İzlemiyorum değil yazamıyorum!

Bir de çok dizi izliyorum. Film izlesem belki yazarım da..
Aslında bu sene İstanbul Film Festivali’ni de dolu dolu geçirdim. Çok keyifli filmler izledim, bir kısmı başkasinema’da gösterilecek, gösteriliyor..
Evde de izliyorum ara ara.. Ama dedim ya yazamıyorum. Üşeniyorum aslında. Yoksa vakit var. Ama blogtan çok bir karalama defterine kişisel karalamalar peşindeyim son zamanlarda.
Neyse. Film diyorduk.. Festivalde izleme şansı bulduğum filmlerden birer cümle ile bahsedersem;
Sıfır Teorisi: Terry Gilliam kafasını sevenler bu filmi de sevecektir. Christoph Waltz harikalar yaratıyor.
Aşk Bulmacası: Uzun zamandan beri izlediğim en samimi ve keyifli filmdi.
Büyük Budapeşte Oteli: Wes Anderson’dan insanlığa, sinemaya ve hayallere dair bir umut.
İda: Polonya sinemasını hafife almamalı sanki? Farklı bir sinema tadıydı İda. İnsana dair, sinema sevgisiyle çekilmiş gerçek bir sinefil filmiydi.
Yüksek Risk: Hapishanede geçen hikayeleri sevenlere…
Sözcükler ve Resimler: Sözcükler mi resimler mi? Aşk mı oyunlar mı? Bu soruların cevabı var mı bilemem ama sözcükleri ve resimleri seven romantiklere gelsin bu film.
Tom Çiftlikte: Xavier Dolan beni bu kez epey şaşırttı. Hala bir festival yönetmeni ama bu kez gerilim türünde şansını denemiş. Başarılı olmuş mu? Tabi ki!
Ben, Kendim ve Annem: Cinsiyet kimlikleri üzerine düşündüren, keyifli bir filmdi. “Bu bir yüzde meselesi değil!”
Düşman: Bu kadar sanat beni yakıyor gençler. Sanattan çok anlayanlara sorun.
Frank: Eğlenceli mi? Evet. Garip mi? Evet. İzlenir mi? Neden olmasın?
Mandalina Bahçesi: Gürcistan sineması, kısıtlı bütçeyle böyle güzel işler çıkarabiliyorsa biraz ilham alabilmek lazım. 
Sadece festivalde mi film izledim? Tabi ki hayır! İşte aklımda kaldığıyla son dönemde izlediğim birkaç film:
Noah
Bir Rüya Için Agit filmiyle sinemaseverlerin hafızasına kazınan “aykırı” yönetmen Darren Aronofsky yine aykırı sularda. Noah, Nuh Peygamberin büyük tufan yaklaşırken yüklendiği misyonu ve bu misyon yolunda zihninde kendisiyle verdiği savaşı, ailesiyle çatışmalarını anlatıyor. Görsel olarak başarılı olan film,  Russell Crowe, Jennifer Connelly, Anthony Hopkins gibi kaliteli oyuncuları castında toplamış. Aronofsky’inin değindiği konu nedeniyle cesaretini takdir etsem de daha başarılı bir hikaye beklerdim kendisinden. Harcanan paraya ve filmde rol alan yıldızlar takımına rağmen Noah içi boş gişe filmleri furyasına katılıyor. Umarım Aronofsky’inin hatası olarak kalır ve bir duraksama döneminin işaretçisi değildir.

İtirazım Var
Onur Ünlü’nün kalitesini duymuş olsam da, Leyla ile Mecnun tayfasının yarattığı etkiyi hissetsem de İtirazım Var’ı izlemek gibi bir niyetim yoktu. Ancak o kadar çok insan “görmelisin” dedi ki bir şans vermekten kendimi alamadım. İyi ki de o şansı verdim. Komedi ve polisiyeyi harmanlayan İtirazım Var’ı izlerken o kadar keyif aldım ki çıktığımda bir daha izleme hissi taşıyordum ve sürekli “çok iyi ya” diye sayıklıyordum. Gerçekten kaliteli bir yapım olmuş. Serkan Keskin, hafiye imam olarak o kadar samimiydi ki… Gündeme eleştirilerini de rahatsız etmeden, tatlı tatlı yapmışlar. Ellerine sağlık demekten başka sözüm yok, izleyin izlettirin.

