Filmekimi geldi, yaşasın!

filmekimi

Yılın en sevdiğim film festivali zamanı: Filmekimi

Ekim ayını sevmem bundan dolayı mıdır acaba?

İş hayatı sebebiyle, malum 9-6 çalışan insanlarız, gidebileceğim seanslardaki filmleri inceliyor ve seçimimi ona göre yapıyorum. Yoksa aklım kalıyor, üzülüyorum falan.

Tabi festival boyunca şu çok iyiymiş, bunu görmek lazımmış diyenlere de kulak kabartıp sonradan açığımı kapatmaya çalışıyorum. Ama festival filmi festivalde izlenmeli, tadı tuzu başka oluyor.

Neyse, uzatmayalım. Yarın açılışını yapacağım ve araya bir de Kahve Festivali sıkıştıracağım 15.Filmekimi maratonundan seçtiğim filmleri paylaşıyorum. Herkese iyi seyirler!

NOT: Filmlerin ismine tıklayarak ilgili Filmekimi sayfasına ulaşabilirsiniz. Aşağıda sadece neyi, neden seçtiğime dair bir iki kelam edeceğim.

NOT 2: Keşke festival boyunca izleyip izleyip yazının altına şu şöyle, bu böyle diye yorumlar yazsanız.

ÇAKI GİBİ – SWISS ARMY MAN

“Prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde büyük bir coşkuyla karşılanıp” deyince orada dur dedim! Sundance saygı duyduğumuz festivallerden. Dan Kwan & Daniel Scheinert,  yönetmen ödülünü kucakladığına göre bir bildikleri vardır. Bakalım söylendiği gibi “yılın en tuhaf, en komik ve en ilham verici filmlerinden biri” mi?

FRANTZ

François Ozon yıllardır festivallerde filmlerini takip ettiğim, festivalde izleyemeyince de izlemek istemediğim bir isim. Sonunda kendisine bir festival ortamında “Merhaba!” diyeceğim. “Frantz, daha önce hiç savaş veya çatışma sahnesi, siyah-beyaz ya da Almanca film çekmemiş olan Ozon’un takipçileri için ilklere tanık olacakları bir film.” diyor gerçi ama festivalde tanımam lazım diyorum ben de. O atmosferde solumam lazım zatı muhteremi.

ALT TARAFI DÜNYANIN SONU – IT’S ONLY THE END OF THE WORLD

Xavier Dolan sevdiğimiz festival yönetmenlerinden olup yeni filmi de bünyemizde heyecan yaratmıştır efendim. İzleyelim görelim… Cannes ödüllü olduğunu, Dolan’ın en olgun filmi olarak karşılandığını ve Kanada’nın Oscar adayı olarak açıklandığını not düşelim.

KABAKÇIĞIN HAYATI – MY LIFE AS A COURGETTE

Animasyon olur da, hele de orijinal olur da ben gitmez miyim? Cannes’da yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde prömiyerini yapmış ve İsviçre’nin Oscar adayı olmuş bu minnoş filmi heyecanla bekliyorum. Sırf bu filmi izleyebilmek için Kahve Festivali keyfimden feragat edeceğim. Biline!

JULIETA

Ah Julieta ah! Seni izleyeceğim diye programı kaç kez gözden geçirdim bir bilsen! Pedro Almodovar’ı sevdiğimi söylememe gerek yok sanırım. Filmin İspanya’nın Oscar adayı olduğunu da not düşelim.

TONI ERDMANN

“Maren Ade’nin Cannes’da olay yaratan filmi Toni Erdmann” diyordu. “Toni Erdmann, takma dişleriyle kapitalist dünyanın asık suratlılığına savaş açmış bir tür anarşist.” diye devam ediyordu. Filmekimi ekibi filmlere ilgi çekmesini iyi biliyordu!

