Belki şu çalıların arasında mutlu bir tavşan vardır.

IMG_20151108_162155

Ressam Bob’u hatırlayan 90’lar çocukları ellerini kaldırsın bakalım!

Hiç de az olmadığımıza eminim. Bob ve mutlu tavşanlarını, meraklı sincaplarını çok sevdik biz. Belki ondandır resmetmeyi boyamayı da sevenlerdendim ben. Yok kayıp orman yok renk cümbüşü bir sürü ‘büyükler için boyama’ kitabını alıp çocuklar gibi boyama yapmamız da Bob’un yüzünden bence. Boyama kitabı furyası beni çok kesmedi, uzun zamandır da yağlı boya yapasım vardı. N’apsam n’apsam derken bir de baktım ki Stüdyo Masterpiece diye bir yer varmış, yağlı boya atölyeleri yaparmış. Hemen bir suç ortağı bulup gittim ilk gözüme kestirdiğim atölyelerine.

Mehmetcan Yaman diye bir Yıldızlının düşüncesiymiş stüdyo. Renkli bir üç saat vaat eden atölyeler sunuyor bizim gibi ressam olma meraklılarına. Kimi seansları Mehmetcan Yaman yönetiyor, kimilerini de Ceyda Hüseyinoğlu. Biz Ceyda Hanım’ın yönettiği ‘Sokak Lambası’ atölyesine katıldık. Tuvalimiz çizilmişti, boyalarımız, fırçalarımız, önlüklerimiz ve müziğimiz hazırdı. Tek yapmamız gereken kahvemizi almak, önlüklerimizi takmak ve boyamaktı. Biz de öyle yaptık. Bazen zorlandık bazen ‘aa bu kadar mı dedik’ ama hep eğlendik. Sonunda evimize götürecek el emeği göz nuru tablolarımız oldu ve ‘başka hangi tabloyu boyamaya gelsek’ düşüncesiyle ayrıldık stüdyodan.

Atölyelerin biletlerini biletixten alabilirsiniz. Sokak Lambası’nın fiyatı 75 Lira idi. Stüdyo hakkında detaylı bilgiye ve Kasım ayı programına sitelerinden de erişebilirsiniz.

www.studiomasterpiece.com

Mekana ulaşmak da kolay. Tünelden gitmeniz daha yakın olur. Asmalı Mescit Caddesi’nin tünel tarafından gelenler için İsveç Konsolosluğu’nu geçince ikinci solda Starbucks’ın tam karşı sokağında, meydandan gelenler için Yemek Kulübü’nü geçince ilk sağdaki sokakta olduğunu söyleyeyim. Stüdyo, Otto Burger’in üstünde 2. katta.

Renklerin ruha ne kadar iyi geldiğini bir kez daha anladım, ayrıca hala içimde yaşayan ‘mükemmeliyetçi’  kız çocuğuna da bir selam çaktım. Hafta sonu eğlencesi arayanlara önerilir…

IMG_20151108_153851

Reklamlar

Büyükada’da Bir Bienal

bienalBienal, yıllardır gidelim deyip de gitmediğim nadir etkinliklerden biriydi. Bizi gaza getiren Troçki Evi miydi yoksa Büyükada’da olması mıydı bilmiyoruz. Ancak patiklipengumun da teşvikiyle bu sene Bienal’i es geçmedim!

Kahvaltımızı Büyükada’da yapacak şekilde yola çıktık. Büyükada Pastanesi’nde çay-poğaça usulü karnımızı doyurduktan sonra ilk iş IKSV Mobil uygulamasından rotamızı çizmekti. Tiyatro planlarımız nedeniyle vaktimiz çok yoktu, ama videolarda çok oyalanmazsak Bienal’in tadını çıkaracağımızdan da emindik.

