Şiir her şeyi affedilir kılıyordu…

cs

(Fotoğraf bana aittir.)

Öyle sevdim ki seni
Öylesine sensin ki!
Kuşlar gibi cıvıldar
Tattırdığın acılar.

Cemal Süreya’dan…

Bugün doğum günü. Yaşasaydı kutlardık belki bir rakı sofrasında? Belki bir şarap alır çalardık kapısını?

Beni şiirle bir adam tanıştırdı. Seviyordu o zamanlar beni. Cemal’den çok şiir paylaşırdı benimle, Ahmed Arif’ten ve Orhan Veli’den de. Kendi yazamazdı belki ama aşkı en güzel ifade eden adamların cümleleriyle ifade ederdi hissettiklerini.

Bugün Cemal Süreya’nın doğum günü bahanesiyle her yerde Cemal dizeleri görünce aklıma düştü. Sadece bunun için bile unutamam sanırım onu. Aslında en çok canımı yakan da oydu. Ama gel gör ki şiir her şeyi affedilir kılıyor.

Zaten kimseye kırgın/kızgın olmamak lazım. Yüreğe yüklenmekle iyi olan hiçbir şey elde edemezsiniz.Yürek temiz olmalı. Sevgi olmalı yürekte, merhamet olmalı. Sevgi demişken izlemediyseniz Bana Bir Şeyhler Oluyor oyununu izleyin. Neden mi?

Sevmenin pek az çeşidi vardır gönül raflarında. Birini ya da bir şeyi, seversiniz ya da çok seversiniz. Ama iş sevememeye gelince sonsuz seçenek vardır önünüzde. İster sinir olursunuz, ister gıcık olursunuz, iğrenirsiniz,  tiksinirsiniz… Hatta sık sık nefret bile edersiniz. Ne yazık… Ne yazık, insan sevmeme çeşitlerine harcıyor mesaisinin çoğunu. Oysa sevin dedi Tanrı.

Adı sevgili olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına. Ben seni seviyorum ama dur bakalım sen de beni benim seni sevdiğim kadar seviyor musun? Oysa sevin dedi Tanrı. Önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe. Karşılık beklemeden, pazarlıksız sevin sizi seveni de sevmeyeni de.

 

Yeni yıl yeni yıl yeni yıl…

9

Yeni yıl! Bizlereeee kutlu olsun…

Böyle bir şarkı vardı sanki ilkokuldayken biz?

Neyse.

2016 zorlu bir yıldı herkes için. Üzücü birçok olay yaşandı ülkemizde. Karanlık bulutlar var, umutlar can çekişiyor.

Ama yeni bir yıl geldi. İnanıyorum ki 2017 daha keyifli, mutlu ve umut dolu olacak. Öyle umuyorum. Ummak…

2016’nın benim açımdan en verimli olduğu konu kitaptı, inanırsınız zaten. Arada kitap paylaşımlarımdan bıkanlar oluyordur. Ancak iyi bir fon müziği, leziz bir kahve ve kitap huzurumu yerine getirdi. Bu yıl biraz daha fazla sığındım kitaplara belki. İnsanlar yerine kitaplara güveniyorum belki de…

Hedefim 30’du. 55 tane kitap okudum. Detaylı bir külliyatı paylaştığım görselde görebilirsiniz. Özetle en sevdiğim 9 kitap:

💛 Duygu Asena, Aslında Özgürsün (Daha çok okumalı Duygu Asena’dan)
💛 Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü (Değişik kafalar isteyenler tanışmalı bu kitapla)
💛 Murat Uyurkulak, Bazuka (Ben öykülerini daha çok sevdim Murat Uyurkulak’ın)
💛 Seray Şahiner, Antabus (Tiyatro oyunu da muazzam, görülmeli!)
💛 Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi (En iyisi bu olabilir mi Barış Bıçakçı’nın?)
💛 Ayşe Kulin, Füreya (Ayşe Kulin biyografik hikayelerde iyi gerçekten, Füreya da tanınması gereken bir kadın)
💛 Melisa Kesmez, Bazen Bahar (İlk öykü kitabı Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz’den daha doyurucu buldum, daha çok yazsın dediğim isimlerden oldu bile Melisa Kesmez!)
💛 Jose Saramago, Körlük (2016 ne ki, hayatımın en’lerinden bu kitap)
💛 Ferzan Özpetek, İstanbul Kırmızısı (Aslında çok çok iyi bir kitap olmayabilir, ama içten ve Olimpos’ta bana arkadaşlık etti. O yüzden yeri özel.)

