kapama dünyanı dışarıya diyorlar. Oysa ben izlemeye, dinlemeye, gezmeye, görmeye devam ediyorum! Tek farkı, en son yeni işin ilk günü vesilesiyle check-in yapmış olabilirim, Swarm denilen kötü alışkanlığımı bıraktım. Her gittiğin yerde hemen check-in yapma fikri artık bana gereksiz ve manasız gelmeye başlamıştı. Ben de uygulamayı kaldırdım ve bıraktım bu kötü alışkanlığımı. Haliyle insanlar da gezmiyorum, evde oturuyorum sanıyor. Paylaşmazsanız yoksunuz!

Aslında iki kelam da olsa bloga ne izledim, nereye gittim, n’apıyorum yazıyor olsam hem birilerine faydam olur hem de yaptıklarımı kendimce ölümsüzleştirmiş olurum. Tek dert bu değil mi zaten? Ölümsüzlük. Hatırlanmak. Beğenilmek.

Mesela bu hafta sonu, şu satırları yazana kadar bir film izledim, bir konsere gittim, bir tiyatro oyunu izledim, okuduğum kitaplardan birini bitirdim, yıllar sonra bir kitabı ikinci kez okumaya başladım. Yani epey şey yapmışım bence. Şimdi hepsinden ortaya karışık bir şeyler yazacağım. Sonra da pembeli bir kadın hakkında öykü yazmam gerekiyor. Aaa bir de öykü atölyesine gidiyorum, yazmaya hevesli herkes gitmeli bence. Ayrıntılar için yazievi.yesimcimcoz.com adresine bir bakın derim..

sigacik

OLANLAR OLDU

Sinemia üyeliği bahanesiyle haftada bir sinemaya gitme alışkanlığıma geri döndüm. Bu hafta ne izlesem karar verememiş bir şekilde sinemada buldum kendimi. Gittiğim sinemada çok seçenek yoktu ve Olanlar Oldu’ya girmek yalnız başına yapılabilecek en eğlenceli Cuma etkinliği olur diye düşündüm. Yanılmamışım da.. Hakan Algül, Eyyvah Eyvah serisi başta olmak üzere Ata Demirer ile keyifli işler çıkarmış bir yönetmen. Ata Demirer, senaryosunu yazdığı filmde biri kadın biri erkek iki karakter birden canlandırıyor bu defa. Yine bir Ege kasabası, yine bir romantik-komedi. Sığacık’ta geçiyor film, Sığacık’a filmden daha çok hayran olacağınıza şüphe yok. Gidelim, gidelim tabi de katletmeyelim Sığacak’ı olur mu?

14624583341190190253-b

Devlet Tiyatroları’ndan ERKEK PARKI

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar için şehir ve devlet tiyatroları bir hazinedir. Pahalı olduğu nedeniyle özel tiyatrolara gitmeyenlere/gidemeyenlere fiyat açısından çok uygun olduklarını söylemeliyim. Dün, Erkek Parkı isimli oyunu Beyoğlu Küçük Sahne’de 6 TL’ye izleyebildik mesela. Öğrenciyiz paramız yok demeyin yani! E vaktiniz de var, haydi o zaman…

Oyun, eşleri alışveriş yaparken alışveriş merkezinin kazan dairesinde kendilerine sığınak kuran dört adam etrafında dönüyor. Alışverişe eşlik adı altında her Cumartesi zorunlu hizmetlerini yapıp bir bahaneyle eşlerinin yanından kaçıyor, bir araya gelip maç-bira-pizza keyfi yapıyorlar. Kendilerinin de dediği gibi, kadınların nimeti olan iç dünyaları yok onların. Maç-bira-pizza üçlüleri var. Erkek erkeğe takılıp rahatlamak dışında bir istekleri de yok..