İlk durağımız Rizzo Palas’tı. Adanın pek de dolaşmadığımız sokaklarının keyfini de çıkarma fırsatı yaratan bu durakta terk edilmiş bir ada evi bizi karşıladı. Ed Atkins’in bienal için ürettiği bir videoya da ev sahipliği yapan mekan, videonun hissiyatını yaşatmak için yaratılmış gibiydi. Gazetelere yansıyan sıradışı bir ölümden esinlenilen videonun tamamını izleme şansımız yoktu. Jeffrey Bush adında birinin, odasında oluşan bir çukura yatağıyla birlikte düşmesi ve vücudunun bile bulunamadığı şekilde ölmesi ilginç gerçekten. Videoyu çeken Ed Atkinsı bu çukuru kapitalizm olarak görmüşmüş…

İkinci durağımız Mizzi Köşkü’ydü. Adanın terkedilmiş başka bir köşkü daha yani. Bu seferki mekanımız Susan Philipsz’in Guglielmo Marconi’nin batan gemisi Elettra’nın deniz altındaki kalıntılarından yola çıkarak ürettiği çok kanallı ses enstalasyonu ve fotoğraf baskılarına ev sahipliği yapıyordu. Dürüst olmak gerekirse patiklpengum ile ilgimizi çeken sergiden çok köşkün kendisiydi!

Üçüncü durak Çankaya 57 idi. Hatırla Sevgili’den hatırlayanı boldur. Bu evin içinde bulunmak benim için ayrı bir duyguydu. Mekanda Daria Martin’in ‘duyular üzerine düşündüren’ video çalışması Eşikte izlenebiliyordu. Biz videonun Türkçe metnini okumaya ve ben evdeki kediyle oynamaya dalınca videoyu izleyecek vaktimiz kalmadı. Ama metin de gayet çarpıcıydı. Metinden:

“Çocukken garip bir şekilde, insanların birbiriyle bilinçlerini paylaşabileceklerine inanıyordum; neredeyse bir tür kitlesel telepati gibi. Her birimizin başkalarının değil de sadece kendi zihnini farkında oluşunun ne kadar garip olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.”

Ve tüm bienal aşkımızın sebebi: Troçki Evi

bienal2

Troçki’nin Büyükada’da geçirdiği sürgün yıllarında kaldığı evi şuan yıkıldı yıkılacak gibi duruyor. Evin yıkıntılarını ve yeşile boğulmuş bahçesini geçtikten sonra denize indiğimizde hayranlıkla dakikalarca izleyebileceğiniz, Adrian Villar Rojas’nın denize yerleştirdiği yirmi dokuz adet devasa hayvan heykeli ile kavuştuk. Heykeller birebir boyutlarıyla üretilmiş. Arkasında sadece masmavi gökyüzü ve Marmara’nın ‘tuzlu suyu’ndan başka bir manzara yoktu. Biraz uzaktan bakınca bir tablodan farksızdı.

Adrian Villar Rojas Bone Magazine‘e verdiği röportajda bienalde sergilenen heykeller ile ne anlatmaya çalıştığını şöyle anlatmış:

Bence Troçki’nin 1929’da SSCB’den sınır dışı edildikten sonra üç yılını geçirdiği Büyükada’nın sembolik değerine saygı duymak hayati bir önem taşıyor. Bu ada sembollerden oluşan bir mayın tarlası gibi, verimli olduğu kadar zor bir yer. Buraya attığınız her şey, yaşadığınız her deneyim çevre tarafından cezalandırılabilir, lekelenebilir. Bu, sanat için güzel bir araç olmakla beraber aynı zamanda tehlikeli de. Ben anlamlara doğrudan ulaşmaktan hoşlanmıyorum. Bu perspektiften bakarak anlatmak benim ilgimi çekmiyor, daha çok sembolik, mecazi ve hatta mitolojik bakış açısıyla yapılan anlatımdan yanayım.

Heykellerden ayrılamayınca tiyatro oyununa yetişemedim, ama o kadar güzel vakit geçirdim ki hiç mi hiç üzülmedim. Hem şehir tiyatroları daha sezonu yeni açtı. Üsküdar’da kaçırdıysak başka bir sahnede yakalarız elbet.

Bienal, karar verdik seneye daha hazırlıklı gezeceğiz seni!

Kahve huydur bende…

kahveyeyolculuk2 …mavi gibi!

Kahvesiz yaşayamam derler ya, öyle bir huy işte.