Bir de başlayıp yıl boyunca elimde sürüne 3 kitap oldu: Osho – Masumiyet, Bilgi ve Merak, Bilge Karasu –  Ne Kitapsız Ne Kedisiz (aslında sonradan daha çok keyif alır oldum, ama yeni yılda yeni başlangıçlar isteyenlerdenim ben),  Adam Phillips – Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine (yine yarım kaldı, ama bu defa daha ileriye gidebildim). Bıraktım ben de, yeni yıl yeni maceralar dedim. Belki zamanı gelmemiştir dedim.

2017’ye Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ile başlayacağım ama, dur bakalım… Yeni yılda okuma hedefim ise 100. Evet büyük oynuyorum ha ha. Aaa geri sayım zamanı geliyor, haydi görüşürüz…

goodreads-2016.png

Öykü severlere: Melisa Kesmez

mkesmez

“Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz”

Ne kadar ilginç bir kitap ismi değil mi? Belki kitabının ismi bu kadar ilginç olmasa Melisa Kesmez’in öyküleriyle hiç tanışamayacaktım. Tabi Sel Yayıncılık’tan çıkmış olması da önemliydi. Sempatimin yüksek olduğu, kaliteli eserleri okurlarla buluşturduğunu düşündüğüm bir yayınevi. O zaman Melisa Kesmez tanımak için şans verilmesi gereken isimlerden dedim, aldım kitabı raftan. (Keşke raftan alsaydım ama sanırım artık asla alışveriş yapmayı düşünmediğim Babil.com’dan almıştım. Babil.com mevzusunu duymayanlar minik bir araştırma yapabilir, blogumda ya da sosyal medya hesaplarımda yer vermek istemediğim can sıkıcı bir mevzu. Ancak bu olay kitapçı ve sahaflardan daha çok alışveriş yapmam gerektiği düşüncemi kuvvetlendirdi.)

Öyküyü sevmem Alice Munro ile tanışmamla başladı desem yalan olmaz. Okudukça sevdim öykülerin dünyasını, sevdikçe de merakım ve ilgim arttı. Öykü, romandan başka bir haz verirmiş okura. Okumaya şans tanıyınca anladım. Melisa Kesmez gibi isimleri tesadüfle de olsa keşfedip tadına varabildiğim için mutluyum.

Nasıl öyküleri var peki bu kadının derseniz…

İlk öykü kitabı “Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz” kısa kısa 25 öykü barındırıyor. Güncel mekanlar ve insanlar seçmiş yazar. Beni Cemil ile (Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi) tanıştırdığı için Şiirsiz isimli öyküsünün özel bir yeri oldu gönlümde. Bu kitap, öyküye ısınmaya çalışanlar için güzel bir seçim olacaktır. Öyküler kısa ancak keyifli ve içimizden, yaşantımızdan anlar sunuyor bizlere. Gözlemlemediğimiz, görmeyi ıskaladığımız anlar paylaşıyor sanki yazar okurlarıyla.

İkinci kitabı “Bazen Bahar” ilk kitabına göre daha az sayıda, 10 tane, ancak daha uzun ve doyurucu öykülerden oluşuyor. Yazarın ilk kitabı, roman yazsa nasıl olur diye merak uyandırmıştı bende. İkinci kitaptaki öykülerden sonra bu merak daha da arttı. Ama roman başka bir dünya, Melisa Kesmez’in büyüsü ise öykülerde galiba. Uzun uzun tanımak istediğiniz karakterleri yok onun, tadımlık karakterleri var. Bir daha görmeyecek olsanız da tanıdığınıza memnun olduğunuz insanlar gibi.

Bazen Bahar’ı okurken öyle bir öyküye denk geldim ki.. O öykünün üzerine bir şey okumak istemedim bir süre. Neydi bu öyküde seni bu kadar etkileyen diye merak ederseniz.. Kahramanlardan birinden alıntı yapacağım:

Bir roman kahramanı mesela. Kitapta bir laf eder. Altı çizilecek cilalı cümlelerden değil ama, kendi halinde bir cümle. Bir tek sen cımbızlarsın onu kitabın kalabalığından. Sırf sana bir şey anlatır o cümle. Başka herkese susar.

Melisa Kesmez’in Kurtarma Gemisi isimli öyküsü de bir bana anlattı bir şeyler sanki.

Bu yazıyı da Melisa Kesmez ile tanışmanıza vesile olurum umuduyla yazdım. Okursanız eminim ki ‘sadece size bir şeyler anlatan’ bir öyküsüne denk geleceksiniz.