İki saat sürüyor oyun. Yarım saat daha kısaltıp tek perdede tadında bırakılabilirmiş dediğim diyaloglar oldu olmasına.. Ama genel olarak eğlenceli, alışveriş hastası kadınları düşününce acı ama gerçek dediğimiz detaylarla güçlenen, cinsiyetçi olmamaya da özen gösterdiğini düşündüğüm, belki de iyimser günüme denk gelmiştir, bir oyun Erkek Parkı. Tiyatro eğlenmek içindir diyenlere tavsiyemdir.

Salon IKSV’de The Dears Zamanı

Lalekart üyeliğim başladığından bu yana Salon’un etkinliklerini takip ederim. Ancak daha önce deneyimleyip çok da keyif almadığım için yalnız olduğumdan gidemem konserlerine. (İnsan yalnız başına bir çok etkinliği keyifle yapabilir ama konser biraz riskli.) Bu kez yalnız kalmadım ve bu sayede yakın zamanda keşfettiğim, keyifle de dinlediğim The Dears’ı izleme şansı buldum. 20 yıllık bir geçmişleri olan gruba, indie rock müziği sevenlerin şans vermeli. Youtube’dan canlı bir kaç performans dinleyin en azından..

Bir de okuduklarım var.. Aynı anda birden çok kitap okuma bende alışkanlık oldu. Oblomov ve Tutunamayanlar’ı okurken ister istemez araya küçük öyküler sığdırıyorum. Bu defa sığdırdığım bir romandı:

Vatandaş Abuzer Kim Ola?

va


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

12 Eylül dokunması, konuşması, hissetmesi zor zamanları hatırlatır yurdum insanına.
Görmemiş, yaşamamış da olsan kafalarda fırtınalıbir gökyüzü canlandırır.
Yücel Sarpdere, yaşananların mantık dışı olmasından yola çıkıp o dönemi ti’ye almayı tercih etmiş. Abuzer’in saflığı ve boş konuşma diye nitelendirilen gevezelikleri, çocuksu bir masumiyet gibi görülürse romana derinlik katan unsurlardı.
Vatandaş Abuzer su gibi akacak ve yüzünüzde hüzünlü tebessümler bırakacak bir kitap.

Fotoğrafta dikkatinizi çekmemiş olabilir..

Geçen yıl gittiğim, IKSV festivallerinden İstanbul Müzik Festivali ile ivme kazanan klasik müzik tutkum, 6. sı düzenlenen Opus Amadeus Oda Müziği Festivali ile pekişmekte Şubat ayında. Gerek biletlerin pahalılığı gerek mekanların festival ruhu taşımaması etkisiyle !f İstanbul heyecanım yok birkaç senedir. Bu sene de Şubat’ı bağımsız film yerine klasik müzikle doldurma kararı aldım. Şimdilik bir pişmanlığım yok. Önümde iki oda müziği konseri, bir Bach dinletisi (Bach & Love) ve Zorlu’da Amadeus etkinliği var.

Yani neymiş? Eve kapanmamışım…

Biz insan mıyız?

tasarim-bienali

Filmekimi boyunca reklamını izlediğim Tasarım Bienali’ne dün teşrif ettim efendim.

Bu sene 3. sü düzenlenen bienalin yola çıktığı kavram ‘insanlık’. Yaradılışımızdan itibaren evrimleşmemizin her adımı bir tasarımken konunun insanlık olması felsefi olarak da doyurucu.

Geçen yıl gittiğim İstanbul Bienali’nde rehberli tur tercih etmediğim için çok pişman olmuştum. Bu sene, Tasarım Bienali’nin iki mekanı, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretlerini rehberli yaptım ve tarif edemeyeceğim kadar keyif aldım. Öncelikle bienal sergileri yoğun içerikli olduğundan her şeyi okuyup anlamak epey zor oluyor. Ancak size bir rehber eşlik ettiğinde hem dinliyor hem tur az kişiyle yapılıyorsa rehberle beraber sohbet edip sergi üzerine konuşabiliyorsunuz. Bienaller ücretsiz olsa da anlatılmak isteneni daha iyi anlamak, emeğin hakkını verebilmek için rehberli turları tercih edin derim.

