Harekete Geçmenizi Sağlayacak 15 Film!

Bugünlerde peşpeşe bir olumlu bir de olumsuz bir eleştiri aldım bu blogla ilgili. Biri beni oldukça keyfe sokan biri ise düşündüren… Bana yorum yollayan iki kişiye de vakit ayırıp yorumlarını ilettikleri için teşekkürler. Paylaşmaktan mutluyum, kendimi geliştirmeye de çalışıyorum. Bir kişi bile keyif alıp okuyorsa ne mutlu bana.
Gelelim yazıya. Bir blog yazarı olduğum kadar okuyucusuyum da. Bu konuda, yani ilgi alanlarınıza yönelik sayfalar bulmanızda yardımcı bir site var: Stumbleupon. Ben de o site sayesinde güzel yazılar okuyorum şu aralar. Geçenlerde dolaşırken bu listeye rastladım. www.ivillage.com diye bir sitede izleyenlere “harekete geçmek” için ilham veren 15 filme yer vermişler. Ben de bu listeyi sizlerle paylaşıyorum.
Will Smith’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren film, kariyeri ve evliliği biten bir adamın karısı onları terkedince oğluyla hayata tutunma hikayesini anlatıyor. Wall Street’te borsacı olabilmek için bir eğitime tabi olan Chris, bir yandan da batması nedeniyle elinde kalan malları satmaya çalışıyor. Eğer eğitim süresini başarıyla tamamlarsa hayatı yoluna girecek olan adamımız bir yandan da biten evliliğinin çocuğunu etkilememesi için çabalamakta. Evsiz, eşsiz, işsiz kalmasına rağmen hayata tutunmaktan vazgeçmeyen bu adamın dipten zirveye çıkış hikayesi ilham verici olduğu kadar duygusal bir dram. Benim gibi sulugöz olabiliyorsanız, hazırlıklı olun!
Erin Brockovich (2000)
Gen X Sinemasının önemli isimlerinden Steven Soderbergh’in imzasını taşıyan filmin başrolünde Julia Roberts var. Güzel yıldız bu filmle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandı. İki kere boşanmış ve iki çocuğuyla birlikte yaşayan Erin, işsiz ve amaçsız bir hayat mücadelesi içindedir. Ona arabasıyla çarpan Ed sayesinde bir şirkette masa başı bir iş bulur. Bir dava için araştırma yaparken iki kişinin şehir suyu nedeniyle zehirlendiğiyle ilgili belgeler bulur. Ed’in uyarılarına rağmen işin peşini bırakmaz.
My Left Foot (1989)
İrlanda edebiyatının saygın isimlerinden Christy Brown’un yazarın hayatından kesitleri anlattığı kitap olan Sol Ayağım’ın sinema uyarlaması. Beyin felçli olarak doğan Christy Brown, hastalığı nedeniyle hareketlerini kontrol edemez ve tekerlekli sandalyeye mahkum bir yaşam sürer. Ancak çocukluğunda, sol ayağının felçten etkilenmediğinin farkına varması hayatını değiştirir. Hüzünlü bir hikaye gibi dursa da yaşanmış bir azim ve umut hikayesi olması nedeniyle izlenmesi gereken filmlerden.
The Blind Side (2009)
Evsiz genç Michael aile nedir bilmiyordur, foltbol ise tutkusudur. Bu tutkusu sayesinde bir okula kabul edilir. Sessizliği nedeniyle iletişim kurmakta zorlanan Michael’ı, çocukları onunla aynı okula giden Anne fark eder. Yardım etmek amaçlı başlayan ilişkileri Michael’ bir aile de kazandırır. Gerçek bir hikayeden uyarlanan film Avatar’ın Oscar’ı kucakladığı sene En İyi Film adaylarından biriydi.
Norma Rae (1979)
Amerikanın güney eyaletlerinin küçük bir kasabasında yaşayan bir fabrika işçisinin hikayesini anlatan film hakkında nette hali hazırda pek bir şey bulamadım. Haliyle izleyip yorumlamak gerek. Ama ateşleyici bir karaktere benziyor Norma Rae. Filmin iki de Oscar’ı var.
Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)
Harlem’de ona zulm eden annesiyle beraber yaşayan 16 yaşındaki Clarice “Precious” Jones, yoksulluk, şişmanlık, istenmeyen gebelik gibi birçok sorunla boğuşmaktadır. Sınıfın “sorunlu” kızı olmasından dolayı, okul yönetimi Precious’ı özel bir eğitim programına gitmeye zorlar. Burada benzer geçmişlerden gelen Afrikalı-Amerikalı genç kızlarla beraber yeni bir hayata adım atar. İdealist öğretmeni ise ona yeni bir umut ışığı olur. Gösterildiği yıl Hollywood’da büyük ses getiren film, En İyi Film dahil 6 dalda Oscar’a aday gösterildi. 