Kitapsız yaşayamamak!

yanilsamalarEski yazıları gözden geçirmeye başladığım bir dönem oldu, henüz bitirebilmiş değilim. Hatta yarıladım bile denemez. Blogları birleştirdikten sonra hep aklımda olan bir şey, bakalım ne zaman bitecek…

O bitene kadar eskisinden daha sık yazabilirim diye umuyorum. Çünkü çok izliyor çok okuyorum ama hiç paylaşmıyorum. Biraz Instagram paylaşma açlığımı bastırdığından biraz da benim yazmaya üşenmemden kaynaklı, bir sürü etkinlik ‘siz de’ ile başlayan cümleler kuramadan geçmiş oluyor.

Tiyatro sezonu açıldı, Filmekimi yaklaşıyor. Bunlar üzerine söyleyecek sözüm var elbet. Ama şimdi konumuz biraz Paul Auster biraz Gabriel Garcia Marquez.

Paul Auster’ı yıllar önce, şans eseri tanıdım. Görünmeyen kitabı beni o kadar etkilemişti ki tekrar okumak için can atıyordum. Yanılsamalar Kitabı’nı, sık yaşadığım-yarattığım da diyebiliriz- bir yanılsamadan sonra okuma kararı aldım. Araya her zamanki gibi başka başka kitaplar girdi. Zaten kitap da hemen değil adım adım avuçlarına aldı beni. Okudukça sevdim, sevdikçe okudum.

Hiç kimse başkaları olmadan yaşayamaz David. Bu mümkün değil. Belki değildir. Ama daha önce kimse ben olmadı ki.Belki de ben ilkim.

Bu satırı okuduğumda David’e kendimi o kadar yakın hissettim ki… Benim de her insan gibi yaralarım ve kabuklarından ördüğüm duvarlarım var. Kanatılsın istemiyorum ve tek başıma yaşayabileceğime inanıyorum. Yalnızlığın mümkün olmadığına kendimizi inandırmış olamaz mıyız?

Hayatımı kurtarmak istiyorsam önce onu mahvetmenin eşiğine kadar gelmeliyim.

En dipteyken çıkmak güçlü olduğumuzu gösterir. Ama çıkışı bulabilmek için illa dibi görmek mi gerekir? Belki de…

Hala beni bekleyen bir şey vardı, önemli olan benim ona doğru yürüyecek cesarete sahip olup olmamamdı.

Emin olun, zamanı geldiğinde o cesareti buluyor insan. Ama zamansız yaşanan her şey daha yıkıcı oluyor. O yüzden bekleyen şeyler size aitse beklemeye devam edecektir. İhtiyacınız olan zamanı kullanın ve hazır olduğunuzda yola devam edin.

Zaman bu insanlardan bir şey alıp götürmez, yaşlanırlar, ama kim oldukları değişmez, hayatta kaldıkça kendilerini daha da eksiksiz olarak ve acımasızca yeniden yaratırlar.

O insanlardan olabilmeyi kim istemez ki?

İnsanlar köşeye kıstırılmadıkça tam olarak yaşamaya başlamazlar.

“Dibe batmadıkça çıkış yolunu bulamazsın” konusunda ısrarcıyız, evet.

David Zimmer’in, kendisi gibi ölüm ve yaşam arasında bir yerlerde var olmaya çalışan bir komedi oyuncusunun hayatını inceleyerek başladığı hayata geri dönüş yolculuğundan alıntılardı yukarıdaki satırlar. Ben David’i sevdim, eğer siz de ona benzer bir yolunu kaybetmişlik yaşamışsanız ve hayata tutunmak için bir şeyler bulduktan sonra yola devam edebilmişseniz David’i ve dolayısıyla kitabı seveceksiniz. (Son zamanlarda okunan romanları sevmekle romandaki karakterleri sevmek konusunda ısrarcıyım sanırım).

Cuma günü ani bir Edirne yolculuğuna çıktığımda, Yanılsamalar Kitabı’nın son doguavrupadayolculuksayfalarındaydım. Yedek kitabım da yoktu.

“Kitabım bitmek üzere, kitap alabileceğim bir yer yok ve yola çıkacağım. Çok gerginim anlayamazsınız.”

