Benim bayram ziyaretim de böyle.

Ben bu bayramı Umay Umay, Turgut Uyar ve Yusuf Atılgan ile geçirdim. Hatta dönerken Ahmet Altan’a da uğramadan yapamadım.
Aslında zor geliyordu bayramda Edirne’ye gitmek. Kartal’dan Esenler’e gitmek, Esenler’den Edirne’ye gitmekten daha çok gözümde büyüyordu. Ama dedim tek çocuksun, hayırsız evlat olma kalk git memleketine. Bayram sevdiklerinle olmak içindir…
Bayramlar bana akrabaları, kalabalık bayram yemeklerini, el öpmeleri, harçlık almaları falan pek hatırlatmaz. Bizde akrabalık ilişkileri zayıftır, bayramlar huzur vermez aksine can sıkar. Dedemi kaybetmeden önceki son bayramı hatırlıyorum bir tek can sıkmayan. O gidince her şey can sıktı bayramlarda.
Dedemi 8 yaşımdayken kaybettim ben. Son torunuydum, ona geç kalan bendim yani. Yoksa 81 yaşında öldü, güzel ve sağlıklı bir yaşamı oldu. Öğretmendi dedem, benim de öğretmen olma hevesim ondan dolayıydı sanırım. Öğretmenlikten vazgeçmeme kırılır mıydı yaşasaydı? Sanırım işimden memnun olduğumu görünce kırılmazdı, mutluluğumla mutlu olurdu. Hatta yaşasa İstanbul’a gelir beni görürdü de. Severdi gezmeyi rahmetli…
Bu bayram mezarlıklara gittim dedelerimi ziyarete. Diğerini annem bile tanımamış, 3 yaşındayken kaybetmiş. Duamı okudum, konuştum biraz onlarla. Evet, mezarlıklarda konuşuyorum ben kaybettiklerimle.
Kırgın olsam da yaşlılar dedim babaannemi ve anneannemi de ziyaret ettim. Edirnemi gezdim biraz. Hep söylerim benim Edirnemle bir sorunum yok. Ben akrabalık ilişkilerinden muzdaribim. Edirnemi özlüyorum tabi. Lisemi, çocukluğumu, ailemi özlüyorum. 
Bir de bol bol okudum bayramda. Giderken yanıma Cevapsız Ağrı (Umay Umay),  Göğe Bakma Durağı (Turgut Uyar) ve Aylak Adam (Yusuf Atılgan) kitaplarını almıştım. Umay Umay enteresan bir kalemmiş. Turgut Uyar’a diyecek söz var mı? Biraz Aylak Adam C.’den ve daha fazla tanımamıza imkan verilmeyen B.’den bahsetmek gerek…
C.’nin ellerinde paketlerle evine dönen, istediği gibi yaşayamamış ve toplum için topluma göre yaşayan insanlar olarak nitelendirdiği eli paketlilerden olmama çabası kişide bir “ben de eli paketli miyim yoksa özgür (!) müyüm” uyanışı yaratıyor. Hayat tutanağı olarak gördüğü gerçek sevgiyi araması ve eli paketlilere benzemeye başladığı an kaçmasına rağmen geçmişine bağımlı yaşayan bir ‘eli paketli’ olması C.’yi hem sıradışı hem de sıradan bir karakter yaptı benim gözümde. Hepimiz geçmişimizin paketlerini elimizde taşırız. Bazılarımızın, adı aylak ya da değil, geçmişi düşünmeye vakti ve nakdi varken bazılarımız gündelik uğraşların peşinde sürüklenip giden eli paketlileriz. Hepimiz biraz sıradan biraz da sıradışıyız işte. C. beni böyle düşüncelerde gezdirdi gezdirmesine de B.’yi de tanısak güzel olmaz mıydı? O yüzden Aylak Adam okunası bir kitap ama hayran olmak biraz zor. Tıpkı C. gibi…
Bu arada 2014 yılı için koyduğum kitap okuma hedefine ulaştım hatta şuan +1’deyim. Yılın bitmesine daha var, bakalım ne kadar aşacağım hedefimi. Gerçi son zamanlarda kısa kitaplar okudum ama.. Kitabın kaç sayfa olduğu değil kaç kez yüreğinize dokunduğu önemlidir.
Dönerken Aylak Adam’ın biteceğini tahmin ettiğimden Edirne’deki kütüphanemde yıllardır okunmayı bekleyen Ahmet Altan ve İçimizde Bir Yer kitabını yanıma aldım. Aldatmak ile popüler olduğu yıllarda almıştım bu kitabı, ama hep erteledim okumayı. Zamanı gelmiş demek ki. Kitabın ilk yazısından bir alıntı ile bitsin madem bu yazı. İlişkisi tarafından sevgisi katledilenlere gelsin…