İstanbul Coffee Festival geçen sene gidemediğim için üzüldüğüm bir etkinlikti. Bu sene kaçmaz dememe rağmen biletlerin tükendiği haberiyle yıkılmıştım. Ek bilet satışa çıkar umudum da tükenince çaresizliğimi kabullenecektim ki festival ekibinin bloggerlara davetiye imkanı sunduğu haberi geldi. aygibiparlak çok takipçisi olmayan bir blogtu belki ama şansımı denemeye değerdi. Cuma akşamı maile gelen davetiyeyi gördüğümdeki mutluluğumu tarif edemem!

Bütün hafta sonumu Haydarpaşa’da kahve kokusuyla geçirebilirdim. Yeni çekilmiş kahve çekirdeğinin kokusu hiçbir şeye benzemiyor. Dileyen workshoplara katılıyor dileyen stant stant gezip envai çeşit yöntemle demlenen kahvelerin tadına bakıp kahveye dair dilediği ne varsa öğrenebiliyor. Hediyelik almak isteyenler için de bir peron ayrılmış. Vagonların arasında gezip bardak bardak kahve içerken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Tabi her şey paylaştıkça güzelleşir, yanınızda bir de kafa dengi bir arkadaş varsa kahve festivaline doyum olmuyor.

Festivalden aklımda kalanlar… Tamamen kahve çekirdekleri ile kaplanan FIAT 500, Caribou Coffee’nin dilek ağacı, Babylon Presents sahnesinden yükselen caz tınıları ve Starbucks’ın düzenlediği “Kendi Kahve Bardağı Sleeve’inizi Tasarlayın” atölyesi. Damağımda kalanları ise saymakla bitmez!

Festival için emeği geçen herkese teşekkürler. Kahveye yolculuk hiç bitmesin, olur mu?

kahveyeyolculuk1

biraz mavi biraz yeşil..

tatilkafası

Nereden başlasam, ne anlatsam bilmeden oturuyorum şuan klavyenin başına.

Hep erteleyip hiç yazmadıklarımı yazmak niyetim.

Ertelememek lazım, yazmayı ve paylaşmayı ertelememek…

Büyükada’da bitmemişti oysa tatilim, çok anı biriktirmiştim. Ama üşengeçtim, yazamadım. Yaşamaya üşenmiyorum en azından, yazmak da alışkanlık olur zamanla.

Neler yazmadım ama neler yaptım’a gelirsek.

Garipçe

Garipçe

Garipçe, karşıda -artık Avrupa yakası karşı oldu bana- yaşadığım yıllar boyunca gidip görmek istediğim ama inanır mısınız üşendiğim yerler arasındaydı. Tatili fırsat bilip önce Rumeli kavağında kahvaltı keyfi yaptım bir dostumla, hazır buralara gelmişken de Garipçe’yi göreyim dedim. Rumeli kavağına Hacıosman metro durağından kalkan otobüslerle (25A nolu hat) ulaşmak kolay, ancak Garipçe için Sarıyer’e dönüp tekrar otobüse (150 nolu hat) binmek gerekiyor. Garipçe, 3. köprünün katliamından henüz çok yara almamış gibi ancak köprü bitip etrafı ağzının suları şimdiden akmaya başlayan inşaat şirketlerince katledilince geriye ne kalır bilinmez. Vakit varken gidip görmek gerek.

Deniz Müzesi

Beşiktaş’taki Deniz Müzesi de uzun zamandır gidilecek yerlerimin arasındaydı. Kadıköy’den Beşiktaş’a vapurla geçtiğim zamanlar, önünden geçip gittiğim ve bir gün gelip gezmeli dediğim müzenin girişi öğrenciler için ücretsiz, yetişkinlere 6,5 TL. Fotoğraf çektirmek istiyorsanız ekstra ücret (12 TL) ödemek gerekiyor. Saltanat kayıklarını incelerken geçmişe, Osmanlı döneminin şatafatlı yıllarına gidiyor insan. Kayıklar sergisi yeterince zengin ancak özel sergiler de meraklısını cezbedecektir. Japonya’ya yapılan dostluk ziyareti sırasında yakalandığı bir fırtınada Kaşinozaki burnundaki kayalara çarparak batan Ertuğrul Fırkateyni hakkında bilgilendirmelerin ve batığın olduğu yerdeki dalışlardan çıkarılan parçaların sergilendiği ERTUĞRUL FIRKATEYNİ’NİN SONSUZLUĞA UĞURLANIŞI sergisi müzeyi gezmek için güzel bir bahane olabilir. Atatürk’ün balmumu heykelinin de yer aldığı 18 MART ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ sergisi de diğer bir bahane olabilir, benden söylemesi.

