Ara

ay gibi parlak

yolunu arayan küçük mavi bir balık misali..

Kategori

Sinema

FİLM ZAMANI: SOPHIE’S CHOICE (1982)

l-sophies-choice-bfe249a6

Kafa dergisinin Mayıs sayısında, Melda Özer, Sophie ve seçimi hakkında bir yazı yazmıştı. O zaman kenara not etmiştim bu filmi. Meryl Streep’i çok severim, İkinci Dünya Savaşı dönemi filmlerine de ilgim vardır. Hele ki ruhsal savaşlara değinenleri ayrı bir merakla izlerim.

Filmin yönetmeni ve senaristi Alan J. Pakula ‘ya En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar getiren film, William Styron’un aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmış. 1982 yapımı filmde Meryl Streep’e Kevin Kline (Nathan) ve Peter MacNicol (Stingo) eşlik ediyor. Streep’in de Sophie karakteri ile Oscar aldığını belirtmeden geçmeyeyim.

Stingo, yazar olma hayali ile Brooklyn’e taşınır. Üst kat komşuları ise iniş çıkışlı ilişkileri vasıtasıyla tanıştığı Sophie ve Nathan’dır. Kısa sürede çok iyi arkadaş olan bu üç yetişkinin sırlarla dolu bir dostlukları olur. Hayatlarındaki seçimler birbirlerini tanıdıkça sır olmaktan çıkacaktır.

Sophie, Nazi zulmünü görmüş bir Polonyalı. Nathan’dan ve Stingo’dan sakladığı bir geçmişi var. Stingo’ya anlattıkları üzerinden hikayesini öğrenme şansına ulaşıyoruz. Sophie hikayesini anlattıkça, geçmişimizden kaçamayacağımız, geçmişimizle yaşamayı öğrenmezsek gelecek kuramayacağımız yüzümüze vuruluyor yavaşça. Sophie’ninki kadar zor olmasa da hayatımızın seçimlerle yönlendiğini biliyoruz. Seçimlerimizin sonucunu yaşıyoruz, seçimlerimizin sonucunda başka seçimler yapmak zorunda kalıyoruz. Önemli olan geçmişe bağımlı kalmadan, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizle daha doğru seçimler yapabilmeyi öğrenmek sanırım.

Meryl Streep bu film çekilirken 33 yaşındaymış. Kendisi ‘şarap gibi kadın’ dediğimiz türden olduğu için o yaşlarda da gayet göz kamaştırıcıymış. Ayrıca Polonya aksanlı İngilizcesine ve yaşadığı acıları gözlerinden okuyabilecek kadar rolüne bürünebilmesine hayran kaldım.

Yahudi soykırımına dokunan hangi filmi izlesem, bu kadar zalim olabilen varlıklar olduğumuz fikri kanımı dondurur. İçimizde yaşattığımız karanlık tarafı görmek o kadar ağır ki.. Oysa aydınlığı yaşatmak sanıldığı kadar zor değil!

Kıssadan hisse…

Sophie’s Choice; İkinci Dünya Savaşı, Naziler, Yahudi Soykırımı’na ucundan da olsa dokunsun ben izlerim diyenlere  ve Meryl Streep’i sevenlere iyi bir alternatif olabilir. (Puanım: 7/10)

Reklamlar

Film Zamanı: The Hunger Games Mockingjay Part I

the-hunger-games-mockingjay-photos-2Açlık Oyunları filmini kitap kurdu bir arkadaşımdan duymuş, hatta ilk filmi de onun bahanesiyle izlemiştim. Kitabı hiç bilmediğim için filmden çok etkilenmiş, bittiği gibi devamı için heyecanlanmıştım. Tabi kitabın hayranı olan arkadaşım için aynı durum söz konusu değildi. O, kitabın daha ‘ciddi’ alt metinleri olduğunu ve filmin aksiyon yönünün ağır bastığını savunmuştu.

Şimdi bunları neden anlatıyorum? Serinin son filmini izleyene kadar ben arkadaşıma katılmıyordum. Sonuçta bunun bir sinema filmi olduğunu, beyazperdeye yansıtabilecek kadar alt metni yansıttıklarını vs. savunuyordum. Ancak para tatlı gelmiş olacak ki 2. filminde de çizgisini koruyan Açlık Oyunları film serisinin son bölümü 2 part haline getirerek katletmişler. Alaycı Kuş adını taşıyan son filmin ilk partı, hikayenin özünü seven benim gibi sinemaseverleri sıkmayacaktır ancak yaşatmak istedikleri ‘duyguları’ tek filmle de yaşatabilirlerdi diye düşünmeden edemeyeceksiniz. Filmi ikiye bölerek kitabın hayranlarını da mı yakalayabilmeyi amaçladılar? Yoksa gerçekten gişe rekorlarının gazıyla sinemaseverleri sömürelim mi dediler? Emin olmak zor.