Shine (1996)

Dünyayla paylaşmaya korktuğunuz bir yeteğiniz var mı? David Helfgott’in büyük bir piyanist olacağı çocukluğunda öngörülmüş olsa da erken yaşta gelen bu beklenti ve babasının baskısı nedeniyle büyük bir çöküntü yaşar. Akıl hastanesinde geçirdiği 10 yıl yeteneğinden bir şey götürmez ve yıllar sonra yeniden keşfedilir.

Dünyanın en tanınmış piyanistlerinden David Helfgott’un yaşam öyküsü Geoffrey Rush’ın muhteşem performansıyla beyazperdeye bu filmle aktarılmıştı. En İyi Film dahil 7 dalda Oscar’a aday gösterilen filmle Geoffrey Rush, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanmıştı.

Bir ebeveyn ve çocuğu arasındaki sevgiden daha büyük bir güç olabilir mi? Bu yürek burkan İtalyan filminde bir baba inanılmaz bir çaba gösteriyor, biricik oğluna düştükleri korkunç durumdan haberdar etmemek ve iyi hissettirebilmek için. Filmin başrolünde izlediğimiz Roberto Benigni aynı zamanda yönetmen ve senarist de. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin yaşadıklarına, sevgi ve umut dolu bir hiakeyeyle ışık tutan bu film her şeye rağmen “hayat güzeldir” demenizi sağlayacaktır.
Philadelphia (1993)

Hiv ile yaşayan avukat Andrew Beckett (Tom Hanks)’in sağlık durumu öğrenilince kimse onunla aynı yerde bulunmak istemez; çünkü o hastadır ve gaydir. Ama Beckett, son anları kadar uğradığı ayrımcılığa karşı mücadele etmeye karar verir. Onun davası AIDS kurbanları ve eşcinsel Amerikalıların adil yaşaması için unutulmaz bir itiraz olur. Yaşanmış bir hikayeden uyarlanan film Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandırdığı gibi ele aldığı ayrımcılık karşıtı mücadele ile de ses getirdi. 

Hotel Rwanda (2004)

Paul Rusesabagina bir otel yöneticisidir, bir kahraman değil ta ki Ruanda soykırımının şiddet onun kapısına gelene kadar. Komşusunun öldürülüşüne şahit olduktan sonra, komşularını ve ailesini kurtarmak ve kollamak için elindeki tek silahı kullanır, otelini soykırımdan kaçanlara açar. 1994 yılında, Ruanda’da yaşanan katliamlardan esinlenen “Hotel Rwanda”, bin iki yüz kişiyi vicdanının sesini dinleyip otelinde saklayarak kurtaran bir otel müdürünün, Oskar Schindler’in öyküsünü anlatıyor.

Biz gerçekten böyle bir dünyada mı yaşıyoruz? Hala bu kadar vahşi ya da bu kadar umursamaz olabilir miyiz? Bu tarz sorular sordurtan film, insanlık, yaşama tutunmak ve sevgi üzerine etkileyici bir yapım.

Seabiscuit (2003)

Karanlık dönemlerde herkes inanacak bir şeylere ihtiyaç duyar. Yarı körme kaybı yaşayan jokey ve hırpalanmış atı Seabiscuit, daha etkileyici safkan rakiplerine rağmen yarışmaları kazanmaya başlayınca Büyük Buhran’ın kahramanları oldular. Yaşanmış bir hayattan alınan film, 7 dalda Oscar’a aday gösterildi. İlham verici hikayeler arasına girmesi de ilham verdiği milyonlarca insanı düşününce kaçınılmazdı.