Sevdim.
Çok sevdim.
Ama sevdiğimi, sevgimi, aramızdaki üçüncü canlıdan, ilişkimizden koruyacak kadar güçlü olamadım.
Birçok insan da olamadı.
İlişkimiz düşmanımıza dönüştü.

Reklamlar

Bitti Haziran…

Akşam yazıyordum. Bloga mı diye sordu bir arkadaş. Hayır, bu ara kendime kendim için yazıyorum. Mısraları kendime saklamayı tercih ediyorum. Bir de yazılar sadece bana dair değil, bana dahil olanlara dair. Bu yüzden kendime saklıyorum.
Tabi bu boş durduğum, işten eve evden işe gittiğim, monoton bir bankacı olduğum anlamına gelmesin. Bankacı da diyemeyiz ya bana.. Yeni şeyler deniyorum, yapmayı özlediğim şeyleri yapıyorum, görmeyi özlediğim insanları görüyorum falan..
Yoga yaptım mesela! Caddebostan sahilde kendimle buluştum. O kadar rahatlatıcıydı ki… En kısa zamanda tekrar yapmalıyım.
Beşiktaş’taki Frank Kafka Cafe’de saatlerce kitap okudum mesela. Kitap okunası yerler hakkında tavsiyelere açığım. Bir de Kadıköy Bahariye’deki Starbucks’ı severdim ama orası kapattılar sanırım. 
Kitap demişken… Ahmet Ümit ve Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ni tavsiye ederim. Hem son bir yılda yaşananlara değinmesi nedeniyle, hem de yaşayamadığımız Beyoğlu’nu yaşatması nedeniyle beğendim. Nevzat Başkomiserim bir başkadır zaten.. Bir de daha çok kitap okuyabilsem ya!

Seyahat planları yapıyorum, bakalım harekete geçebilecek miyim? Geçeyim ya n’olur geçeyim gezmeyi çok özledim!
Opera Festivali’ni kaçırdım mesela. Çok şaşırdım, ama mutlu da oldum. Opera için can atan bir kitle olması ne güzel. Caz Festival’ini de seneye erteledim. Çünkü tercihimi Kardeş Türküler&Sezen Aksu ve açıkhavadan yana yaptım. Açıkhavada konser izlemek ne kadar güzel oluyormuş! Bol sürprizle bol keyifli bir akşamdı.
Tarkan’ı da izledim geçen zamanda, söylemiş miydim? Adam iyi gençler. Net. Konser demişken BirGün’lük Festival’i de unutmamak gerek. Ne güzel bir Pazar’dı o. İnsanın ülkeye dair umudunu arttıran bir kalabalık vardı. Gezi ruhu sen hep yaşa emi?
Sonunda Haluk Bilginer’i izledim mesela. Nehir oyunu gerçekten kaçırılmaması gereken bir oyunmuş. Ya da ben Haluk Bilginer nerede oynasa hayran olurum bilmiyorum. Emin olduğum şey “Oyun Atölyesi’ne daha sık gitmeli”. Tiyatroya daha sık gitmeli. 
Bir de son zamanlarda şiir var hayatımda. Hep olmalıymış ve bundan sonra da olacak zaten. Cemal Süreya, Turgut Uyar, Nazım Hikmet, Necip Fazıl.. İyi ki varsınız ki! Onlar ne güzel dizeler öyle. Bir tek onlar değil tabi. Ah Muhsin Ünlü (Onur Ünlü) mesela. Ne de güzel demiş..

“Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma”

Okumak farkında olmaktır.

Yakın zamanda kitapyurdu.com‘dan, geçtiğimiz yıl adını sıkça duyduğumuz birkaç kitap aldıktan sonra sitenin Facebook hayran sayfasını da beğendim. Yazarlardan alıntılar yapılması sevdiğim bir şey, sayfa da interaktif. Geçenlerde ‘Okumak farklılaşmaktır.’ diyerek yukarıdaki karikatürü paylaşmışlar. Ben de dedim ki:
‘Okumak farkında olmaktır aslında.’
Sizce okumak nedir?
Türkiye’de okuma alışkanlığı hala düşük yüzdelerde. Yurdum insanı bir türlü alışamadı okumaya. Düşünmeye bile üşenen bir milletiz derim bazen, en çok da okumadığımız için düşünmüyoruz bence. Ya da düşünüyoruz ama hep aynı. Belki de aynı şeyleri okuyoruzdur?
Okumayı bana sevdiren Paulo Coelho‘nun Simyacı kitabıdır. Bir de ortaokul yıllarıma denk gelen J.K. Rowling ve Harry Potter serisi var. Lisede Grange, Dan Brown sularında yüzsem de son yıllarda sürüklenmek için aksiyon değil kafa yorucu satır araları arıyorum. Bu nedenle kitap zevkim biraz değişmiş olabilir. Okumak ruhu besler ve ruhtan beslenir aslında. Ve ruhum bu ara beni “aşk ve kadın” sularında yüzdürüyor.

Kitap okuyan ve okuduğunu paylaşmayı seven herkese tavsiye edebileceğim bir platform var: Vikitap. Ben de üyesiyim, çok aktif kullanmasam da. Geçen yıl okuma hedefiniz ne diye soran siteye ’12’ cevabını vermiştim. Ve bir önceki yıldan farklı olarak hüsrana uğratmadım kendimi, 18 kitap okudum! Madem çıtayı yükselttim deyip 2014 için hedefi 18 koydum. Ve yeni yılın ilk kitabı olarak Amin Maalouf ve Doğu’dan Uzakta‘ yı okumaya başladım. 
Geçtiğimiz yıl okuduğum Freud’un Kız Kardeşi, Nietzsche Ağladığında, Mart Menekşeleri, Nefes Nefese, Brida ve Meleklerden Dinlemeyi Bilenlere hakkında yazı yazmıştım. Beğendiğim halde Dönüşüm (Franz Kafka), Yürüme (Oruç Aruoba), Doğu’nun Limanları (Amin Maalouf), Beyoğlu Rapsodisi (Ahmet Ümit) ve Kaiken (Jean-Christophe Grange) hakkında da yazmak istedim, fakat olmadı. Kimisinin altı çok çiziliydi toparlayamadım, kimisinin verdiği keyfi satırlara dökemedim. Kıssadan hisse, Dönüşüm ve Yürüme’nin kafa açıcı olduğunu, Doğu’nun Limanları’nın Amin Maalouf’u tanımayanlara, Beyoğlu Rapsodisi’nin de Ahmet Ümit’i okumamış olanlara iyi birer başlangıç kitabı olacağını söyleyebilirim.
Bu kadar tavsiye yeter ama.. “Okumayı sevmiyorum demeyin. Deneyin!” diyorum ve gidiyorum…
Şimdilik!