Belirsizler bir yana Jennifer Lawrence’in Katniss Everdeen rolüne çok yakıştığı aşikar. Alaycı Kuş Part I’in en kuvvetli yanı da Katniss karakterine odaklanması. Özellikle devrimin alaycı kuşu olmasını sağlayacak sahnelerde parlıyordu Lawrence. Filmin görsel olarak doyurucu olduğunu, başkentin şaşası konusunda başarılı olan serinin 13. mıntıkanın kasvetini ve savaşın/gücü elinde tutan insanların acımasızlığını yansıtmakta da sınıfı geçtiğini söyleyebilirim.

Şimdi bu kadar laf ettin, kitabı okusaydın madem diyenleriniz olabilir. Hayal gücünüz beyaz perdenin etkisi altına girdikten sonra edebiyatın büyülü dünyasına geçiş yapamıyorsunuz maalesef. En azından benim öyle bir becerim yok.

Kıssadan hisse, serinin meraklıları 2. partı da izlemeden seri hakkında karar vermesinler. Bekleyeli  görelim. O zamana kadar da The Hanging Tree’yi dinleyip gaza gelelim, ne dersiniz? (Puanım: 7/10)

Edge of Tomorrow – Yarının Sınırında (2014)

edge_of_tomorrow_2014

 

YAŞA. ÖL. TEKRARLA.

Filmin özeti bu aslında. Uzaylıların işgal ettiği bir dünyada, orduların mücadelelerini pazarlayan bir adam, kendini birden savaşın ortasında buluyor. Cage, bir sabah uyanıyor ve Mimics adlı uzay birliğine karşı yapılacak bir operasyonun hazırlığında buluyor kendisini. Silah tutmayı bile bilmeyen bu adam, çok geçmeden ölür. Ancak bu bir son değil, başlangıçtır. Cage’in savaşı kazanana kadar tekrar tekrar yaşaması, ölmesi ve uzaylıların enerji kaynağını bulup dünyayı istiladan kurtarması gerekecektir.

Filmin yönetmen koltuğunda The Bourne Identity filmiyle tanıdığımız Doug Liman var. Cage karakteriyle perdede boy gösteren Tom Cruise’a son yılların popüler yıldızlarından Emily Blunt eşlik ediyor. Bilim-kurgu ve aksiyon türündeki film, Mimics adı verilen uzaylıları ve savaş sahneleriyle görsel anlamda iddialı. Sil baştan yaşanılan anlarla kaderi kontrol edebilme ritüeli ise sık rastlamasak da sinemada yeni bir şey olduğu söylenemez. Bu konuda ilk akla gelen film Groundhog Day (1993) değil midir? Tabi konusu ve vermek istediği mesaj çok farklıdır, o ayrı.

  • Bilim-kurgu türünü sevenler,
  • Bir de uzaylıların dünyayı istilası varsa tadından yenmez diyenler,
  • Uzay bahane Tom Cruise/Emily Blunt şahane diyenler,

Yarının Sınırında filmini izlediklerine pişman olmayacaklardır. Ben bu kriterleri sağlamıyorum diyorsanız da, prodüksiyon açısından 2014’ün en iyi filmlerinden birini kaçırmak istemiyorsanız izleyin derim. Keyifli seyirler… (Puanım: 8/10)

Jasmine sen nasıl bir karaktersin?