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretleri için biletixten bilet alabilirsiniz. Cuma 11.00, 14.00, 16.00 ve hafta sonu 11.00, 14.00, 16.00, 17.00 saatlerinde geçerli olan biletleri aynı gün içinde kullanmanız da şart değil. Bir gün bir mekanı bir gün diğerini gezebilirsiniz. Biz bienal ortağım ile ikisini tek güne sığdırabildik ancak Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’ndaki sergiyi bir de ücretsiz gezmeyi düşünüyoruz.

Alt Sanat Mekanı, Bomontiada’da yer alıyor. Yaklaşık yarım saat süren kısa bir sergi turu var. Mekan, eski Bomonti Bira Fabrikası’nda olduğu için gidip görmenin ayrı bir keyfi oldu açıkçası. Monochrome, tur öncesi ya da sonrasında kahve ve tatlı için uğramanızı tavsiye edeceğim bir mekan. Browni ve Americano ikilisi harika oluyor. Oburluğu bir kenara bırakıp sergiye gelirsek… (Tabi ki her adımını anlatmayacağım, beni düşünmeye sevk eden kısımlardan bahsedeceğim.)

Mekanın girişinde Yenikapı’da bulunan ayak izlerinin bir replikası sizi karşılıyor. Ayak izlere bize, ayakkabının tasarlanmasıyla ayaklarımızın da evrildiğini işaret ediyor. Ayakkabı giymeye başlamadan böyle narin ayaklarımız yoktu tahmin edersiniz ki. Tasarladığımız her şey bizi de tasarlıyor olabilir mi? Olabilir tabi. Bu savımızı destekleyici diğer kısım ‘Kırılma Noktası’ kısmı. Buğday evcilleştirdiğimiz bir ürün ve uzun vadede yol açtıkları düşünülünce (yerleşik hayata geçiş, tarım vs.) bizi de zaman içinde evcilleştiriyor. İhtiyacımız doğrultusunda tasarlıyor ve tasarladıklarımızın kölesi oluyoruz! Kölesi olma kısmını birazdan anlayacaksınız…

Sergide yer alan Köçek Dans Pisti alanı ise algılarımız ve bakış açılarımız konusunda bizi uyarıyor. Tasarım ve insan ilişkisine fayda-zarar ekseninde ya da etken-edilgen ekseninde farklı açılardan bakabilmemiz gerektiğini söylüyor. Bu söylemleri de Kayıp Yarım Saniye kısmında destekliyor. Aslında bu bölümün amacının bakış açısının farkını fark ettirmek olmadığını söylemeliyim, yani bu benim algıladığım mesajdı. Neyse, Kayıp Yarım Saniye kısmı bize beynimizle bedenimiz arasındaki kayıp yarım saniyeden bahseden küçük denemeler sunuyor. İnteraktif bir bölüm. Yıllardır inandığımızın aksine beynimiz bedenimize bağlı değil ondan yarım saniye farkla,önce davranabiliyor.

Kölelikten bahsetmiştik hatırlıyor musunuz? Cep telefonunuzun şarjı bittiğinde, ya da onu evde unuttuğunuzda (tabi unutabiliyorsanız) nasıl bir panik yaşadığınızı düşünün. Bir yere gidip checkin yapamadığınızda, fotoğraf paylaşamadığınızda, bir düşüncenizi tweetleyemediğinizde nasıl hissediyorsunuz? İşte bu soruların cevapları kendi ihtiyacımız için tasarladığımız bir ürünün nasıl da kölesi haline geldiğimizin kanıtı. Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretlerinizin son kısımlarında bunu düşünmeye vaktiniz olacak. Tabi sosyal medyada paylaşım yapma derdinde olmazsanız!