Süreyya’yı Taşlamak
Bizler metropollerde en küçük bir hak ihlaline karşı avazımız çıktığı kadar bağırabilirken, Süreyya kocasını aldattığı iddiasıyla taşlanarak öldürüldü. Hem de hiçbir suçu yokken. Kocasını aldatmış bile olsa sırf kadın olduğu için ölmeyi hak eder miydi? Hem de taşlanarak, çocuklarının gözleri önünde? Filme konu olan hikaye ne yazık ki yaşanmış bir hikaye. Bize ulaşmayan ve yaşanan, yaşanmaya devam eden binlerce kadın katlinden sadece biri. Kadınlık ne zaman zor olmaktan, namus olmaktan çıkacak? İnsan böyle hikayelerini izleyince daha da isyankar oluyor, neden diyor neden kadınlar? Nedir erkekleri bu kadar üstün kılan?

Vera Drake
Bir başka “kadınlık” hikayesi. Kadınların sanki tek başlarına hamile kalmışlar gibi tek başlarına hamilelikten kurtulma çabaları, sağlıklarını ve insanlık onurlarını bir kenara bırakmaları…İyi niyetinden zor durumdaki hem cinslerine “yasal olmayan” yollarla yardım eden Vera Drake’in hikayesi, Imelda Staunton’ın Oscar adayı olan harika performansı için bile izlenebilir.

Nymphomaniac Part I-II
Birçoğumuz onu  Björk’ün başrolünde oynadığı Dancer in the Dark ile tanıdık. İtiraz serisinden önceki son filmi Antichrist ile de birçok tartışmaya neden olan Lars von Trier ismini  yasakçı zihniyetimiz sağolsun duymayan kalmadı. Önce !f İstanbul’da görücüye çıkan, vizyonu yasaklanınca İstanbul Film Festivali’nde de kendine yer bulan İtiraf 1 ve 2, Charlotte Gainsbourg’in ve Stacy Martin’in canlandırdığı Joe isminde bir kadının cinselliğe olan bağımlılığı ve kendini keşfedişini anlatıyor. Tabi birçok hikayeden besleniyor. Derin okumalar yapılabilecek bir film var karşınızda. İzlerken bol bol not alacağınız ve kafa yoracağınız bir film. Tabi hakkını verebilirseniz…

The Hours
Virginia Woolf’un Mrs Dalloway kitabını okuduktan sonra tekrar izlemeyi düşünüyorum. Hikayeyle ilgili yorum yapmadan diyeceğim tek şey ise Nicole Kidman’ın hayatının performansıyla karşımızda olduğu.

This is the End
Çok Fena ile çıkış yapan  Seth Rogen ve Evan Goldberg ikilisinin ilk yönetmenlik denemesi olan This is the End, ikilinin kankalarıyla eğlenmek için çektiği bir film. Eğer öyle değilse büyük israf olmuş derim. Çünkü hiçbir sanatsal değeri olmayan, aslında bir konusu dahi olmayan bir film var karşımızda. Çok yakın bir grup erkeğin dünyanın sonunun gelmesiyle yaşadıklarını anlatıyor desem çok bile söylemiş olurum. Kıyamet filmlerine dair dalga geçer replikleri hariç eğlendiren bir yanı da yoktu. Seth Rogen ve kankalarını seviyorsanız izlenebilir. Benim sempatim var, hala!
Aslında kıssadan hisse yazabilirmişim. Ancak diziler o kısa vaktimi alıyor sanırım. How I Met Your Mother’a sonunda veda ettik. Two and a Half Men, Shameless ve TeenWolf da sezon arası verdi. Game of Thrones ve Da Vinci’s Demons’tan kalan zamanlarımda daha çok görüşmek üzere…
Reklamlar

