Kitapsız yaşayamamak!

yanilsamalarEski yazıları gözden geçirmeye başladığım bir dönem oldu, henüz bitirebilmiş değilim. Hatta yarıladım bile denemez. Blogları birleştirdikten sonra hep aklımda olan bir şey, bakalım ne zaman bitecek…

O bitene kadar eskisinden daha sık yazabilirim diye umuyorum. Çünkü çok izliyor çok okuyorum ama hiç paylaşmıyorum. Biraz Instagram paylaşma açlığımı bastırdığından biraz da benim yazmaya üşenmemden kaynaklı, bir sürü etkinlik ‘siz de’ ile başlayan cümleler kuramadan geçmiş oluyor.

Tiyatro sezonu açıldı, Filmekimi yaklaşıyor. Bunlar üzerine söyleyecek sözüm var elbet. Ama şimdi konumuz biraz Paul Auster biraz Gabriel Garcia Marquez.

Paul Auster’ı yıllar önce, şans eseri tanıdım. Görünmeyen kitabı beni o kadar etkilemişti ki tekrar okumak için can atıyordum. Yanılsamalar Kitabı’nı, sık yaşadığım-yarattığım da diyebiliriz- bir yanılsamadan sonra okuma kararı aldım. Araya her zamanki gibi başka başka kitaplar girdi. Zaten kitap da hemen değil adım adım avuçlarına aldı beni. Okudukça sevdim, sevdikçe okudum.

Hiç kimse başkaları olmadan yaşayamaz David. Bu mümkün değil. Belki değildir. Ama daha önce kimse ben olmadı ki.Belki de ben ilkim.

Bu satırı okuduğumda David’e kendimi o kadar yakın hissettim ki… Benim de her insan gibi yaralarım ve kabuklarından ördüğüm duvarlarım var. Kanatılsın istemiyorum ve tek başıma yaşayabileceğime inanıyorum. Yalnızlığın mümkün olmadığına kendimizi inandırmış olamaz mıyız?

Hayatımı kurtarmak istiyorsam önce onu mahvetmenin eşiğine kadar gelmeliyim.

En dipteyken çıkmak güçlü olduğumuzu gösterir. Ama çıkışı bulabilmek için illa dibi görmek mi gerekir? Belki de…

Hala beni bekleyen bir şey vardı, önemli olan benim ona doğru yürüyecek cesarete sahip olup olmamamdı.

Emin olun, zamanı geldiğinde o cesareti buluyor insan. Ama zamansız yaşanan her şey daha yıkıcı oluyor. O yüzden bekleyen şeyler size aitse beklemeye devam edecektir. İhtiyacınız olan zamanı kullanın ve hazır olduğunuzda yola devam edin.

Zaman bu insanlardan bir şey alıp götürmez, yaşlanırlar, ama kim oldukları değişmez, hayatta kaldıkça kendilerini daha da eksiksiz olarak ve acımasızca yeniden yaratırlar.

O insanlardan olabilmeyi kim istemez ki?

İnsanlar köşeye kıstırılmadıkça tam olarak yaşamaya başlamazlar.

“Dibe batmadıkça çıkış yolunu bulamazsın” konusunda ısrarcıyız, evet.

David Zimmer’in, kendisi gibi ölüm ve yaşam arasında bir yerlerde var olmaya çalışan bir komedi oyuncusunun hayatını inceleyerek başladığı hayata geri dönüş yolculuğundan alıntılardı yukarıdaki satırlar. Ben David’i sevdim, eğer siz de ona benzer bir yolunu kaybetmişlik yaşamışsanız ve hayata tutunmak için bir şeyler bulduktan sonra yola devam edebilmişseniz David’i ve dolayısıyla kitabı seveceksiniz. (Son zamanlarda okunan romanları sevmekle romandaki karakterleri sevmek konusunda ısrarcıyım sanırım).

Cuma günü ani bir Edirne yolculuğuna çıktığımda, Yanılsamalar Kitabı’nın son doguavrupadayolculuksayfalarındaydım. Yedek kitabım da yoktu.