Woody Allen filmi izlemeyeli çok olmuş.. Aslında geride bırakmak üzere olduğumuz yıl, film festivalleri de olmasa pek film izlediğim söylenemez. Kitaba daha çok zaman ayırır oldum. 2015 yılının kararlarından biri izlediğim her film hakkında, formata çok takılmadan iki satır da olsa yazmak olsun mu? Olsun.
Ne diyordum? He, Woody Allen. İlişkilere bakış açısına hayran olduğum adam. Blue Jasmine gösterildiği dönem Cate Blanchett’in performansı nedeniyle adından epey söz ettirmişti. Filmi izleyince kopan yaygara az bile diyor insan. O nasıl bir karakterdir? O nasıl bir performanstır? 
Jasmine, Woody’nin yarattığı en güçlü kadın karakterlerden biri hiç şüphesiz. Bu kadar aciz resmedilip de bu kadar güçlü görünmesinde Cate Blanchett’in yorumunın etkisi ortada. Jasmine, kendi yalan dünyasında mutlu ve kusursuz yaşayan, ama kendi kendini yok edip tekrar doğmaya çalışan bir kadın. Erkekleri ‘iyi yaşamak’ için basamak olarak görüyor. Kendine çok güvenen rolünün altında kendi ayakları üstünden duramayıp değnek arayan bir kadın var. Yaşadığı travma sonrası geçmişiyle kavga ediyor sürekli. Geçirdiği histeri nöbetleri, yalandan yeni bir dünya kurma çabaları… Kendimize yapay gerçekler yaratıp mutlu insan rolü oynamaya ne kadar da hevesliyiz değil mi?
Kadın odaklı, karakter odaklı bir Woody Allen filmi olmuş Blue Jasmine. Cate Blanchett’in oyunculuktaki zirvesi olabilir Jasmine rolü. Onun hatırına bile izlenir. 

Unutursam Fısılda’ya dair..

Çağan Irmak.. Babam ve Oğlum ile yönetmen adı bilmeyen insanların bile hafızasına girmiş bir adam. Sineması biraz naif, biraz trajikomik, biraz duygusal. Bazen de hoppa!
70’lere gidiyor bu kez. Sesine güvenen herkesin Unkapanı’nda keşfedilme savaşı verdiği yıllara. İstanbul yine küçük şehrin büyük hayalleri olan insanları için umut kapısı. ‘Nefis’in her şey olduğu bir kasabada tanışan ve müzikle kalpleri birleşen Hatice ve Tarık için de öyle oluyor. Aileden hem ilişkilerine hem müzik sevdalarına onay alamayan gençler soluğu İstanbul’da alıyor. Çok geçmeden Hatice, Ayperi ismiyle bir yıldız oluyor. 
Hikayenin bir yanı Ayperi’nin yükselişini anlatırken bir yanı da geçmişle hesaplaşmalarını konu alıyor. 70’ler ve günümüz arasında gidip gelen filmde yaşamının son demlerindeki iki kadının, iki kızkardeşin şeytanlarıyla yüzleşmelerini izliyoruz. Bu nedenle Unutursam Fısılda bir dönem filminden çok bir hesaplaşma filmi. Sizi yer yer güldüren, yer yer duygulandıran bir film.
Hikaye filmin omurgası ise oyunculuklar da kalbidir. Unutursam Fısılda’yı canlı bir film yapan da bu zaten. Hümeyra, Işıl Yücesoy, Mehmet Gürsün, Kerem Bursin ve tabi ki son yılların Ayperi’si Farah Zeynep Abdullah. Genç yıldız sesiyle de beni büyüledi. Filmin soundtrack albümü ne formatta ve nasıl çıkar bilmiyorum ancak Farah Zeynep’in sesinden ben tekrar dinleyebilirim tüm film şarkılarını. Müzikler demişken… Kenan Doğulu iyi bir işe imza atmış. Bu film sayesinde yeteneğinin ne kadar geniş yelpazede olduğunu görmüş olduk. 
Filmin göz tırmalayan yanlarına gelirsek… Sanırım ben Çağan Irmak sinemasını genel hatlarıyla seviyorum. Onun anlattığı hikayeler ve karakterler beni cezbediyor. Tabi bu film hakkında da çeşitli haberler dolandı. Ancak ben neticeye bakanlardanım. Her şeyiyle akıp giden bir film Unutursam Fısılda. ‘Şöyle olsa daha iyi olurdu’ dediğim tek şey böylesi bir filmi HD kalitesinde izlemek oldu sanırım. Eğer görüntüde biraz daha sanatını konuştursa daha içine çekerdi film beni. Bu da sadece ufak bir detay zaten…
Nil Burak, Gönül Akkor, Ayla Algan… Bu isimler içinizi ısıtıyor ve kulağınıza naif şarkılar mırıldanıyorsa mesela, gidin izleyin bu filmi. Ayperi karakteri hepsinden bir şeyler hatırlatabilir sizlere. Aşkı arıyorsanız, aşkı yaşıyorsanız mesela. Hikaye bir şekilde yakalayacaktır sizi. Mutsuzsanız ve bunun sebebini hayat ya da başkaları olarak görüyorsanız mesela. Bu film silkeleyebilir sizi. O yüzden gidin izleyin derim.