Buruk Bir Festival Daha…


Bugün gişeler açıldı ancak festival delisi olan bendeniz gitmedim kuyruğa girmek için… Emek’in kapanışından bu yana zaten biraz buruğum ancak bu seferki gidemeyişim Emek ile alakalı değil sadece. !f İstanbul’da da elimi kolumu bağlayan “zamansızlık”.
Kitapçığı baştan sona incelemedim, inceleyemedim. Çünkü festivalin ilk haftasıyla vize haftam çakıştığı gibi ikinci haftasında da derslerime göre sadece 16.oo seansına bakabilirdim. Öğrenci olmamdan kaynaklı haftaiçi indirimsiz seanslara bakamadım ki param olsa da haftasonlarım da boş değil!
Böylesi moralsiz bir halde elime aldığım kitapçıkta zamanıma göre gidebileceğim filmleri inceleyip kitapçığı da elimden bıraktım hemen. Daha fazlasını görmeye şuan için yüreğim el vermemekte.
Seçebildiğim ve gidebileceğim 5 film ise şöyle:

Kimlik, toplumsal cinsiyet politikaları ve sanatsal adanmışlığı ele alan sıra dışı bir aşk hikâyesi olan GENESIS VE LADY JAYE’İN ŞARKISI
Kongo’daki savaşa karşı bizim sorumluluğumuzu ve kurumların sosyal sorumluluğunu sorgulayan CEBİMDE KAN VAR
Pek komik, hayli seksi, gayet güncel, kıpır kıpır bir komedi: TAMARA DREWE
Anlat İstanbul’un yönetmenlerinden Selim Demirdelen, ilk sinema filmi KAVŞAK
İmre Azem’in bizleri İstanbul’u yeniden keşfedeceğiimiz uzun bir yolculuğa çıkaracak olan EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR 
Herkese keyifli festivaller…

Festivalin Ardından…

Emek’in olmadığını ve yıkılacağını öğrenmem nedeniyle buruk başlayan İstanbul Uluslararası Film Festivali‘nin 29.su dün sona erdi. Bu sene 10 bilet almama rağmen gönüllüsü olduğum Toplum Gönüllüleri’nin Ulusal Atak’ı nedeniyle Diyarbakır’a gittim ve bu bilet alırken planlayabildiğim bir şey değildi. Haliyle aldığım biletlerin yarısında vazgeçtim. Değer miydi derseniz cevabımı kişisel blogum İspat Aşikardır‘da vereceğim yakında;)
Gelelim izleme şansı bulduğum 5 filme…
*Bu Filmde Ben Varım ile 2009’da İstanbul Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan Ian Fitzgibbon’ın yeni filmi Getirin Kellesini, yönetmenin ödüllü filmi gibi kara mizah türündeydi. Güldürmek için kelime oyunlarına başvurmak yerine küçük hareketler ve mimiklerle izleyicilere keyifli dakikalar yaşatan filmin oyuncuları arasında Cillian Murphy, Jim Broadbent, Brendon Gleeson gibi yetenekli isimler vardı.
*Dostlukla aşk, gerçeklerle kurgu arasında gidip gelen ve bunu yaparken kafanızı karıştırmayan ve sizi bir dakika dahi sıkmayan bir romantik komedi olan Orjinal Altyazılı türün “farklı ve özgün” bir türünü görmek isteyen sinemaseverler için iyi bir seçenekti.
*Efsanevi grup The Beatles’ın üyelerinden John Lennon’ın hayatından bir kesite ışık tutan Nowhere Boy, Lennon’ın Paul McCartney ile nasıl tanıştığından, teyzesi Mimi ve annesi Julia arasında kalışından ve müziğe nasıl yöneldiğinden bahsediyordu. Son yıllarda izlediğim en iyi müzik filmlerinden olan Nowhere Boy’u özellikle The Beatles hayranları izlemeli!
* Tolstoy, ölümünün yüzüncü yılında çeşitli etkinliklerle tüm dünyada anılıyor.Aşkın Son Mevsimi’nde Tolstoy ile kırk sekiz yıllık karısı ve esin perisi Sofya arasındaki eğlenceli, duygusal ve karmaşık aşkın hikâyesi anlatılıyordu. Filmdeki performanslarıyla, Helen Mirren En İyi Kadın Oyuncu Christopher Plummer da En İyi Yardımcı Erkek oyuncu dalında Oscar’a aday gösterildi.
*Cannes’ın en çok konuşulan filmlerinden olan Annemi Öldürdüm, aynı zamanda Kanada’nın Oscar aday adayıymış. Henüz yirmi yaşındaki Xavier Dolan yazıp yönettiği ve başrolünde oynadığı ilk filmi eşcinsel bir gencin ergenlik dönemi sancılarını zaman zaman mizahi bir üsluba bürünerek anlatan başarılı bir dramdı.
Bir süredir bloga yazı giremediğim için kusura bakmayın sinemasever dostlarım. Hepinize bol filmli günler :)