Working Girl (1988)

Tess McGill (Melanie Griffith) çoğu kızın lisedeki aşklarıyla yerleşmeyi düşündüğü Staten Island’dan gelmektedir. Sekreterlikten daha iyi şeyler yapmaya kararlı olan Tess, BusinessWeek dergisi okumak ve konuşma dersleri almakla vaktini geçirmekte, ilerlemek için fırsat kollamaktadır. Tess, patronu Katharine Parker’ın (Sigourney Weaver) kendi fikirlerini çalıp kendine mal etmesi üzerine, patronun yokluğunda koltuğuna yerleşir. Sonunda eline istediği fırsat geçmiştir ve olmak istediği insan olabilmek için her şeyi göze alır.

6 dalda Oscar’a aday gösterilen filmin başrollerinde Harrison Ford, Sigourney Weaver ve Melanie Griffith oynuyor. The Graduate filminin yönetmeni Mike Nichols tarafından çekilen film, 80’lere damgasını vurmuş Oscar’lı bir klasik.

Stand and Deliver (1988)

Jaime Escalante, hispanik öğrencilerin  (ABD’de 40 milyonu aşkın nüfusla yer alan, İspanyolca konuşan Latin kökenliler) devam ettiği bir okulda eğitim veren bir matematik öğretmenidir. Öğrencilerinin başarı potansiyeline inanan Escalante, sıra dışı öğretme yöntemleri geliştirerek, toplumun dışına itilen, umutsuz vak’a gibi görünen çete üyelerinin sınavlardan geçmesi için mücadele verir.

Jaime Escalante, kitabı “Escalante: The Best Teacher in America” ile yüzlerce öğrencinin AP sınavını geçmesine yardımcı olmuş bir öğretmen. Onun kitabından ve hikayesinden esinlenen Stand and Deliver (1988), kendisinin söylediğine göre %90 gerçek, %10 dramaymış.

Invictus (2010)

Nelson Mandella’nın (Morgan Freeman) ülkesinde birliği ve beraberliği sağlamak için Güney Afrika futbol takımı kaptanıyla (Matt Damon) yaptığı işbirliğinin ilham verici hikayesini anlatan Invictus, John Carlin’in “Playing the Enemy: Nelson Mandella and the Game that Make a Nation” isimli kitabından uyarlandı. Sporun birleştirici yönünden faydalanan ılımlı bir liderin hikayesi olan filmi usta yönetmen Clint Eastwood yönetti.

Gandhi (1982)

20. yüzyılın ilk yarısında İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan’da geçen film, bağımsızlık mücadelesi için İngiliz yönetimine karşı “Pasif Direniş”i örgütleyen Mahatma Gandhi’nin hayatından bir kesit anlatıyor. Ben Kingsley’e En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandıran film 11 dalda Oscar’a aday gösterilmişti.

Reklamlar

Yazar, Yönetir Hatta Oynar: Julia Delpy

tumblr_lpa89sp4oe1qzzh6g-500x250

Avrupa’da bir tren yolculuğu sırasında tesadüf eseri tanışan Celine ve Jesse’in bir günlük maceralarını konu alan, diyalogları, ilişkilere bakış açısı ve finalsizliği(!) ile izleyenlerin gönlünü fetheden Before Sunrise(1995)’ın Celine’i olarak tanıdık, sevdik onu. İlk uzun metraj filmi Looking for Jimmy ile pek ses getiremese de 2 Days in Paris(2007) ile başta Paris’te geçen filmleri seven sinemaseverler olmak üzere birçok kişiye ulaşmayı başardı. Julia Delpy’den bahsediyorum tabi ki de.
Paris’te doğan güzel yıldız, 1985 yılında beyazperde ile tanıştı. Jean-Luc Godard’ın Détective filminde boy gösteren Delpy, 90’larda New York Üniversitesi Tisch Sanat Okulu’nda film yapmaya başladı. Mezun olduktan sonra ilk kısa filmi Blah Blah Blah(1995)’ı çekti. Bu film ona Sundance’ın da kapılarını açmıştı.
Bir süre oyunculuğa ağırlık veren Delpy, 2002 yılında ilk uzun metraj filmi Looking for Jimmy’i çekti. Yönetmen kimliğini fark etmemizi sağlayan filmi ise En İyi Orijinal Senaryo dalında, Fransa’nın Oscar’ı diyebileceğimiz Cesar’a asay gösterildiği 2 Days in Paris(2007). Filmin senaryosunu da yazan güzel yıldız, hem yönettiği hem de başrolünü oynadığı bu filmle tüm marifetlerini sergiledi.