Çember Kırılınca Artık Eskisi Gibi Olmaz

Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown)
2010 yapımı Çölde Kutup Ayısı (The Misfortunates) filmiyle İstanbul Film Festivali’nden Altın Lale ödülüyle dönen yönetmen Felix van Groeningen, yeni filmi Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown) ile Filmekimi kapsamında ülkemizdeki sinemaseverlerle buluşmuş, çok vakit kaybetmeden Başka Sinema kapsamında da vizyon şansı bulmuştu. Film, bir kadın ile adamın zıtlıklardan doğan aşkını, beklenmeyen bir bebekle aile olmalarını ve biricik kızlarının kanser olması sonrası yaşadıkları ayrılığı anlatıyor.

Kadın karakterimiz Elise (Veerle Baetens), vücudundaki sayısız dövmesinden yarattığı beklentinin aksine oldukça dindar biridir. Erkek karakterimiz Didier (Johan Heldenbergh) ise bluegrass* müzik yapan bir grubun üyesidir, kovboy kılığında dolaşan, hayranı olduğu Amerikalı kovboylar gibi yaşayan bir adamdır. Birbiriyle alakası olmayan bu iki karakter, zıt kutuplar birbirini çeker klişesiyle heyecanlı bir ilişki yaşarlar. Ancak Elise’nin hamile kalması ikisinin de hayatını değiştirir. Maybelle adını verdikleri küçük kızlarını kaybetmeleri ise aşklarını ve hayatlarını sorgulamalarına neden olur.

Aşkı da hayatı da sorgulamak için elimizden kayıp gidişine tanık olmak mı gerekir? “Kaybetmeden değerini bilememek” klişenin kurbanı olan bizler hayatı sorgulamaktan kaçan ve olduğu gibi yaşayan bireyler oluyoruz belki de. Çünkü sorgulayınca “gerçekler” ile yüzleşiyoruz ve hiçbirimiz gerçeklerle yaşamak istemiyoruz sanırım. Aşkın sonsuz olmadığı gerçeği, hayatın sonsuz olmadığı gerçeği… Kırık Çember’de Elise ve Didier’ın aşkına şahit olup beklenmeyen bir ölümle yok oluşlarını görmek bana olduğu gibi size de sorular sordurtacaktır.
Maybelle’in kanser ile savaştığı dönem bahçedeki terandaya (teras ve verandanın birleşimi olarak Didier’in icadı camlı veranda aslında) çarpıp ölen kuşlarla ilgili uydurulan “kuşlar ölüRler ve yıldız olurlar” hikayesi de hayatta inanmak istediğimize inandığımız ve gerçeklerden kaçmak için masallara sığınan küçük bir çocuk olmaktan vazgeçemediğimize vurgu yapıyor. Kuşlar öldükten sonra gelmedikleri gibi, çok değer verdiğimiz birilerini kaybedince bizler de eskisi gibi olamıyoruz diyor film. Aynı Elise’nin Alabama, Didier’in de Monroe olması gibi. İsimleri aynı kalsa da onlar artık aynı insanlar değiller. Bizler de olamayız, hayatla ve yaşadıklarımızla değişiriz.

Aşkı, acıyı, yaşamı, ölümü, mutluluğu barındıran dolu dolu bir hikaye var karşınızda. Hikayesi izlemeye alışık olduğunuz öğelerden beslense de bluegrass* ve country müzik severleri sevindirecek kaliteli şarkıları ve zıtlıklar sentezi olan baş karakterleriyle izledikten sonra sizde yer edecek filmlerden Kırık Çember.

*Bluegrass, Amerika’nın güney kısmında, İrlanda ve İskoçya kökenli insanlar tarafından çalınan geleneksel bir müzik türüdür. İrlanda müziğinin etkisi fazladır, genelde gitar, mandolin ve keman gibi müzik aletleri kullanılır.