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nden Seçtiklerim…

İstanbullu sinemaseverlerin merakla beklediği 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin bilet satışları yarın başlıyor! Tabi Lale Kart üyeleri çoktan biletlerini aldılar… Sıra kartı olmayan sinemaseverlerde! Bilet fiyatları ile ilgili daha önce haber yapmıştım. Şimdi de gözüme çarpan festival filmlerini sizlerle paylaşıyorum…
ANNEMI ÖLDÜRDÜM – J’AI TUÉ MA MÈRE
Cannes’in en çok konusulan filmlerinden olan Annemi Öldürdüm, ayni zamanda Kanada’nin Oscar aday adayi oldu. Filmin merkezinde, annesini sevmeyen escinsel lise ögrencisi Hubert var. Annesinin düzenbazca manevralarindan ve suçluluktan bunalmis, onu küçümsemekten kendini alamiyor. Bu ask/nefret iliskisinin kafa karisikligiyla Hubert ergenligin gizemlerine sürükleniyor. Henüz yirmi yasindaki Xavier Dolan yazip yönettigi ve basrolünde oynadigi ilk filminde son derece açik sözlü.
ORIJINAL ALTYAZILI – V.O.S.
Dört kisilik bir oyun. Ask ve dostluk üzerine bir romantik komedi. Gerçek ile kurgu arasinda ince bir çizgi… Clara, Vicky, Ander ve Manu çift olmadiklari halde bebek sahibi olmaya karar vermis dört arkadas. Beraber çokça vakit geçirirlerken ikisi, diger ikisinden habersizce birbirine âsik oluyor. Hikâye senarist Ander tarafindan yaziliyor ve olaylar gelistikçe biz izleyiciler, filmin onun yazdigi biçimde çekildigini görüyoruz. Bu tempolu film orta yas, iliskiler, güzel tesadüfler ve sinema hileleri üzerine bir zihin egzersizi.
ASKIN SON MEVSIMI – THE LAST STATION
1910 yilinda seksen iki yasindayken bir tren istasyonunda zatürreden can veren Tolstoy, ölümünün yüzüncü yilinda çesitli etkinliklerle tüm dünyada aniliyor. Jay Parini’nin romanindan uyarlanan bu filmde, Tolstoy ile kirk sekiz yillik karisi ve esin perisi Sofya arasindaki eglenceli, duygusal ve karmasik askin hikâyesini izlerken büyük yazarin hayatinin son yilina tanik oluyoruz. Filmdeki performanslariyla, Rus kani tasiyan Helen Mirren En Iyi Kadin Oyuncu Christopher Plummer da En Iyi Yardimci Erkek oyuncu dalinda Oscar’a aday gösterildi.
NOWHERE BOY
John Lennon’in çocuklugunu hayal edin… Sevgiye nasil ihtiyaci oldugunu ve Paul McCartney adli çocukla nasil tanistigini… John, paramparça Liverpool kentinde büyüyen yalniz, merakli ve zeki bir gençtir. Teyzesi Mimi ve annesi Julia’nin etkisinden kaçisi müzikte bulur. Filmin, Lennon’in üvey kardesi Julia Baird’in kitabina dayanan senaryosu Matt Greenhalgh (Anton Corbijn’nin Control’ünün senaristi) tarafindan yazilmis. Filmin yönetmeni Ingiliz fotografçi ve kavramsal sanatçi Sam Taylor Wood. GQ dergisinde “son on yilin en iyi müzik filmi” olarak övülen Nowhere Boy, 2009 Londra Film Festivali’nin kapanis filmiydi.
HÜCRE 211 – CELDA 211
Juan gardiyan olmak üzeredir. Ise bir gün erken gelir. Iki meslektasi ona hapishaneyi gezdirirken, birdenbire tavandan düsen bir parçanin çarpmasiyla bayilir. Gardiyanlar onu ayiltmak için 211 numarali bos hücreye götürür. Juan bilinci kapali halde hücrede yatarken hapishanede bir ayaklanma patlak verir. Ayildiginda güç bir durumla karsi karsiyadir: Hayatta kalmak için mahkûm rolü oynamak zorundadir.
JULIE & JULIA