Gelelim bienalde ziyaret ettiğimiz ikinci rotaya: Galata Özel Rum İlköğretim Okulu. Bu mekandaki içeriğin oldukça yoğun olduğunu, birçok video ve görselin yer aldığını ve buraya geniş bir zaman ayırmanız gerektiğini belirtmeliyim. Tek tek beni etkileyen kısımlardan bahsetmem bile uzun sürer. Ama gezerken kendime sorduğum soruları sizle paylaşmak istiyorum.

  • Hepimizi biricik tasarımlar haline getiren yaradılışımızı teknolojik gelişmeler sürdükçe mükemmel insan tanımına yaklaştırdığımız, en azından bunu arzuladığımız ortada. Yani zamanla kusursuz insanlar haline geliyoruz, peki kusursuz oldukça insanlığımızı yitirmiyor muyuz?
  • Tasarladığımız her şey herkes için olamıyor. Arada ‘varlık’ problemi var ve eşitsizlik tasarımda da kendisini gösteriyor. Tasarım herkese aynı imkanları sunmayı hedeflerken para ve politikaya bulanarak insanlar arasındaki uçurumu da açıyor olabilir mi? Büyük çaplı düşünmeye gerek yok, sosyal medya insanlığın tasarımı ve geliştikçe insanlar arasındaki iletişim uçurumlarını arttırmıyor mu? Bakış açısı.
  • Detoks içeceklerini deneyenlere gelsin bu sorum: Doğal olandan bu kadar uzaklaşmasak detoks merkezlerine ihtiyaç olur muydu? İhtiyacı yaratmak için yokluğa sebep olmuş olabilir miyiz?
  • Uzay Çöpü. Bizim dünya yetmezmiş gibi uzayı da çöplüğümüz haline getirdiğimizin görsel bir kanıtı. Evet, uzaya çeşitli sebeplerle mekikler, uydular vs. göndermemizin gerekliği var. Ancak neden pisliğimizi temizlemek için de uğraşmıyoruz?

Benden bu kadar. Sordum, cevaplar buldum ya da bulamadım. Ama düşündüm ve bundan hissedilir bir keyif aldım. Siz de gidin, düşünün, keyif alın.

Sergiler dışında Sultanahmet, Beyoğlu, Kuzguncuk, Nişantaşı ve Fener-Balat’ı içeren Tasarım Rotaları ve 12 Kasım’ı 13 Kasım’a bağlayan gece düzenlenecek bir Koku Rotası var. Yine biletler biletixten temin edilebiliyor, etkinlikler ile ilgili detaya da bienalin sitesinden ulaşabilirsiniz: bizinsanmiyiz.iksv.org

Bienal 20 Kasım’a kadar sürecek ve biz araya bir de tasarım ya da koku turu sıkıştırmak istiyoruz, bakalım kısmet olacak mı?

Filmekimi geldi, yaşasın!

filmekimi

Yılın en sevdiğim film festivali zamanı: Filmekimi

Ekim ayını sevmem bundan dolayı mıdır acaba?

İş hayatı sebebiyle, malum 9-6 çalışan insanlarız, gidebileceğim seanslardaki filmleri inceliyor ve seçimimi ona göre yapıyorum. Yoksa aklım kalıyor, üzülüyorum falan.

Tabi festival boyunca şu çok iyiymiş, bunu görmek lazımmış diyenlere de kulak kabartıp sonradan açığımı kapatmaya çalışıyorum. Ama festival filmi festivalde izlenmeli, tadı tuzu başka oluyor.

Neyse, uzatmayalım. Yarın açılışını yapacağım ve araya bir de Kahve Festivali sıkıştıracağım 15.Filmekimi maratonundan seçtiğim filmleri paylaşıyorum. Herkese iyi seyirler!