Başka Sinema: İnce Buz, Kara Kömür

İnce Bir Mizah, Karanlık Bir Atmosfer
Başka Sinema, “Bize her gün fesitival” mottosuyla karşımıza çıktığından bu yana festivallerde bilet ya da zaman bulamadığımız için izleyemediğimiz ya da yurtdışı festivallerde gösterilmesine rağmen ülkemizde vizyon şansı bulamayan bağımsız filmleri biz sinema severlerle buluşturuyor. Geçtiğimiz Cuma vizyona giren “İnce Buz, Kara Kömür” de Berlin’den Altın Ayı ödülü ile dönen ve İstanbul Film Festivali programında yer alan bağımsız bir yapım. Çin usulü bir kara film örneği.
Uzakdoğu sineması ülkemizde hatırı sayılır bir takipçiye sahip, ancak hem kültürel özellikleri hem de ‘sıradışı’ hikayeleriyle her damak tadına hitap etmemekte. “İnce Buz, Kara Kömür” filmi türler arasında gidip gelse de kara filme yakın, sıradan olandan beslenen, mizahın ve aşkın yan rollerde yer aldığı bir polisiye.
Film 1999 yılında, bir cinayet vakası ile başlıyor. Birçok kömür işletmesine dağıtılmış, kesilmiş ceset parçaları bulunuyor ve cinayetin zanlısı yakalanamıyor. Aradan 5 yıl geçiyor. Başarısız cinayet soruşturmasından sonra güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlayan esas polisimizin sefaletiyle karşı karşıyayız. Yine aynı cinayetler işlenmeye başlanıyor. Yeni cinayetlerin ortak noktası 5 yıl önce öldürülen adamın karısı olunca esas polisimiz kendini soruşturmanın içinde buluyor. Ancak cinayetin tek şüphelisi olan kadına aşık olunca işler biraz sarpa sarıyor…
Filmin atmosferi de karakterleri de baştan sonra tekinsiz. Solgun renkler ve kullanılan kamera açıları güvensiz, kırılgan bir dünya çiziyor. Kimin iyi kimin kötü olduğuna karar veremiyor, filmin sonuna kadar cinayetin esrarının çözülmesini bekliyorsunuz. Çin’de yaşanan “hızlı sanayileşme”nin yarattığı ekonomik ve sosyal uçurumlar filmin kara mizahına yardımcı unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. 5 yıl sonrasına geçiş sahnesi ile heyecanın ve şokun tavan yaptığı berber sahnesi gerçekten etkileyiciydi. Hava fişeklerin patlatıldığı final sahnesinin anlamlı gelmesi içinse filmin orijinal dilindeki adını bilmekte fayda var: Gündüz Havai Fişekleri.
Yi’nan Diao, senaryosunu da yazdığı üçüncü filmi olan “İnce Buz, Kara Kömür”de, ülkesi Çin’in karanlık atmosferini yansıtmak için kara filmden daha iyi bir kaynak bulamazdı. Ancak kullandığı mizahi detaylar ve polisiye vaka ile içimizi karartan bir film izlemekten de bizleri kurtarıyor. Uzakdoğu sinemasına aşina, beyazperdede kara film öğelerini izlemekten keyif alsa da türlerin kaynaşmasına önyargılı olmayan sinema severlere “İnce Buz, Kara Kömür”ü tavsiye ederim. Merak edip de İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulamayanlar için, filmin Başka Sinema kapsamında vizyona girmesi bir şans. Ben bu kriterleri taşımıyorum diyorsanız Başka Sinema’da herkese göre bağımsız filmler var, Temmuz programına bir göz atın derim. İyi seyirler…

Başkanların Hizmetkarı – The Butler (2013)