Yemek pisir, ye, bloguna yaz… Kariyerinin zirvesine erisen Amerikali sef ve televizyon yildizi Julia Childs, bir gün Julie Powell adinda, hayattan beklentisi kalmamis bir sekreterin iddiasindan haberdar olur: Julie, Julia’nin yemek kitabinda yer alan 524 yemek tarifinin tümünü bir yil içinde pisirecek, deneyimlerini de internetteki blogunda dünyayla paylasacaktir. Harry ile Sally Tanisinca, Mesajiniz Var, Sevginin Bagladiklari gibi romantik komedilerle taninan yönetmen Nora Ehpron’un bu sirin ve leziz Hollywood yapimi, Meryl Streep’e 2010’da En Iyi Kadin Oyuncu dalinda Oscar adayligi getirdi.
TEK BASINA BIR ADAM – A SINGLE MAN
Hem elestirmenler hem de izleyiciler tarafindan övgüyle karsilanan bu dramin yönetmeni, dünyaca ünlü moda tasarimcisi Tom Ford. Christopher Isherwood’un ayni adli romanindan uyarlanan filmde, uzun yillar birlikte oldugu sevgilisinin ölümünün ardindan orta yasli, escinsel bir Ingilizce ögretmeninin bir günü anlatiliyor. Ilk uzun metraj denemesi oldugu için Tom Ford’un finansmanini bizzat karsiladigi bu filmdeki performansiyla Colin Firth, En Iyi Erkek Oyuncu dalinda Oscar’a adaya gösterildi.
ELVEDA – L’AFFAIRE FAREWELL
Christian Carion, Oscar adayi savas drami Ateskes ile kalplerimizi çalmisti. Son filmi Elveda’da da Niels Arestrup ve Willem Dafoe gibi yildizlardan olusan müthis bir kadroyla karsimizda. 1980’lerin basinda, Soguk Savas’in en kizistigi dönemde geçen bu casus filminde, usta yönetmen Emir Kusturica Bati’ya bilgi sizdirmaya karar veren KGB subayi Grigoriev’i canlandiriyor. Grigoriev, Sovyetlerin siyasi durumundan tiksinmistir ve kaçip bu sistemden kurtulmaya karar verir. Paranoya hissi ve Moskova’nin Büyük Birader atmosferiyle gerilim iyiden iyiye tirmanirken, bir Fransiz mühendisin yardimiyla, farkinda olmaksizin tarihi bir olayda, Dogu Bloku’nun çöküsünde rol oynar.
GETIRIN KELLESINI – PERRIER’S BOUNTY
Fazlasiyla siradan bir yasam süren Michael’in basi siradisi bir dertte. Dublin’in en büyük ve en belali gangsteri Darren Perrier’a borcu var. Borcunu ödemesi için sadece 24 saati kalmis, ama bes parasiz. Daha da beteri, âsik oldugu komsusu Brenda, Perrier’in adamlarindan birini vuruyor. Bu manzaraya bir de Michael’in uyku sorunlari olan babasi eklenince iste size gelmis geçmis en acayip kaçak üçlüsü. Dublin’de geçen tempolu bir komedi-gerilim olan Getirin Kellesini’nin yönetmeni Bu Filmde Ben Varim ile 2009’da Istanbul Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan Ian Fitzgibbon.
ÖFKE – RAGE
Skandallar! Gösteris! Moda! Satafat! Podyumda cinayet! Özellikle Jude Law’un bir kadin mankeni canlandirmasiyla büyük ses getiren, yildizlar karnavali Öfke “New York’taki bir modaevinin çalisanlarinin özel dünyalarini -bir ögrenci tarafindan cep telefonu kamerasiyla çekilmis gibi- yedi gün boyunca igneleyici ve komik bir sekilde anlatirken, podyumdaki bir kaza, cinayet sorusturmasina dönüsüyor”. Yönetmen Sally Potter en degisik ve sade filmi olan bu sarsici çalisma için söyle diyor: “Imaj her seydir. Öfke, kâr etmek için güzelligin çirkin bir üslupla kullanilmasini konu aliyor.” Öfke, cep telefonlarindan gösterime giren ilk uzun metrajli film.
ÖZEL HAYATLAR – NOTHING PERSONAL
Bu dokunakli, incelikli ve sakin ilk film, iliskilerinde teselli bulmaya çalisan iki yalniz insani izliyor. Adam hayatinin olgunluk döneminde, Irlanda kirsalinda gözlerden uzak evinde yalniz bir yasam sürmektedir. Genç ve isyankâr kadin ise avare bir gezgin olmayi seçmistir. Yalnizliklarinin özgürlükleri, kisisel alanlari oldugu konusunda hemfikirdirler. Peki, anlasmayi ilk kim bozacaktir?
KÖPEK DISI – KYNODONTAS