NOT: Filmlerin ismine tıklayarak ilgili Filmekimi sayfasına ulaşabilirsiniz. Aşağıda sadece neyi, neden seçtiğime dair bir iki kelam edeceğim.

NOT 2: Keşke festival boyunca izleyip izleyip yazının altına şu şöyle, bu böyle diye yorumlar yazsanız.

ÇAKI GİBİ – SWISS ARMY MAN

“Prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde büyük bir coşkuyla karşılanıp” deyince orada dur dedim! Sundance saygı duyduğumuz festivallerden. Dan Kwan & Daniel Scheinert,  yönetmen ödülünü kucakladığına göre bir bildikleri vardır. Bakalım söylendiği gibi “yılın en tuhaf, en komik ve en ilham verici filmlerinden biri” mi?

FRANTZ

François Ozon yıllardır festivallerde filmlerini takip ettiğim, festivalde izleyemeyince de izlemek istemediğim bir isim. Sonunda kendisine bir festival ortamında “Merhaba!” diyeceğim. “Frantz, daha önce hiç savaş veya çatışma sahnesi, siyah-beyaz ya da Almanca film çekmemiş olan Ozon’un takipçileri için ilklere tanık olacakları bir film.” diyor gerçi ama festivalde tanımam lazım diyorum ben de. O atmosferde solumam lazım zatı muhteremi.

ALT TARAFI DÜNYANIN SONU – IT’S ONLY THE END OF THE WORLD

Xavier Dolan sevdiğimiz festival yönetmenlerinden olup yeni filmi de bünyemizde heyecan yaratmıştır efendim. İzleyelim görelim… Cannes ödüllü olduğunu, Dolan’ın en olgun filmi olarak karşılandığını ve Kanada’nın Oscar adayı olarak açıklandığını not düşelim.

KABAKÇIĞIN HAYATI – MY LIFE AS A COURGETTE

Animasyon olur da, hele de orijinal olur da ben gitmez miyim? Cannes’da yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde prömiyerini yapmış ve İsviçre’nin Oscar adayı olmuş bu minnoş filmi heyecanla bekliyorum. Sırf bu filmi izleyebilmek için Kahve Festivali keyfimden feragat edeceğim. Biline!

JULIETA

Ah Julieta ah! Seni izleyeceğim diye programı kaç kez gözden geçirdim bir bilsen! Pedro Almodovar’ı sevdiğimi söylememe gerek yok sanırım. Filmin İspanya’nın Oscar adayı olduğunu da not düşelim.

TONI ERDMANN

“Maren Ade’nin Cannes’da olay yaratan filmi Toni Erdmann” diyordu. “Toni Erdmann, takma dişleriyle kapitalist dünyanın asık suratlılığına savaş açmış bir tür anarşist.” diye devam ediyordu. Filmekimi ekibi filmlere ilgi çekmesini iyi biliyordu!

ARRIVAL

Denis Villeneuve’ün çektiği ilk bilimkurgu filmi. Kendisi Incendies – İçimdeki Yangın (2010) filmi ile beni benden almıştır. Enemy (2003) ile de bir silkelemişliği vardır. Blade Runner’ı tekrar hayata geçirmeye hazırlandığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

PASTORAL AMERİKA – AMERICAN PASTORAL

Sevdiğim oyuncular film çekince ayrı bir gözle izliyorum yalan değil! George Clooney, Jodie Foster gibi hayalkırıklığı yaratmayan örnekler mevcut. Ewan Mcgregor da o kervanda yerini alır umuyorum.

AŞK VE SAVAŞ – ON THE MILKY ROAD

Biri  Emir Kusturica mı dedi? Kendisinin 2007’den beri çektiği ilk uzun metraj karşımızda olacak yakında. Bosna Savaşı sırasında bir şeyler bir şeyler.. Bir de Monica Bellucci faktörü var tabi!