20150904_133323AnıTur ile Kuşadası-Çeşme-Pamukkale Kültür Turu

Kendime bir meslek edindiğimden beri aileme bir tatil hediye etmek istiyordum. Kültür turlarına hep gitmek isteyip gidemeyen canlarımla beraber AnıTur’un Kuşadası-Çeşme-Pamukkale Kültür Turu’nu tercih ettik. Tur kapsamında 3 günde İzmir, Çeşme, Alaçatı, Ilıca, Kuşadası, Milet, Didim, Meryem Ana, Efes, Şirince ve Pamukkale’yi tatma fırsatımız oldu. Ben Alaçatı ve Ilıca hariç tüm durakları 2.ye tatma fırsatı buldum haliyle kendimi fotoğraf çekmeye verdim. Aileyle bol anı ve bol fotoğraf amacıma ulaştım yani. AnıTur’un hizmetinden Müzekart hizmeti dışında memnun olduğumu söyleyebilirim. Müzekartlar ören yeri girişlerinde sorun çıkardığı gibi  “bir yıl süreyle kullanılabilir” özelliğini de taşımıyor. Acentadan çıkarıldığı için sürekli sorun çıkarmaktalar, bu da bir müze sever olarak beni üzdü. Hayır, yenisini de çıkarmama izin vermiyorlar! Neyse, tura gidecekler müzekartlarını kendi alsın derim. Hem maddi olarak daha uygun hem de daha kullanışlı olur. Ayrıca Ilıca’ya ilk fırsatta tekrar gidip oranın denizinin ve kumsalının tadını doyasıya çıkarmak istiyorum. Ilıca’ya sakin yatırım yapmayın, oteller açıp doğallığını ve sakinliğini bozmayın olur mu? Sakın! Bir de Pamukkale’ye gidince Hierapolis antik kentini gezmeyi, özellikle biraz yukarıda kalan antik tiyatroyu görmeyi ihmal etmeyin. Manzara harika, tiyatro görüp görebileceğiz en orijinal antik tiyatrolardan.

Dağılın Ekim geliyor!

Ekim, yılın en sevdiğim ayı. Çünkü tiyatrolar sezonlarını açıyor, Filmekimi zamanı ve yaşayabilirsek sonbaharın en güzel ayı. Oyun Atölyesi, Moda Sahnesi, Şehir Tiyatroları programlarını açıkladı. Moda Sahnesi’nin yeni oyunu ‘En Kısa Gecenin Hikayesi’ne biletimi aldım ilk iş. Ekim ayının her Cumartesi günü tiyatro günü olsun deyip Şehir Tiyatroları’ndan da Şekerpare, Ayaktakımı Arasında, Kısasa Kısas ve Hayal-i Temsil oyunlarına bilet aldım. Filmekimi’ni de boş geçmeyip 10 filme bilet aldım, isimlerini yazmayayım. Her filmden sonra iki kelam etme niyetindeyim, bozmayın. Ekim’e dair bir iki etkinlik daha var aklımda ama kısmet olacak mı bilmiyorum. Bakalım…

4d778e85-ee88-4a7e-a2b0-aba05572d90a

Banana!

Evet, Minyonlar’ı izledim! Animasyonları, özellikle de minyonları ne kadar sevdiğimi size anlatamam ki. Ancak benimle gelip sinemada izlemeniz, çocuklardan daha çok eğlendiğimi görmeniz lazım! Minyonlar’ın beyazperdedeki üçüncü macerasında başrol tamamen onlarda. Gru’yla buluşana kadarki maceralarını izliyoruz kendi filmlerinde. Ve tabi ki çooook eğleniyoruz. Gidin izleyin, gidin haydi.