2_days_in-paris_1-726153

Adam Goldberg ile başrolü paylaşan Delpy, 2 Days in Paris’te, balaylarının dönüşünde Paris’e uğrayan bir çiftin Paris’teki iki gününü anlatıyor. Jack’in, Marion’ın ailesiyle geçirmek zorunda kaldığı bu iki gün Jack’e ve bizlere Paris ve insanları hakkında Delpy’nin gözünden bazı gerçekleri de sunuyordu.
Julia Delpy, bir filmin her şeyi olmaktan keyif almış olacak ki iki yıl sonra, yine hem yönettiği hem senaryosunu yazdığı hem de başrolünden oynadığı bir filmle karşımıza çıktı. Yaşadığı dönem bakire kadınların kanıyla yıkandığı için suçlanan, döneminin erkek egemenliğine baş kaldırabilmiş Macar kontesi Bathory’nin hikayesini anlattığı Kontes(2009), bir kadının aşkı, intikamı ve gururu arasındaki mücadelesini yansıtıyordu. Film, ödül törenleri tarafından göz ardı edilse de festival takipçileri tarafından beğeniyle karşılandı.

1239716675_julia-delpy-the-countess

Geçtiğimiz hafta gösterime giren Gökten Bir Uydu Düştü filmiyle yeri henüz sıcak olan Delpy, Cumartesi sevenleriyle buluşacak İstanbul Film Festivali kapsamında da bizlerle buluşacak. 2 Days in New York filmi ile izleyeceğimiz Delpy, filmdeki senarist ve yönetmen koltuklarını da kimselere kaptırmamış. 2 Days in Paris ile tanıdığımız Marion, Jack’ten ayrılmıştır ve New York’ta yeni erkek arkadaşı Mingus ile yaşamaktadır. Marion’ın çılgın ve sınır tanımaz ailesi onları ziyarete gelince işler kısa süreliğine de olsa çığırından çıkar.
Akbank Galaları kısmında seyirciyle buluşacak filmi festivalde izleyemeyenler, benim gibi vizyona girmesini bekleyebilirler. Festival jürileri şimdilik kendisini görmezden gelse de filmlerini yazan, yöneten ve başrolünde oynayan Julia Delpy gibi bir kadının başarısını bir yerde ödüllendirecekler. Gün gelir fark ederler değil mi?

Korku Türünün Yükselmekte Olan İsmi: James Watkins

james-watkins-2-610x250

Ölüm Bizi Gözetliyor’un senaristi James Watkins, ilk yönetmenlik deneyiminde iyi bir iş çıkarmış. Gelecek projelerini de merakla bekleyeceğim.

Bu cümleyi 2006 yapımı Eden Lake (Kan Gölü) filmini izledikten sonra yazmışım. Söz konusu film türü korku-gerilim olunca, özellikle de son on yılda daha seçici davranır oldum. Gösterime giren filmler ya çok “slasher” ya da aynı senaryolar bazen ufak değişimler bile yapılmadan ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunuluyor. Merakımı kazanan nadir filmleri de korku filmi açlığımın olacağı zamanlar için stokluyorum. Eden Lake ise uzun zamandan sonra sinemada izlemeyi tercih ettiğim, slasher olmasına rağmen izlerken keyif aldığım, şiddetin tokat gibi yüzünüze indirildiği filmlerden hoşlanan sinemaseverleri tatmin edecek bir filmdi. Ancak James Watkins’i tanımam bu filmle olmamıştı.