SATICI – THE SALESMAN

Bir Ayrılık’ı çok etkileyici bulmuştum. Asghar Farhadi’nın Fransa’da çektiği Geçmiş’i izlemedim. Ancak ülkesine dönmesi beni mutlu etti desem? İran’da günümüzde geçiyor yeni filmi. Merakla beklediklerimden…

BİR ULUSUN DOĞUŞU – THE BIRTH OF A NATION

2016 Sundance Jüri Büyük Ödülü, İzleyici Ödülü almış.. 1831’de, köleliğin en ağır hüküm sürdüğü Virginia’da kölelerin isyanının başını çekerek tarihe geçen Nat Turner hakkında. E daha ne diyebilirim ki? İzlemeli, düşünmeli, konuşmalı üzerine.

İKİ ELİ KANDA – HELL OR HIGH WATER

İçimdeki Western aşkı durdurulamıyorsa demek.. Aslında “modern” bir western diye tanıtımı yapılmış filmin. Müzikler  Nick Cave ve Warren Ellis’e ait. Yönetmen, Tutku Nehri ve Yüksek Risk gibi ödüllü yapımlarla tanınan  David Mackenzie. Başrollerde Chris Pine ve Ben Foster. Bence kötü olması için sebebi yok bu filmin!

Bağımsızlara…

ifistanbul

Şubat.. Kısadır, kararsızdır, sanki arada kalmıştır. Ama İstanbul’da bağımsızdır!

Bağımsız ruhların neler yarattığını sinemada izlemekten hoşlananların festivalidir !f.

Her sene tanıtım filmini bile büyük heyecanla bekleriz. O 2-3 dakikalık video üzerine bile saatlerce konuşabiliriz.

Biletix’ten kaynaklı bilet alırken sorun yaşasak da yılmayız, özenle seçtiğimiz filmlere yer kapmaya çalışırız. Olmadı mı? Son dakikada gider gireriz ama izleriz o filmleri.

Geçen sene Biletix’e kızıp festivali es geçenlerdendim. İstanbul’da olduğum her yıl en azından 2-3 filme gidip boş geçmediğim festivalin hasretine daha fazla dayanamadım. İnadımı uzatmadım ve işten kalan zamanda, CKM istikametinde olan 9 film seçtim.

Festivalde izleme şansı bulamamış ya da İzmir/Ankara’da festivali takip edecek birileri olabilir oralarda diye, ne izledim kısaca üzerinden geçeyim istedim. Müsadenizle…

Der Bunker – Sığınak

Sığınakta yaşayan bir aile. Çocuklarının Amerikan Başkanı olacağına inanıyor, ona evde eğitim veriyorlar. Anne sürekli bir ‘büyük güç’ ile konuşuyor, baba ise çocuğun eğitimden sorumlu ancak pek ilerleme kaydedemiyor. Yanlarına aldıkları öğrenciden yardım istemeleriyle beraber hem bu garip aileyi hem de bu garip misafiri tanıma şansımız oluyor. Filmin absürt yönleriyle eğlenceli olduğunu söyleyebilirim. Tatlı tatlı sistem eleştirileri de var, dikkatli seyirciler için.

James White

Sex and the City’de Miranda olarak tanıyıp sevdiğim Cynthia Nixon, James White’da parlamış. Filme adını veren karakterimizin kanserle mücadele eden annesi rolünde karşımıza çıkıyor. Filmin diğer başrolü ise Girls dizisinden hatırlayacağınız Christopher Abbott . Hayatı annesinin rahatsızlığı nedeniyle altüst olmuş, yönünü bulamayan bir adam olarak karşımızda. James White, karakter analizinin ağırlıkta olduğu filmleri sevenler için güzel bir seçenek.