ARRIVAL

Denis Villeneuve’ün çektiği ilk bilimkurgu filmi. Kendisi Incendies – İçimdeki Yangın (2010) filmi ile beni benden almıştır. Enemy (2003) ile de bir silkelemişliği vardır. Blade Runner’ı tekrar hayata geçirmeye hazırlandığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

PASTORAL AMERİKA – AMERICAN PASTORAL

Sevdiğim oyuncular film çekince ayrı bir gözle izliyorum yalan değil! George Clooney, Jodie Foster gibi hayalkırıklığı yaratmayan örnekler mevcut. Ewan Mcgregor da o kervanda yerini alır umuyorum.

AŞK VE SAVAŞ – ON THE MILKY ROAD

Biri  Emir Kusturica mı dedi? Kendisinin 2007’den beri çektiği ilk uzun metraj karşımızda olacak yakında. Bosna Savaşı sırasında bir şeyler bir şeyler.. Bir de Monica Bellucci faktörü var tabi!

SATICI – THE SALESMAN

Bir Ayrılık’ı çok etkileyici bulmuştum. Asghar Farhadi’nın Fransa’da çektiği Geçmiş’i izlemedim. Ancak ülkesine dönmesi beni mutlu etti desem? İran’da günümüzde geçiyor yeni filmi. Merakla beklediklerimden…

BİR ULUSUN DOĞUŞU – THE BIRTH OF A NATION

2016 Sundance Jüri Büyük Ödülü, İzleyici Ödülü almış.. 1831’de, köleliğin en ağır hüküm sürdüğü Virginia’da kölelerin isyanının başını çekerek tarihe geçen Nat Turner hakkında. E daha ne diyebilirim ki? İzlemeli, düşünmeli, konuşmalı üzerine.

İKİ ELİ KANDA – HELL OR HIGH WATER

İçimdeki Western aşkı durdurulamıyorsa demek.. Aslında “modern” bir western diye tanıtımı yapılmış filmin. Müzikler  Nick Cave ve Warren Ellis’e ait. Yönetmen, Tutku Nehri ve Yüksek Risk gibi ödüllü yapımlarla tanınan  David Mackenzie. Başrollerde Chris Pine ve Ben Foster. Bence kötü olması için sebebi yok bu filmin!

Reklamlar

biraz mavi biraz yeşil..

tatilkafası

Nereden başlasam, ne anlatsam bilmeden oturuyorum şuan klavyenin başına.

Hep erteleyip hiç yazmadıklarımı yazmak niyetim.

Ertelememek lazım, yazmayı ve paylaşmayı ertelememek…

Büyükada’da bitmemişti oysa tatilim, çok anı biriktirmiştim. Ama üşengeçtim, yazamadım. Yaşamaya üşenmiyorum en azından, yazmak da alışkanlık olur zamanla.

Neler yazmadım ama neler yaptım’a gelirsek.

Garipçe

Garipçe

Garipçe, karşıda -artık Avrupa yakası karşı oldu bana- yaşadığım yıllar boyunca gidip görmek istediğim ama inanır mısınız üşendiğim yerler arasındaydı. Tatili fırsat bilip önce Rumeli kavağında kahvaltı keyfi yaptım bir dostumla, hazır buralara gelmişken de Garipçe’yi göreyim dedim. Rumeli kavağına Hacıosman metro durağından kalkan otobüslerle (25A nolu hat) ulaşmak kolay, ancak Garipçe için Sarıyer’e dönüp tekrar otobüse (150 nolu hat) binmek gerekiyor. Garipçe, 3. köprünün katliamından henüz çok yara almamış gibi ancak köprü bitip etrafı ağzının suları şimdiden akmaya başlayan inşaat şirketlerince katledilince geriye ne kalır bilinmez. Vakit varken gidip görmek gerek.