“Kitabım bitmek üzere, kitap alabileceğim bir yer yok ve yola çıkacağım. Çok gerginim anlayamazsınız.”

İşte bu duygular içinde kıvranırken bir kitap otomatı gördüm ve elimde olmadan Gabriel Garcia Marquez’in Can’dan çıkan son kitabını aldım. Beni çeken kitabın kapağı mıydı, yazarın gezi yazılarını içeriyor olması mıydı yoksa Doğu Avrupa’dan bahsediyor mu olduğuydu emin değilim. Doğu Avrupa’da Yolculuk, tam bir yolculuk kitabıydı. Akıcı, eğer Doğu Avrupa’ya biraz meraklıysanız merak uyandırıcı ve yoldaysanız harika bir yol arkadaşı. Kitap bitince uzun zamandır merak ettiğim Prag’ı muhakkak görmem gerektiğini hissettim ve en kısa zamanda Jack London ve Tolstoy okumam gerektiğini de. Rus edebiyatını merak etmekle beraber Dostoyevski’den ziyade Tolstoy’u okumam gerektiğini düşünüyorum.

Ruslar bir yana.. Edirne yolculuğunun bir de dönüşü vardı ve ben hazırlıksız çıkamazdım. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nden sonra tekrar okumayı göze alamadığım bir yazardı. Di’li geçmiş kullandım çünkü Kırmızı Saçlı Kadın’ı gün itibariyle okumaya başladım. Masumiyet Müzesi’ndeki ağdalı dil henüz yüzünü göstermiş değil. Bakalım nasıl devam edecek…

Şimdi ben bunları neden anlattım? Valla ben de bilmiyorum. Okumak ben de su içmek gibi olmuş, tek bildiğim bu. Siz de böyleyseniz sakın yedek kitabınız olmadan sokağa çıkmayın!

Reklamlar

Kalbi delik, dikizliyor durmadan hayatı ordan.

didemmadakBaşlık Pulbiber Mahallesi isimli şiir kitabından ama ben bu akşam Grapon Kağıtları kitabından alıntılarla anacağım Didem Madak’ı ölümünden 5 yıl sonra..

Kulağımda, bir şiirinde bahsettiği gibi Edith Piaf tınıları..

Aslında hiç istemiyorum ama

Ne yapsam rutubetim sözlere bulaşıyor Kalbiye.

Kalp neden rutubetlenir ki? Yastığa akar çoğu zaman gözyaşları.. Ama bazı zamanlar o kadar çok ağlar ki insan, gözyaşı yetmez ve içe akar acıları.. Kalp çeker acıyı, kurutulmazsa da nemli bir kuytuluk olur gözlerden uzak. Rutubeti kaptıktan sonra da eski haline dönemez, döndürülemez.

Benimse yüreğim

Koltuk altına sıkıştırılmış,

Yenik bir tavla maçı ertesiydi.

Ama yenilgiye uğradığı şey tavla değil de oyun sanılan aşklardı. Aşkı oyun sanmak nasıl bir cahilliktir? Hiç kalple oyun olur mu? Hadi onlar aşkı oyun sanacak kadar cahildi, sen neden kördün? Aaa doğru ya aşkın gözü kördü ve insan aşıkken aşkın kendisi oluveriyordu. Bundandı belki de aşkın herkese göre tanımının değişmesi..

Sonra gittin.

Çocuk oldum bir daha, ağladım.

Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.

Kitaplar, aşk, her şey.

Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.

Bir daha deneyemem demiştim, son şanssın aşka tanıdığım. Denemem değil, istesem de deneyemem. O gücü kendimde bulamam. O pembe bulutlara tekrar binemem. Hoş onlar da tekrar isterler mi beni? Her seferinde düştüm çünkü yanımda onları hak etmeyen birini getirmiştim. O pembe bulutların kalbi kırılmıştır bana, onlar tamir olursa ben de tekrar deneyebilirim. Ama biliyorum ki kırılan şeyler tamir edilmiyor..

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.

Karanlıkta oturuyorum, ışıkları yakmıyorum

Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor

Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.

“Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!” içimdeki çiçekleri soldurup şiirlerimi çiçeksiz bırakanlara gelsin benden. Başka sözüm yok bu mısralara dair. Mısra, bilen bilir bendeki anlamını.

Pollyanna,

Sana göre insan

Profiterol yer gibi yaşamalı

Bir çamur deryasının içinde

Küçük beyaz mutluluk topları yakalamalı.

Hayat bazen katlanması zor, bazen katlanmaya değer oluyor. Zor olan zamanlarda içimizdeki Pollyanna’yı – tabi hala öldürmediysek- dinlemek gerekiyor. Küçük beyaz mutluluk topları yakalamak elimizde. Değil mi?

Hayatı delik kalbinden dikizleyenlerdenseniz Didem Madak’ı anın arada. Unutulmaması gereken mısralarda gizli o. Mısralarda yaşamak herkesin harcı değildir, hakkını vermeli..

Tezer Özlü’den Kalanlar

Tezer Özlü okumaya ne zaman karar vermiştim, ya da nasıl?

Biri tavsiye etse hatırlardım, demek ki Tezer’in hüzünlü gülüşü dikkatimi çekmişti raflarda. Ve keşfetmekte geç kaldığım kadınlardan olduğunu anlamıştım.

Çocukluğun Soğuk Geceleri’ydi ilk olduğum kitabı. Mahoş bir tadı vardı Tezer’in yazdıklarının. Acı vardı satırlarında, ama gerçekti bu acı. Yaşanmışlıktı onunkiler, yazmak için yaşanılmış gibiydi ama samimiydi. Dedim ya, gerçekti. Bu yüzden damağa hoş gelen bir tadı vardı parmaklarından dökülen cümlelerin.

Daha çok tanımayı, ama yavaş yavaş tanımayı istediğim yazarlardan. Çabuk tüketmek istemiyorum, aceleye getirmeden tanımak istiyorum. Zamanla sevip hakkını vermek istiyorum. Bu yüzden uzun bir aradan sonra başka bir kitabını aldım elime: Kalanlar.

Hiçbiri yayınlanmamış ama yayınlansın diye yazılmış anıları var bu kitapta. Çocukluğunun soğuk geceleri kadar etkilemedi beni. Belki birkaç Tezer Özlü kitabından sonra okumalıydım. Sevmedim değil, yeteri kadar sevemedim. Hakkını veremedim belki de…

Yine de geriye altı çizili cümleler ve bulutlu düşünceler bıraktı Tezer Özlü. Bu yüzden seviyorum belki de onu, sırf bu yüzden.

Bazen bir şey yaşarken olaya dışarıdan bakıp, o olayı yazmak için yaşadığım duygusuna kapılıyorum. O zaman içimden bir ses, karşındakine haksızlık ediyorsun, diyor. Olmaz böyle bir şey, diyor. Olayın içine girmeye çalışıyorum. O zaman da kendime haksızlık ediyorum gibi oluyor. Böylece kendi özüm ve gözetimi (yazmak için) arasında gidip geliyorum. *

Tanımadığın sürece her acı dayanılabilir.

Güzel Türkiye’nin her zaman bir tutuk evi olduğunu, tutuk evi olarak kalacağını düşündüm. Bizler içinse, yani gerçekten tutuklu, ya da kendi seçmeleriyle tutuklu olmuş olanlar içinse, hiçbir yerde kurtuluş olmadığını.

Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile.

Yalnızca seninle yatarken sadığım sana. Bu bile fazla.

Yaşadığım anların, onları yaşarken anıya dönüştüğünü algılar, onları yaşarken anılaştırırdım. Sonra bunu en güzel biçimde Savinio’da okudum: “Yaşanan an da anı olacak.”

Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü.

İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.

Sözcüklerle yaşamın derinliği vermeye hiç olanak yok. Çünkü sözcüklerde rüzgarlar ne kadar esebilir? Sözcüklerden nasıl bir güneş doğabilir? Sözcükler açık bir pencere önüne büyük yağmur taneleri olarak yağıp, bir insanı derin uykusundan uyandırıp mutlu kılabilir mi? Sözcüklerde yağmur ıslaklığı var mı? Sözcükler insanın yanında yatan diğer insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?