Kendisinin ilk yönetmenlik denemesi Eden Lake, fakat türün meraklıları James Watkins ismini daha önceden duymuş olabilirler. Türün kalburüstü filmlerinden olarak sayılabilecek, çıktığı dönemki Big Brothers türevi televizyon programlarından gücünü alan 2002 yapımı My Little Eye (Ölüm Bizi Gözetliyor) filminin de senaristiydi genç yönetmen. Sinema sektörüne senarist kimliği ile girmişti ve türün meraklılarının odağına da onu kamerasından önce kalemi soktu. Yönetmenliğini yaptığı ikinci filme kadar da bir senarist olarak boş durmamış ve başarılı sayılabilecek bir devam filmi olan The Descent: Part 2‘in senaryosuna imzasını atmıştı hatırlarsanız.

edenlake_5

Gerek James Watkins’in henüz ikinci filmini çeken bir yönetmen olması gerekse Harry Potter’la dünya çapında bir üne kavuşan ve ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Daniel Radcliffe‘in filmin başrolünde olması nedeniyle The Woman In Black (Siyahlı Kadın) filminin yönetmeni olarak James Watkins’in ismini pek duyamadık. Fakat yazının başında da bahsettiğim gibi kendisi korku-gerilim türünde başarılı işler çıkarmış, meraklıları tarafından yeni filmleri merak edilen bir isim. Özellikle de Eden Lake ile aldığı övgüler düşünülürse…

Susan Hill’in aynı adlı çok satan eserinden uyarlanan Siyahlı Kadın’ın senaryosu yazılırken tesadüfen projeden haberdar olan James Watkins, menajerine bu proje ile ilgilendiğini söylemiş. Watkins “Ben de o dönemde bir hayalet hikayesi üzerinde çalışıyordum, bir şekilde olmadı. Senaryoyu okuduğumda yapamadığım projede olmasını istediğim her şeyin bunda olduğunu gördüm. Evet, bu bir korku filmiydi ama zamanda duygusal tarafları da ağırlıklıydı. Beni heyecanlandıran bir senaryoydu ve okuduğum anda, bu filmi yapmak istedim.” diyor. Filmin yapımcısı Simon Oakes de yönetmenle ilgili şunları söylüyor: “James çok zeki bir adam. Bir hikayeyi nasıl anlatması gerektiğini ve aynı zamanda hikayedeki korku öğelerini nasıl açığa çıkaracağını bilen harika bir yönetmen.

the-woman-in-black-daniel-radcliffe-review

Siyahlı Kadın’da bir kasabada küçük çocukların esrarengiz bir biçimde kaybolmaları ile başlayan olaylar anlatılıyor. 14 Milyon Dolar’dan fazla yaptığı hasılatla, İngiltere’nin korku filmi alanında rekor kıran film bugün sinemalarımızda. Türü, senaristi (X-Men: First Class’in senaristi Jane Goldman) ve  başrol oyuncusu kadar yönetmen koltuğunda oturan isimle de merak uyandıran Siyahlı Kadın bizleri bekliyor, herkese iyi seyirler…

Bu İsme Dikkat: Tomas Alfredson

tinker-tailor-soldier-spy-poster-quad-610x250

İngiltere’nin Oscar’ı olarak nitelendirilen Bafta’dan 11 adaylık alan ve En İyi Uyarlama Senaryo dahil üç dalda Akademi Ödülleri’ne aday gösterilen Tinker, Tailor, Soldier, Spy (Köstebek) bu hafta sinemalarımızdaki yerini alıyor. Ben de Let the Right One In (Gir Kanıma) filmi ile tanıdığımız yönetmeni Tomas Alfredson hakkında biraz daha bilgilenelim istedim.
1965 yılında Stockholms’da doğan İsveçli yönetmenin kariyeri İsveç film yapım şirketi Svensk Filmindustri’de asistan olarak çalışmasıyla başladı. Kısa sürede televizyona geçen Alfredson, İsveç’in ulusal kanallarından Sveriges Television için çeşitli televizyon serileri yarattı. Alfredson’ın ilk beyazperde deneyimi, televizyon için yönettiği Bert dizisinin sinema uyarlamasıydı. 1995 yapımı Bert: The Last Virgin, İsviçre’nin film ödülleri olan Guldbagge’da kendisine En İyi Yönetmen dalında adaylık getirdi. Office Hours (2003) ve dört dalda Guldbagge’a aday gösterilen Four Shades of Brown (2004) yönetmenin diğer sinema filmleri.
İsviçre’de çeşitli televizyon serilerinde ve filmlerinde yönetmenlik yapan Alfredson’ın ismini başta Avrupa olmak üzere uluslar arası alanda duyurduğu film, Hollywood uyarlamasını da izleme şansı bulduğumuz 2008 yapımı Let the Right One In. İsveçli yazar John Ajvide Lindqvist’in 2004’te yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanan ve gördüğü ilgiyle adını sıkça duyduğumuz film İsveç’te büyük gişe başarısı kazandı. Katıldığı festivallerden ve aday gösterildiği törenlerden 61 ödülle döndü.,