Deniz Müzesi

Beşiktaş’taki Deniz Müzesi de uzun zamandır gidilecek yerlerimin arasındaydı. Kadıköy’den Beşiktaş’a vapurla geçtiğim zamanlar, önünden geçip gittiğim ve bir gün gelip gezmeli dediğim müzenin girişi öğrenciler için ücretsiz, yetişkinlere 6,5 TL. Fotoğraf çektirmek istiyorsanız ekstra ücret (12 TL) ödemek gerekiyor. Saltanat kayıklarını incelerken geçmişe, Osmanlı döneminin şatafatlı yıllarına gidiyor insan. Kayıklar sergisi yeterince zengin ancak özel sergiler de meraklısını cezbedecektir. Japonya’ya yapılan dostluk ziyareti sırasında yakalandığı bir fırtınada Kaşinozaki burnundaki kayalara çarparak batan Ertuğrul Fırkateyni hakkında bilgilendirmelerin ve batığın olduğu yerdeki dalışlardan çıkarılan parçaların sergilendiği ERTUĞRUL FIRKATEYNİ’NİN SONSUZLUĞA UĞURLANIŞI sergisi müzeyi gezmek için güzel bir bahane olabilir. Atatürk’ün balmumu heykelinin de yer aldığı 18 MART ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ sergisi de diğer bir bahane olabilir, benden söylemesi.

20150904_133323AnıTur ile Kuşadası-Çeşme-Pamukkale Kültür Turu

Kendime bir meslek edindiğimden beri aileme bir tatil hediye etmek istiyordum. Kültür turlarına hep gitmek isteyip gidemeyen canlarımla beraber AnıTur’un Kuşadası-Çeşme-Pamukkale Kültür Turu’nu tercih ettik. Tur kapsamında 3 günde İzmir, Çeşme, Alaçatı, Ilıca, Kuşadası, Milet, Didim, Meryem Ana, Efes, Şirince ve Pamukkale’yi tatma fırsatımız oldu. Ben Alaçatı ve Ilıca hariç tüm durakları 2.ye tatma fırsatı buldum haliyle kendimi fotoğraf çekmeye verdim. Aileyle bol anı ve bol fotoğraf amacıma ulaştım yani. AnıTur’un hizmetinden Müzekart hizmeti dışında memnun olduğumu söyleyebilirim. Müzekartlar ören yeri girişlerinde sorun çıkardığı gibi  “bir yıl süreyle kullanılabilir” özelliğini de taşımıyor. Acentadan çıkarıldığı için sürekli sorun çıkarmaktalar, bu da bir müze sever olarak beni üzdü. Hayır, yenisini de çıkarmama izin vermiyorlar! Neyse, tura gidecekler müzekartlarını kendi alsın derim. Hem maddi olarak daha uygun hem de daha kullanışlı olur. Ayrıca Ilıca’ya ilk fırsatta tekrar gidip oranın denizinin ve kumsalının tadını doyasıya çıkarmak istiyorum. Ilıca’ya sakin yatırım yapmayın, oteller açıp doğallığını ve sakinliğini bozmayın olur mu? Sakın! Bir de Pamukkale’ye gidince Hierapolis antik kentini gezmeyi, özellikle biraz yukarıda kalan antik tiyatroyu görmeyi ihmal etmeyin. Manzara harika, tiyatro görüp görebileceğiz en orijinal antik tiyatrolardan.

Dağılın Ekim geliyor!

Ekim, yılın en sevdiğim ayı. Çünkü tiyatrolar sezonlarını açıyor, Filmekimi zamanı ve yaşayabilirsek sonbaharın en güzel ayı. Oyun Atölyesi, Moda Sahnesi, Şehir Tiyatroları programlarını açıkladı. Moda Sahnesi’nin yeni oyunu ‘En Kısa Gecenin Hikayesi’ne biletimi aldım ilk iş. Ekim ayının her Cumartesi günü tiyatro günü olsun deyip Şehir Tiyatroları’ndan da Şekerpare, Ayaktakımı Arasında, Kısasa Kısas ve Hayal-i Temsil oyunlarına bilet aldım. Filmekimi’ni de boş geçmeyip 10 filme bilet aldım, isimlerini yazmayayım. Her filmden sonra iki kelam etme niyetindeyim, bozmayın. Ekim’e dair bir iki etkinlik daha var aklımda ama kısmet olacak mı bilmiyorum. Bakalım…

4d778e85-ee88-4a7e-a2b0-aba05572d90a

Banana!