Sahaf Festivali

Ah o kitap kokusu… Ah o eski kitapların sayfalarında gezinmenin verdiği huzur… Eski fotoğraflar, plaklar, dergiler… Bu yıl 9.su düzenlenen Beyoğlu Sahaf Festivali, 11 Ekim’e kadar kitap kurtlarını bekliyor. Tepebaşı’nda kuruluyor stantlar. Benim bu sene sahaf festivalinde tesadüfler sonucu karşılaştığım üç dosta gelince… Oya Baydar’ın Sıcak Külleri Kaldı’sı, Hıfzı Topuz’un Meyyale’si ve Murathan Mungan’ın Üç Aynalı Kırk Oda’sı.

Böyle böyle işte.

Sezon kapanmadan son bir kez daha Büyükada’ya gittiğimi ve deli gibi fotoğraf çektiğimi de Instagram’daki tanıdıklar bilirler. Pintereste de pinledim birkaçını.

Ekim’e kocaman bir hoşgeldin olsun mu, olsun o zaman!

Maksat kitap kokusunu doyasıya içimize çekmekti.

Kitap sevgisi nereden geliyor diye soru mu olur? Bu bana ‘neden nefes alıyorsun?’ demek gibi bir şey. Benim için temel ihtiyaç gibi, hayatın olurunun bir parçası kitaplar. Dolayısıyla Kartal’dan Beylikdüzü’ne gitmek de olası geliyor bana. E kitap fuarı zamanı çünkü!
İstanbul’a geldiğimden bu yana tek bir kez gidemedim. O seneyi neden kaçırdım, hatırlamıyorum. Ama hatırladığım şu ki her sene başka kitap severlerle paylaştım bu keyfi. Her seferinde ayrı bir tat aldım. 
Bir Cumartesi mesaisinden sonra amacım Kadıköy’e gidip Mephisto’ya uğramak, belki bir çay içip biraz dergi okuduktan sonra eve geçmekti aslında. Ama bir baktım ki metrobüse yürüyorum ve yine üşenmeyip gidiyorum taa oralara.
Kitap fuarından kitap almak hesaplı mı? Hayır, internetten daha uyguna ve zahmetsiz alabilirsiniz. Öğrencilik zamanlarındaki gibi söyleşi/panel dolaşacak vaktim de olmuyor. Ama o kalabalığı görmeyi, binlerce kitabın arasında gezinmeyi, sevdiğim bir yazara rastlamayı, Ot Dergisi, Penguen, Leman, Uykusuz stantlarında vakit öldürmeyi seviyorum n’apabilirim?
Arkadaşımla buluşmamız biraz zaman alıyor, çünkü fuar hınca hınç dolu. Onu ararken Ot Dergisi standını görüp hemen Ot’un alamadığım son sayısını ve tabi ki kupasını alıveriyorum. Oradan az ilerde Metis’in standına denk geliyorum. Raflarda dolaşırken ismi ‘Prag’ olan bir kitaba denk geliyorum. Prag, hayallerimin şehri.. Kitabı incelemem ile almaya karar vermem arasında saniyeler geçiyor sadece. Tam ödemeyi yapacağım o da ne Didem Madak’ın setine gözüm takılıyor. Onu da alıveriyorum. 
Arkadaşla buluşuyoruz sonunda. Kendisi FOM Kitap’ın sahibi.Çocuk kitapları basıyor. 4. kitabı Yuvaya Uçmak yeni çıktı. Tüm kitaplara şuradan ulaşabilir, facebook sayfasını şuradan takip edebilirsiniz. Ki bence edin. Şimdiki çocuklar daha mı şanslı sanki? Arkadaşım diyordum… Fuat diyebilirim artık o zaman. Fuat daha çok öykü okuman lazım diyor, onun üzerine Cemil Kavukçu’nun bir kitabını hediye ediyor bana. Kitap hediyesi almaktan hiç bıkmayabilirim galiba. Beraber Notos’un standına da uğruyoruz. Ben Tomris Uyar’ın kapak olduğu sayıyı o Sait Faik’in kapak olduğu sayıyı alıyor. Fuat ve tanışmama vesile olduğu insanlarla bolca, keyifli sohbetin edildiği bir gün geçirdim kısadan hisse.
Ve fark ediyorum ki..
Orası da bana kalsın.