Yunanistan’dan gelen en sok edici, kiskirtici ve en yaratici filmlerden biri olan Köpek Disi, atmosferiyle Michael Haneke’yi, duygusal sikinti açisindan Lars Von Trier’i animsatiyor. Film, üç genç kardesin anne babalariyla, sanki paralel bir evrende, farkinda olmadiklari bir tutsaklikta yasadigi evde geçiyor. Islevsiz ailelerin gelebilecegi son nokta bu…
HIRS – RESURRECTING “THE STREET WALKER”
Türkiye dogumlu Ingiliz yönetmen Özgür Uyanik’in senarist, yönetmen ve kurgucu olarak ilk yapiti olan bu “sifir bütçeli” film, “seytanca yaratici” ve “bastan sona orijinal” gibi olumlu elestiriler aldi. Film, sinemaci olmaya öykünen James Parker adinda bir adamin hikâyesini anlatiyor. James Parker tesadüfen 16mm, siyah-beyaz, 1985 yapimi, tamamlanmamis bir korku filmi olan “The Street Walker”in kayitlarini bulur. Söhretin kapilarini aralamak amaciyla bu sapik filmini bitirmeye niyetlendiginde istemeden, bir dizi korkunç, dehset verici olayi tetikler. Çokkatmanli bir sahte belgesel formundaki bu ilginç ilk film, takintinin, sinirsiz hirsin ve deliligin pençesinde bir karakter tahlili.
PATENCI KIZLAR – WHIP IT
Taninmis güzel oyuncu Drew Barrymore’un kameranin arkasina geçtigi ilk film, disiligi öne çikaran bir punk komedi. Senaryosu paten yarisçisi Shauna Cross tarafindan yazilan film, Teksas’ta küçük bir kasabadaki aykiri genç kiz Bliss’in hikâyesini ele aliyor. Ellen Page’in canlandirdigi Bliss, güzellik yarismalarinin dayatildigi Teksas’taki kasaba yasantisindan uzak durmaya çalismaktadir. Austin’de bir kadin paten yarismasi (roller derby) takimina katilinca asil tutkusunun ne oldugunu kesfeder ve kendini bulur. Ancak, olanlari ailesinden gizlemistir. Patenci Kizlar, elestirmenler tarafindan “son derece eglenceli, fazlasiyla sevimli ve dahiyane” bulundu. Yönetmen Drew Barrymore, filmin yapimciligini da üstlenmenin yani sira yan rollerden birinde de görülüyor.
KAMPING – CAMPING
Umutsuz Connie Nielsen’in trajikomik hikâyesi, babasinin iki yil önce, hem de baska gün kalmamis gibi onun dogum gününde intihar etmesiyle baslar. Connie o zamandan beri çevresiyle duygusal bir bag kuramamaktadir. Annesi Bodil kendini içkiye vurmustur ve 1982 Eurovizyon Sarki Yarismasi’na katildigi günlerin anisiyla yasamaktadir. Erkek kardesi Christian ise kendisinden küçükleri tartaklayan sisko bir kabadayi olmustur. Daha yumusak bir dille anlatacak olursak, zaman sanki artik akmiyordur ve aile fertleri birbirlerine pamuk ipligiyle baglidir. Danimarka’nin Langeland adasina her yil yaptigi karavan yolculugu da babayla birlikte tarih olmustur; ama tekrarlanmasi için vakit gelip çatar. Kamping, Jacob Bitsch’in ilk uzun metrajli filmi.
BUNNY ILE BOGA – BUNNY AND THE BULL
Katoviçe’nin sanayi mahallesinden Endülüs’ün arenalarina uzanan son derece komik, bir o kadar tuhaf, göz alici, renkli bir yolculuk. Eglenceli, deli, nefese nefese, çilgin bir yol filmi; üstelik tek bir apartman dairesinde geçiyor. Aylardir evinden çikmayan Stephen Turnbull, titizlikle takip ettigi günlük düzeninden sapinca aklina geçen yil arkadasi Bunny’yle çiktigi Avrupa seyahati gelir. Film iste bu anilari izler. Michel Gondry’nin görsel yaraticiligini Sideways’in mizahiyla birlestiren bu film eglenceli, dokunakli ve fazlasiyla özgün bir seyahat sunuyor.
Ayrıca TÜRK SİNEMASI 2009-2010 bölümünde Zeki Demirkubuz’un son filmi Kıskanmak, Reha Erdem’in yeni filmi Kosmos’a uzanan geniş bir seçki var.

İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla İstanbul Film Festivali de İstanbul’da geçen, İstanbul’u konu eden Türk ve yabancı filmlerden oluşan özel bir seçkiyi programına dâhil ediyor.

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyeleri, 1980’den 2010’a kadar çekilen “ilk filmleri” değerlendirdi ve “son 30 yılın en iyi başlangıçları”nı seçti. Bu listede beş film, İstanbul Film Festivali kapsamında İyi Bir Başlangıç başlıklı özel bir bölümde seyirciyle buluşacak. Bu beş benzersiz ilk filmin gösterimleri, SİYAD üyesi sinema yazarlarının film öncesinde yapacakları sunumlarla gerçekleştirilecek.
SİYAD üyelerinin seçtiği bu beş en iyi ilk film seçkisinde;  Quentin Tarantino’nun tarzını bir tür olarak sinemaya sokan Rezervuar Köpekleri / Reservoir Dogs, Jane Campion’ın tuhaf karakterleri ve iki zıt kız kardeşin hikâyesiyle Sweetie, Coen Kardeşlerin ucuz korku filmlerinin korkutuculuğunu ucuz gerilim filmlerinin sürükleyiciliğiyle birleştiren neo-noir filmi Kansız / Blood Simple, Michael Haneke’nin tüketici toplumunun insanın kanını donduran kişiliksizliğini bir Avrupa tarzı olarak acımasızca sinemaya getiren Yedinci Kıta / Seventh Continent ve Lars von Trier’in içten dışa çözülen bir dedektif öyküsüyle psikolojik çürümeyi anlatan filmi Suç Unsuru / Element of Crime yer alıyor.
Hepimize iyi festivaller…

Festival Hazineleri :28.İstanbul Film Festivali

Festival Hazineleri’nin son yazısı tabi ki de İstanbul’un en geniş içeriğe sahip film festivali İstanbul Film Festivali‘nde 2009 yılında gösterilen filmlerle ilgili. Yılın en çok beklediğim festivali olan bu festival iki yıldır vize haftama denk geldiği için bir haftası kayıp geçmekle beraber şansıma bana kalan haftada benim istediğim filmlerin uygun seanslarını bulmak da nasip olmuyor. Bu nedenle geçtiğimiz festivalde 5 filme gitmiştim fakat gidemediğim filmleri bir kenara da not etmiştim. Şimdi görmek istediğim ve listeme aldığım bu filmleri sizlerle paylaşacağım. Ama önce izleme şansına eriştiğim filmlerden kısaca bahsedeyim.