Queen of Earth – Yeryüzünün Kraliçesi

!f2016’da izlediğim en rahatsız edici ve depresif filmlerden biriydi.Mad Men serisinin Peggy Olson’ı olarak tanıdığımız Elisabeth Moss ilginç bir karakterle karşımızda. Yakın dost olduklarını sanan iki kadının aslında birbirlerini hiç tanımadıklarını fark ettikleri bir inziva tatilini anlatıyor film. Özellikle Catherine karakterini daha iyi tanıyıp anlayalım (!) diye bol bol flashback de var filmde. Denemeyi sevenlere…

Nasty Baby – Yaramaz Bebek

Kristen Wiig’i daha çok izleyeceğiz gibi duruyor, ne dersiniz? İki kadın ve bir adamın çocuk sahibi olmak için seçtiği, ülkemiz kültürüne çok yabancı bir süreç geçiyor filmde. Freddy, yakın arkadaşı Polly’nin bebek sahibi olmasına yardım ediyor. Ancak spermleri yetersiz kalınca sevgilisi Mo’dan yardım istiyorlar. Film, aile kavramı üzerine güzel anektotlar içeriyor. Ülkemize göre aykırı görülen konuları işlediği için özellikle izlenmeli bence. Freddy olarak izlediğimiz Sebastián Silva filmin yönetmeni ve senaristi de. Net, gerçekçi ve abartısız bir film izlemek isteyenlere…

Mon Roi

Mon Roi – Prensim

İçinize yumruk gibi oturan filmler olur ya.. Mon Roi benim için öyle bir filmdi.

Filmin yönetmeni ve senaryo ortağı Maïwenn’i 5. Element’in Diva’sı olarak hatırlarsınız desem? İlginç bir ayrıntı bence. Filmin başrolünde sevilen Fransız aktör Vincent Cassel’in olması en büyük avantajı gibi gözükse de değil. Filmin hem avantajı hem de en güçlü yanı senaryosu. Kadın-erkek ilişkilerine dair filtresiz bir film izlemek isteyenlere tavsiyemdir.

A Bigger Splash – Sen Benimsin

Tilda Swinton için izlenir yahu.. Yok yok Ralph Fiennes için. Neyse A Bigger Splash’te oyuncular ve manzara muazzamdı. Bağımsız ruhu buram buram hissedeceğiniz bir film. 6 Mayıs’ta da vizyona giriyormuş…

The Diary of a Teenage Girl – Bir Genç Kızın Gizli Defteri

Bel Powley. Bu ismi bir kenara yazmalı öncelikle.
Kristen Wiig, bu ismi de izlemekten keyif almamak mümkün mü?
Alexander Skarsgård, sadece yakışıklı olmadığını oyuncu olduğunu da kanıtlar mı ne dersiniz?
Ve kıssadan hisse…
Mutlu olmak için başkasının sizi sevmesi gerekmez. Kendinizi sevin yeter. Ve bunu hatırlatan bu film gibi filmleri izleyin.

Demolition – Yeniden Başla

C.R.A.Z.Y. ile sevip Dallas Buyers Club ve Wild ile yükselişine tanık olduğumuz Jean-Marc Vallée bu yılın en iyilerinden olmasını beklediğim Demolition gibi bir filmle karşımızda.
Davis Mitchell sayfalarca okunabilecek ve okudukça daha çok sevilecek bir roman karakteri gibi. Karısını kaybetmiş bir adam. İşini sevmiyor. Hayatını sevmiyor. Hatta galiba ölen karısını da sevmiyordu. Tek sevdiği parçalamak.
Buarada Jake Gyllenhaal tekrardan Oscar adaylığı almalı, ne dersiniz?

Demolition

The Wolfpack

The Wolfpack, filmden ziyade bir belgesel. Babası tarafından dış dünyadan soyutlanarak büyütülmüş ve tek dünyası filmler olmuş yedi kardeş var karşınızda. Aralarından birinin bir gün bu kapandan kaçmasıyla dış dünyaya açılışlarını izliyoruz onlarla yapılan röportajlar eşliğinde. Belgesel severleri memnun edebilir.