Sadece Daha Fazla Düşünmek İçin…

Düşünmeyi hafife alan bir toplumuz. Düşünmüyoruz çünkü olması gerektiği gibi yapıyoruz çoğu şeyi. Farklı olmaktan korkuyoruz. Farklı yaşamaktan, farklı giyinmekten, farklı konuşmaktan… Olması gerektiği gibi yaşadığımızda düşünerek yaşamış olmuyoruz bence. Belki bu nedenle belki de lisede okutulan formatı nedeniyle felsefe bir tabu kafamızda. Binlerce tabudan sadece biri. Oysa düşünsek gerçekten bu kadar tabumuz da olmaz belki, ne dersiniz?
Uzun süredir dışarı çıkmıyorum, evde takılan biri oldum. Yaygın haliyle ifade etmem gerekirse “sosyalleşmiyordum”. Hem işin maddi boyutu hem de vaktimin… Bir saniye ya! Yine kolay olanı seçtim yani bahane üretiyorum. Canım istemiyordu, o kadar.
Bu hafta sonu evden çıkmak istedim. Bahanem de vardı. Nereye gittiğime bir sonraki yazımda değineceğim. Eğer yarınki planlarımı da gerçekleştirirsem harika bir hafta sonu yazısı yazabilirim. Bugünkü planım için bir arkadaşımla buluşacaktım fakat bir zamanlama sorunu yaşadık ve ben o gelene kadar oyalanmalıydım. AVM’deydim ve bir D&R olması yine çok işimi gördü. Kapıdan girdiğim gibi Felsefe bölümüyle karşı karşıya kalınca ne var ne yokmuş bakmadan geçemedim. 
Çok derin düşünen, derin söylemleri olan biri olmadığımdan felsefe ile beni bağdaştıramamış olabilirsiniz. Ancak o da bir genel geçer yargı zaten. Felsefeyle ilgilenen herkesin boynuna atkıyı dolayıp anlamadığımız dilden konuştuğunu varsaymak da nereden çıktı acaba? Ben lisedeki felsefe derslerinde de tartışmayı severdim, ki tartışan tek kişi de bendim. Matematik bölümü mezunu biri olarak da felsefeden ayrı bir hayat düşünemem. Kimse düşünmemeli zaten. İlla düşünmek istemiyorlarsa felsefeden bağımsız bir hayat düşünmesinler mesela.
Raflarda gezinirken “Süzme Felsefe” isimli kitabı gördüm. Her zamanki gibi ilk işim arka kapağını okumak oldu. “Bu sizi ancak düşünmeye sevk edebilir, lütfen daha fazlasını kitaptan değil kendinizden bekleyin.” yazıyordu. Sonra rastgele bir sayfa açtım. “En büyük savaşım kendimle, kendimi yenmeliyim.” yazıyordu. Kitabın beni cezbetmemesi an itibariyle mümkün değildi. Ama nedense ayrılamadım reyondan. Biraz daha bakındım raflara. Bana ilham verecek bir şeylere daha ihtiyacım vardı. Başka bir kitap daha ilişti gözüme.
“Bilgelik Hikayeleri” yazıyordu kitabın kapağında. Arkasında da şu hikaye yer alıyordu.
Birisi Thales’e sorar:
– Sana göre dünyada biricik devamlı olan şey nedir?
– Ümit… diye cevap verir düşünür; zira bizi en son bırakan budur.
– Peki, öyleyse en kolay olan şey nedir? diye sorulunca,
– Başkasına nasihat vermek diye karşılık verir.
Arka kapağın dediğine göre kitap çarpıcı anekdotlar, filozoflardan, din ve düşünce dünyamızın büyüklerinden ve günlük hayattan kesitler sunuyor. İlham verici geldi bana, onu da aldım.
Fiyatı merak edenler için… İlk kitap 12 TL, ikincisi de 7 TL. 
Kitaba yapılan yatırım en değerli yatırımlardandır. Çünkü kitap kendinize yatırım yapmanızın en güzel yollarındandır. Eğer kitap okumuyorsanız deneyin. Bir önceki yazımda da dediğim gibi bu kadar kalemden size hitap eden de vardır muhakkak. Bulamadıysanız yeterince aramamışsınız demektir. Ben de Paulo Coelho’nun Simyacı kitabını okuyana kadar böylesine kitap tutkunu olacağım aklıma gelmezdi. Ya da Harry Potter sihirli dünyasında kaybolmadan önce kitapları seveceğim aklıma gelmezdi. Kitap okumanın hazzına varmadan kitap okumayı alışkanlık haline getiremezsiniz değil mi?