Sinemada İnsan Hakları başlığı altında gösterilen Kırmızı Adamların Toprağı, toprağına sahip çıkmaya ve değerlerini korumaya çalışan bir grup yerlinin hikayesine odaklanıyordu. Biri yerli diğeri ise yerlilerin mücadele içinde olduğu yabancı toprak sahiplerinin kızı olan iki gencin “farklılıklardan” doğan duygusal çekimlerinin de anlatıldığı film “birbirlerimizin değerlerine ve haklarına saygı duymalıyız” mesajı vererek konseptine uyum sağlasa da düşük temposu nedeniyle zaman zaman sıkılmanıza neden olabilecek bir filmdi. İzlediğim diğer Sundance gibi önemli bir festivalde yarışması nedeniyle ilgimi çeken Dağınık Yataklar filmiydi. Yirmi yaşındaki Axl’in, onu küçükken terk eden babasını bulmak için Londra’ya gelmesini ve bu sırada türlü ırklardan ve kültürlerden gelen özgür ruhlu insanlarla tanışmasını çarpıcı bir görsellikle anlatan film atmosferi nedeniyle keyif almamı sağlayan, sade bir yapımdı. Minimalist sinemaya yeni yeni ilgi duyduğum için yere göğe sığdırılamayan birçok yönetmeni yeni yeni tanıyorum. Reha Erdem de bu yönetmenler arasında ve kendisinin de katılımıyla gerçekleşen son filmi “Hayat Var”ın gösterimini kaçırmadım. Film sonrası gerçekleşen söyleşi kadar film de keyif vericiydi. Tim Burton sayesinden tanıdığım ve örneklerini de seve seve izlediğim bir stop motion örneği olan $9.99, yaşamanın ve mutlu olmanın anlamı hakkında başarılı bir komediydi. Festivalde izlediğim filmlerden en çok beğendiğim film ise başına gelmeyen olay kalmayan kahramanımızın ağlanacak haline güldüğüm absürt komedi “Bu Filmde Ben Varım”dı.

Gelelim isteyip de gidemediğim filmlere… Juliette Binoche’un yer aldığı ve Olivier Assayas’ın en iyi filmi olarak övülen Yaz Saati, gerçek hayatta askerlik yapmış on beş çocuğun rol aldığı ve SİNEMADA İNSAN HAKLARI bölümünde gösterilen Kuduz Köpek Johnny, Küçük Günışığım’ın yapımcılarının Amy Adams’lı filmi Günışığı Temizleme Şirketi, Across the Universe’da Jude rolüyle çıkış yapan Jim Sturgess’in Kuzey İrlanda’yı otuz yıl şiddetiyle sarsan “Büyük Sorun” döneminin en çok tartışılan isimlerinden Martin McGartland’ı canlandırdığı politik gerilim 50 Ölü Adam, 2008 BAFTA’da En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerine layık görülen Yaz,ilk filmi “XXY” ile geçen yıl tanıma yine bu festival aracılığıyla tanıma şansı bulduğum Lucía Puenzo’nun yeni filmi Balık Çocuk aklımın bir köşesinde tuttuğum filmler. Tabi bunlar benim seçtiklerim. Afyon Savaşı, Kiraz Çiçekleri gibi arkadaşlarımın öve öve bitiremediği filmler de vardı bu festivalde. Dilerim kaçırdıklarımı izleyebilir ve yorumlarımı sizlerle paylaşabilirim, İstanbul’da festival sezonu açılana kadar tüm sinemaseverlere bol filmli günler.