Dünyanın en büyük gücü görülen ABD’nin sekiz başkanına hizmet etmiş bir Beyaz Saray uşağının, Gaines’in hayat hikayesi. Pamuk tarlalarında çalışırken trajik hayatı başlamış bir çocuk Gaines. 12 Yıllık Esaret (12 Years A Slave) filmini izleyenlerin hiç de yabancı olmadığı bir vahşetle başlıyor film. Ama sessiz bir vahşet var bu kez. Çalıştıkları pamuk tarlasının sahibi tarafından önce annesine tecavüz edilen, sonra da babası öldürülen Gaines’in “ev zencisi” olmayı öğrenmesi ve yıllar içinde, biraz devrimci çocuğunun biraz da içinde yer aldığı siyasi havanın etkisiyle, varlığından doğan insanca yaşama hakkını keşfedişini izliyoruz.
Forest Whitaker’ın başrolde olduğu filmde Robin Williams, John Cusack, James Marsden, Alan Rickman gibi isimleri Amerikan başkanı olarak izleme şansı buluyoruz. Filmin yönetmeni, 2012 yapımı The Paperboy ile düşüş yaşasa da 2009 yapımı Precious ve yarattığı etkiyle hafızalarımıza kazınan Lee Daniels.
Wil Haygood’un Washington Post’ta yazdığı bir  makaleden ilham alınan filmin süresi dışında bir dezavantajı olduğunu söyleyemeyiz. 2 saat 12 dk süren film, hak temelli filmlerden ve yakın tarihten hoşlananları memnun edecektir. Kanlı Pazar, Kennedy ve Martin Luther King suikastlerı, Vietnam Savaşı ve Afro Amerikalıların sivil hakları için giriştikleri mücadele filmin değindiği en önemli siyasi ve tarihi olaylar. Tarihin bulanık sularında kaybolmadan, yaşananları belgesel niteliğindeki görüntülerle de süsleyerek beyazperdeye aktarmış Lee Daniels. 
İnsanların sadece tenlerinin rengi farklı diye gördüğü aşağılanma, özellikle “insan insana bunu yapar mı” dedirten kafeterya sahnelerinde vicdanınızı ve insanlığınızı sınar nitelikteydi. Tüm yaşananlara rağmen “her şeyi göreceğime inanırdım da bir siyahinin Amerikan başkanı olacağına inanmazdım” diyerek insanca yaşamalarını mucize olarak gören milyonlarca siyahi Amerikalının sesi olan bir film var karşımızda. İçimizde yaşadığımız toplum gereği, ötekileştirdiklerimizle (kendimizi neye dayanarak üstün görüyorsak?) empati kurabilmek ve kaybetmekte olduğumuz insanlığımızı hatırlamak için bile izlenmeli.  

Başka Sinema Seçkisinden "Omar"

Yılın En İyi Yabancı Film dalındaki Oscar adaylarından Omar, Başka Sinema’nın Mart filmleri arasında izleyicilerle buluştu. 2013 Cannes Jüri Ödülü (Belirli Bir Bakış)’nün de sahibi Omar/ Ömer’in Filistinli yönetmeni Hany Abu-Assad, Paradise Now / Vaat Edilen Cennet filmiyle adını duyurmuştu. 
İnsanlara acıyı ve zulmü hatırlatan bir duvar deyince akla Berlin duvarı gelir. Oysa yıllardır Batı Şeria’yı ayıran bir utanç duvarı var, doğuda. Yüzünü batıya, modern dünyaya (!) dönmüş milyonlarca insanın göz ardı ettiği topraklarda. Hany Abu-Assad, Filistinlilerin “Irkçı duvar” İsraillilerin “Güvenlik duvarı” dediği bu duvarın ayırdığı iki aşığın, Nadia ve Ömer’in üzerinden bu topraklarda yaşananlara bir pencere açıyor Ömer filmiyle.
Ömer, İsrail askerlerinin ateş açmasına aldırmadan geçiyor duvarı. Hem sevdiğine kavuşmak istiyor hem de bölünen bu topraklarda özlenen özgürlük için savaş veriyor kendince. O yüzden canı pahasına geçiyor duvarın ötesine. Ama bir gün yakalanıp hapishaneye düşüyor. İşte o zaman “aşkı için casusluğu kabul mu etmeli yoksa aşkına rağmen mücadelesine devam mı etmeli?” sorusuna cevap arıyor. 
Ajan Rami’yi canlandıran Waleed Zuaiter dışında tanıdık bir sima yok filmde. Onu da dikkatli gözler “The Men Who Stare at Goats” filminden hatırlayabilirler. Nadia olarak izlediğimiz Leem Lubany ve Ömer’i canlandıran Adam Bakri, yalın ancak derinlikli oyunculukları ile hikayeye gerçeklik katıyor. 
İnsanların unuttuğu toprakları hissedebileceğiz bir hikaye var karşınızda. Farkındalığımızı arttıran filmleri, herkesin göz ardı ettiği gerçek dünyayı gözler önüne sermeyi tercih eden cesur yürekleri seviyorum. Hany Abu-Assad böyle bir yürek, Ömer de böyle bir film işte. Oscar’a aday gösterilecek kadar ses getirmiş bir film olması bile şans vermeniz için yeterli. Filmin özellikle mekan kullanımı ve yakın çekim sahnelerine hayran kalacaksınız. İyi seyirler… [Puan: 7/10]

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