Evet, Minyonlar’ı izledim! Animasyonları, özellikle de minyonları ne kadar sevdiğimi size anlatamam ki. Ancak benimle gelip sinemada izlemeniz, çocuklardan daha çok eğlendiğimi görmeniz lazım! Minyonlar’ın beyazperdedeki üçüncü macerasında başrol tamamen onlarda. Gru’yla buluşana kadarki maceralarını izliyoruz kendi filmlerinde. Ve tabi ki çooook eğleniyoruz. Gidin izleyin, gidin haydi.

Sahaf Festivali

Ah o kitap kokusu… Ah o eski kitapların sayfalarında gezinmenin verdiği huzur… Eski fotoğraflar, plaklar, dergiler… Bu yıl 9.su düzenlenen Beyoğlu Sahaf Festivali, 11 Ekim’e kadar kitap kurtlarını bekliyor. Tepebaşı’nda kuruluyor stantlar. Benim bu sene sahaf festivalinde tesadüfler sonucu karşılaştığım üç dosta gelince… Oya Baydar’ın Sıcak Külleri Kaldı’sı, Hıfzı Topuz’un Meyyale’si ve Murathan Mungan’ın Üç Aynalı Kırk Oda’sı.

Böyle böyle işte.

Sezon kapanmadan son bir kez daha Büyükada’ya gittiğimi ve deli gibi fotoğraf çektiğimi de Instagram’daki tanıdıklar bilirler. Pintereste de pinledim birkaçını.

Ekim’e kocaman bir hoşgeldin olsun mu, olsun o zaman!