Kendi varoluşum yetmiyor bana. Yanımdaki bir tene değip, yürek atışlarını duyabildiğimde, yaşamın gücünü algılıyorum.

* Sırf yazmak için, yazdırdığı için yaşamaktan keyif aldığım bir ilişkim olduğunu düşününce… Haksızlık mı ettim? Gidip geldim… 

Bazı Kadınlar

bazıkadınlarÖykülere hep uzak durmuşumdur. Yazması gibi okuması da zor gelmiştir. Bir romandan ya da denemeden, hatta şiirden bile daha çok dikkat gerektirdiğini düşünmüşümdür. Ta ki edebiyat konusunda fikrine değer verdiğim bir arkadaşımın ısrarıyla ufak denemeler yapmaya başlayana kadar…

Öyküyü tanımanın çok başındayım, hala sendeliyorum da. Nobel ödüllü Alice Munro ve Bazı Kadınlar’ı okuduktan sonra en azından inadımı kırdım diyebilirim.

Bazı Kadınlar, 10 öyküden oluşuyor. Öykü, Bazı Kadınlar ve Aşırı Mutluluk isimli öyküler beni en çok içine çeken öyküler oldu.

Birçok öyküyü barındıran bir kitabı okumak, birçok limana uğrayan bir gemide yolculuk yapmak gibi. Her limanda başka insanlarla tanışıyor, başka sokakları arşınlıyor, başka hayatlara dokunuyor okuyucu. Ve öyle bir yolculuk ki son limanda biteceğini bilsen de başka limanlar ve yolculukların sizi beklediğini bilmek, rahatlatıyor insanı.

Kitapta altını çizdiğim tek bir yer vardı. Aşırı Mutluluk isimli öyküden;

Bir erkeğin odayı terk ettiğinde, o odadaki her şeyi geride bıraktığını asla unutma… Bir kadınsa, odadan dışarı çıktığında, o odada olmuş her şeyini beraberinde götürür.

Kadınların geçmişlerine daha bağlı olduklarını o kadar güzel özetliyordu ki.. Elbette hepimiz öyle değiliz, bazı kadınlar ‘terk edebilmeyi’ başarıyor. Belki de terk edebildikleri için unutulmuyorlar. Ne dersiniz?

Her şeyi geride bırakabilmeyi başaracağımız günlere…

Aşka Veda

aşkaveda

Can Dündar, hakkında kim ne düşünürse düşün benim sevdiğim bir yazar. Özellikle aşk ile ilgili yazılarını okumaktan büyük keyif alırım. Aşka Veda da aşka dair yazılarının toplandığı bir kitap. Aşkın dünü, bugünü, değişimi, varlığı ve yokluğu… Hepsi var bu kitapta. Hatta bir doz da siyaset var, inceden…

Altını çizdiğim o kadar çok satır, başımı sallayarak ya da ah’lanıp vah’lanarak okuduğum o kadar çok satır var ki… Ama her şeyin bir en’i vardır. Ben de kitaba dair en’lerimi paylaşacağım, belki bir yerlere not etmek istersiniz diye…

  • Aşk, yalnızca içeriden yıkılabilen bir kaledir. Sadece aşıkların birbirini yemesiyle yok olur.
  • Uğruna dünyayla savaşabileceğiniz insanı bir iç savaşta kaybedersiniz. Onca hızlı daldığınız rüyadan bu kadar hızlı uyanabilmiş olmanıza da hayret edersiniz.
  • Kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa…
  • Cömertçe açtığı kalp, iltihaplı bir yara olup çıkmıştı.
  • Hem tuzağımız hem ilacımız aşk…Hem kurtarıcımız hem celladımız… En büyük sevincimiz en derin acımız… Şu halimizin müsebbibi ve yegane çaresi…
  • Mutsuz olalım, ne var? Ben seninle mutsuzluğa da varım.
  • Umursamaz kalabalıklarda metruk bit yalnızlık yaşıyor neslim…
  • Gün, kendi başına tam elma olmayı başarabilenlerin, aynı dalda yan yana durabilmesinin günüdür.