İşte bu duygular içinde kıvranırken bir kitap otomatı gördüm ve elimde olmadan Gabriel Garcia Marquez’in Can’dan çıkan son kitabını aldım. Beni çeken kitabın kapağı mıydı, yazarın gezi yazılarını içeriyor olması mıydı yoksa Doğu Avrupa’dan bahsediyor mu olduğuydu emin değilim. Doğu Avrupa’da Yolculuk, tam bir yolculuk kitabıydı. Akıcı, eğer Doğu Avrupa’ya biraz meraklıysanız merak uyandırıcı ve yoldaysanız harika bir yol arkadaşı. Kitap bitince uzun zamandır merak ettiğim Prag’ı muhakkak görmem gerektiğini hissettim ve en kısa zamanda Jack London ve Tolstoy okumam gerektiğini de. Rus edebiyatını merak etmekle beraber Dostoyevski’den ziyade Tolstoy’u okumam gerektiğini düşünüyorum.

Ruslar bir yana.. Edirne yolculuğunun bir de dönüşü vardı ve ben hazırlıksız çıkamazdım. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nden sonra tekrar okumayı göze alamadığım bir yazardı. Di’li geçmiş kullandım çünkü Kırmızı Saçlı Kadın’ı gün itibariyle okumaya başladım. Masumiyet Müzesi’ndeki ağdalı dil henüz yüzünü göstermiş değil. Bakalım nasıl devam edecek…

Şimdi ben bunları neden anlattım? Valla ben de bilmiyorum. Okumak ben de su içmek gibi olmuş, tek bildiğim bu. Siz de böyleyseniz sakın yedek kitabınız olmadan sokağa çıkmayın!

Kalbi delik, dikizliyor durmadan hayatı ordan.

didemmadakBaşlık Pulbiber Mahallesi isimli şiir kitabından ama ben bu akşam Grapon Kağıtları kitabından alıntılarla anacağım Didem Madak’ı ölümünden 5 yıl sonra..

Kulağımda, bir şiirinde bahsettiği gibi Edith Piaf tınıları..

Aslında hiç istemiyorum ama

Ne yapsam rutubetim sözlere bulaşıyor Kalbiye.

Kalp neden rutubetlenir ki? Yastığa akar çoğu zaman gözyaşları.. Ama bazı zamanlar o kadar çok ağlar ki insan, gözyaşı yetmez ve içe akar acıları.. Kalp çeker acıyı, kurutulmazsa da nemli bir kuytuluk olur gözlerden uzak. Rutubeti kaptıktan sonra da eski haline dönemez, döndürülemez.

Benimse yüreğim

Koltuk altına sıkıştırılmış,

Yenik bir tavla maçı ertesiydi.

Ama yenilgiye uğradığı şey tavla değil de oyun sanılan aşklardı. Aşkı oyun sanmak nasıl bir cahilliktir? Hiç kalple oyun olur mu? Hadi onlar aşkı oyun sanacak kadar cahildi, sen neden kördün? Aaa doğru ya aşkın gözü kördü ve insan aşıkken aşkın kendisi oluveriyordu. Bundandı belki de aşkın herkese göre tanımının değişmesi..

Sonra gittin.

Çocuk oldum bir daha, ağladım.

Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.

Kitaplar, aşk, her şey.

Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.

Bir daha deneyemem demiştim, son şanssın aşka tanıdığım. Denemem değil, istesem de deneyemem. O gücü kendimde bulamam. O pembe bulutlara tekrar binemem. Hoş onlar da tekrar isterler mi beni? Her seferinde düştüm çünkü yanımda onları hak etmeyen birini getirmiştim. O pembe bulutların kalbi kırılmıştır bana, onlar tamir olursa ben de tekrar deneyebilirim. Ama biliyorum ki kırılan şeyler tamir edilmiyor..

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.

Karanlıkta oturuyorum, ışıkları yakmıyorum

Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor

Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.

“Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!” içimdeki çiçekleri soldurup şiirlerimi çiçeksiz bırakanlara gelsin benden. Başka sözüm yok bu mısralara dair. Mısra, bilen bilir bendeki anlamını.

Pollyanna,

Sana göre insan

Profiterol yer gibi yaşamalı

Bir çamur deryasının içinde

Küçük beyaz mutluluk topları yakalamalı.

Hayat bazen katlanması zor, bazen katlanmaya değer oluyor. Zor olan zamanlarda içimizdeki Pollyanna’yı – tabi hala öldürmediysek- dinlemek gerekiyor. Küçük beyaz mutluluk topları yakalamak elimizde. Değil mi?

Hayatı delik kalbinden dikizleyenlerdenseniz Didem Madak’ı anın arada. Unutulmaması gereken mısralarda gizli o. Mısralarda yaşamak herkesin harcı değildir, hakkını vermeli..