Filmekimi bahanesiyle…

İstanbullu sinemaseverler için Ekim, yeri başka olan aylardandır. Çünkü Filmekimi zamanıdır.
Biletler dün satışa çıktı, istedim ki öncesinde yazayım bir yazı. Ancak film seçmeye bile zar zor zaman bulabildim.
Film seçtik de bilet bulabildik mi? Hayır! Lalekartlılar sömürmüşler mi desem, öğrencilik bitince hafta sonu ve 21.30 seanslarına mecbur kalıştan mı bilemem ama ancak 3 filme bilet alabildim bu sene. Yani Filmekimi benim bir 1 hafta değil 1 hafta sonu olacak.
Oysa epey filme tik atmıştım. Hala bilet bulurum umudu taşıyorsanız veya son dakikada satılan biletleri bekleyecek sabrım ve zamanın var diyorsanız, bu filmler aklınızda bulunsun diye seçtiklerimi paylaşıyorum. Şimdiden herkese iyi Ekim’ler…
NOT: Filmlerin detaylarına filmekimi.iksv.org adresinden ulaşabilirsiniz.
Seni Seviyorum Rio
Rio’da aşık olmanın ve Rio’ya aşık olmanın hikayelerini anlatan kısa filmlerden oluşan Seni Seviyorum Rio, Aşk Şehirleri dizisinin üçüncü filmi. İlk iki filmde New York ve Paris konu edilmişti.
Saraybosna’nın Köprüleri
1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı vesilesiyle hazırlanan 13 kısa filmden oluşan Saraybosna’nın Köprüleri’nde Avrupalı yönetmenler Saraybosna’nın geçmişini ve bugününü ele alıyorlar.
Aşkın Halleri
Ned Benson, 2013 tarihli filmleri Him ve Her’ün devam filmi diyebileceğimiz Aşkın Halleri bu kez kadını ve erkeği ayrı ayrı değil birlikte ele alıyor ilişki çemberinde. İlk iki filmi izleyip beğenenlere…
Kök
2014 Sundance’ta En İyi Bilim Filmi ödülünü kazanan Kök, yılın en merakla beklenen bilim kurgu filmlerinden. Filmin yönetmeni Mike Cahill’i ilk filmi Another Earth‘ten hatırlayanlar bu filmi de merak edeceklerdir. Yönetmenin keşfedilmesi gereken bir bakış açısı var.
İlk Güreşte Aşk
Hem bir aşk öyküsü hem de bir hayatta kalma mücadelesi. Sevişmek ve savaşmak aynı anda mümkün olur mu merak edenlere…
Yıldız Haritası
David Cronenberg sevenler görelim?  Başrol oyuncularından John Cusack filmi “fazla renkli, yüksek ateşli bir Hollywood rüyası” şeklinde tarif etmiş. Oyuncu kadrosu zengin. Cronenberg ismi kafi aslında, değil mi? Julianne Moore’un filmdeki performansı ile Cannes’dan ödülle döndüğünü de unutmamak gerek.
İki Gün, Bir Gece
Altın Palmiye için yarışan filmlerden biri. Başrolde Marion Cotillard. İşçi sınıfına dair bir başyapıt olarak nitelendiriliyor. Performans görüşmeleri ve iş yeri rekabetinden sıkılanlara…
Mommy
Festivallerle sevdik biz Xavier Dolan’ı. Son filmi Mommy yine baştan aşağı bir Dolan filmi. Kendi senaryosunu yönettiği ve kurguladığı yetmiyor, kostümlerini de tasarlıyor Dolan. Birçok eleştirmen Mommy’i Dolan’ın en iyi ve en olgun filmi olarak nitelendiriyor.
Jersey Boys
J.Edgar‘dan sonra Clint Eastwood ne zaman filme çekecek diyenlere çok okkalı bir cevap olacak Jersey Boys. En azından ben öyle hissediyorum. Efsane rock’n roll grubu Frankie Valli and the Four Seasons’ın öyküsünü anlatıyor film. Aynı isimli müzikalden sinemaya uyarlanan Jersey Boys hem rock’n roll severleri hem de sinemaseverleri memnun edecek gibi gözüküyor.
Arayış
Bol Oscarlı The Artist‘in yönetmeni Michel Hazanavicius bu kez bir savaş filmiyle karşımızda. Filmde eşi Berenice Bejo da yer alıyor, yine. Altın Palmiye adayı Arayış, Çeçen Savaşı sırasında 1999 yılında geçiyor.Yönetmen senaryoyu yazarken İkinci Dünya Savaşı sırasında mülteci olan anne babasının yaşadıklarından esinlenmiş.
Bire Bir
Güney Koreli yönetmen Kim Ki Duk‘un yeni filmi de Filmekimi programında yerini almış. Son yıllarda eski filmlerini aratsa da Kim Ki Duk candır diyenler, yönetmenin ülkesi hakkındaki bu filmi kaçırmayacaktır.
Bay Turner
Mike Leigh’in son filmi Bay Turner, empresyonizm* akımının öncülerinden J.M.W. Turner’ın hayatını ele alıyor. Resim sanatını, biyografileri ve dönem filmlerini sevenlere duyurulur. Timothy Spall, J.M.W. Turner olarak Cannes’da ödül kazandı yani görülmeye değer bir oyunculuk var ortada, ne dersiniz?
*İzlenimcilik veya empresyonizm, 19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan ve bütün sanat dallarını, özellikle resmi etkileyen akım. Akımın öncüleri Claude Monet ve Camille Pissarro’dur.
Özgürlük Dansı
Filmekimi olur da Ken Loach filmi olmaz mı? Yine adalet/adaletsizlik üzerine bir başyapıt çıkarmış Loach. 1912 yılında, iç savaşının eşiğinde bir ülkede hayata tutunmaya çalışan insanlar var kamerasında. 

Filmekimi’nden: Ruby Sparks (Hayalimdeki Aşk)

Kusursuz eşi yaratmak mümkün olsaydı ve onu yanlışlıkla yaratıverseydiniz ne olurdu?
Bu sorudan yola çıkmış olmalı filmin senaristi Zoe Kazan. Filmde kendisini Ruby Sparks olarak izliyoruz. Başrolü paylaştığı Paul Dano ile gerçek hayatta da birlikteymişler. Bu birliktelik de ilham vermiş olabilir tabi, bilemiyorum. Ama bu senaryoyu yazmakla çok güzel bir iş çıkarmış kendisi!

Yılın merakla beklenen bağımsız filmleri arasında olan Ruby Sparks, başarılı bağımsız filmlerden Little Miss Sunshine‘in yönetmenleri Jonathan Dayton ve Valerie Faris tarafından yönetilmiş. Filmde Calvin olarak izlediğimiz Paul Dano’yu Little Miss Sunshine’in sessiz çocuğu olarak da hatırlarsınız belki.. 

Calvin, genç yaşta başarıya ulaşmış bir yazar. Ancak bir süredir yazamamakta. Bir ilham kaynağı aramakta. Bir gece rüyasında bir kız görür. Onu kaleme alırken ona aşık olmaya başladığını fark eder. Ve bir sabah evde Ruby ile karşılaşır. Böylece hayalindeki aşk gerçek olur.

Hayalinizin aşkını yaratma imkanınız olsa onu nasıl yazardınız? Ve elinizde onu kontrol etme gücü varken bunu kullanır mıydınız? Bu iki soru film boyunca Calvin gibi sizi de düşündürüyor. Ve aynı onun gibi kararsızlıklar yaşamanıza neden oluyor. Neyse ki filmin durum komedisinden beslenen sahneleri ve Devotchka’nın solisti Nick Urata tarafından bestelenen müzikleri bu sorular içinde boğulmanızı engelliyor. Sinemayı bu kadar sevmemin sebebi Ruby Sparks gibi filmler. Samimi, azcık kurmaca ve biraz da romantik. Puanum 7/10.

Filmekimi’nden: Looper (Tetikçiler)

12 Ekim’de vizyona girecek Looper’i Filmekimi sayesinde herkesten biraz daha önce izleme şansı buldum geçen akşam. Festivalde hem nakit hem de zaman azlığından izleme şansı bulduğum dört filmden biriydi. Başrollerde Bruce Willis, Josep Gordon-Levitt ve Emily Blunt var. Filmi hem yazan hem de yöneten isim ise  The Brothers Bloom ile tanıdığımız Rian Johnson. 
Film bilimkurgu türüne göz kırpsa da aksiyon-macera kategorisine daha yakın. 2077’de geçen film, zamanda yolculuk gibi kafa kurcalayan ve seyircinin “zaman” kavramını sorgulamasına yol açan bir konudan besleniyor. Zamanda yolculuk mafyanın kirli işlerine alet olmuştur ve mafya, ortadan kaldırmak istediği insanları geçmişe, tuttukları tetikçilere yollamaktadır. Tetikçilerden biri olan Joe bir gün, 30 yıl sonradan gelen kendisini öldürmek zorunda kalır.Ya kendisi bu zamanda ölecek ya da gelecekteki kendisini öldürecektir.

Zamanda yolculuğun bir filmde yer alıyor olması, kafa karışıklıklarını azaltmak açısından kurgunun önemini de arttırmakta bence. Looper bu konuda başarılı bir film olmuş. Aksiyon sahneleriyle “iyi olma” çabasında olmakla yetinmemiş, karakterlerini de anlamamızı istemiş. Bu da filmi sıradan bir aksiyon filmi olmaktan kurtarmış. Keyifle izleyeceğiniz, üzerine düşüneceğiniz, olasılıklar arasında dolandığınız sürükleyici bir film var karşınızda. Festivalde kaçırdıysanız da vizyonda şans tanıyın derim! Puanım 8/10.