tinker_tailor_soldier_spy_interview_director_tomas_alfredson_let_the_right_one_in

Son dönemde Alacakaranlık (Twilight) rüzgârının yıkmaya çalıştığı vampir mitlerini kullanan film, ensest ilişkiler içerdiği, ele aldığı cinsellikle aslında bir çocuk pornosundan farksız olduğu iddialarıyla muhafazakar bir kesim tarafından yerden yere vurulsa da işlediği yoğun romantizm ve sanatsal görselliği nedeniyle kısa sürede türünün ‘kült’ filmlerinden oldu. Cloverfield ile büyük başarı yakalayan Matt Reeves’in Hollywood’a uyarladığı film, orijinalinin başarısını yakalayamasa da Tomas Alfredson’ı ve filmini uluslararası platforma taşıdı.
Let the Right One In’in etkisi geçmeye başlamadan Alfredson, uluslar arası bir filmin yönetmen koltuğunda karşımıza çıkıyor bu hafta. Tinker, Tailor, Soldier, Spy geçtiğimiz yıl Eylül ayında 68.Venedik Uluslararası Film Festivali’nde görücüye çıktı. John le Carré’nin 1974 tarihli aynı adlı romanın uyarlaması ve televizyon için çekilen dizinin yeniden çevrimi olan yapım 1950’li yıllarda yaşanan soğuk savaş döneminin en keskin günlerine odaklanıyor. Filmin oyuncu kadrosu Gary Oldman, Mark Strong, John Hurt gibi başarılı isimlerden oluşuyor.
Let the Right One In ile başlattığı başarısını istikrarlı bir şekilde, uluslar arası bir platformda sürdüren Tomas Alfredson’ın ismini önümüzdeki yıllarda da duyacağımız aşikar. Ülkesinde film yapmaya devam etmesi ve ya ana akım sinema yerine bağımsız yapımlara geri dönmesi de bir ihtimal. Zaman ne gösterir bilinmez ama Tomas Alfredson, meraklı sinemaseverlerin ismini bir kenara yazdığı bir yönetmen artık. Bakalım önümüzdeki yıllarda nasıl karşımıza çıkacak…

Fantastik Sinemanın Yaratıcı İsmi Guillermo Del Toro

2Ona yarattığı fantastik dünyalarla hayran olduk. Meksika sinemasının 7.sanata kazandırdığı önemli bir yönetmen olan Guillermo del Toro, son yıllarda korku-gerilim türü ağırlıklı filmlerin yapımcısı olarak karşımıza çıksa da fantastik sinemaya katkılarıyla özellikle türün sevenlerinin hafızasında yer etti. Geçirdiği sancılı çocukluğunun ürünü olan canavarlarını beyazperde aracılığıyla açığa çıkaran yetenekli yönetmen, yaratıcılığının başarılı tasvirlerini makyaj dalında uzman olarak çalıştığı yıllara borçlu. Yönetmenin yapımcılığında tekrar çekilen Don’t Be Afraid of the Dark vizyona girmişken, Del Toro’nun yaratıcı sinemasının en iyi filmlerini hatırlayalım.
Blade 2 (2002)
Wesley Snipes’ın rol aldığı ve büyük bütçeli bir çizgi roman uyarlaması olan Blade 2, Blade serisinin beyazperde yolculuğunun en başarılı filmi. Del Toro’nun adını dünyaya duyuran film olması nedeniyle de önemli. Yarı vampir yarı insan olan savaşçı Blade’in düşmanı olarak karşımıza bir vampir mutant çıkıyordu bu bölümde. Hem insanların hem de insanları tükettiği için vampirlerin varlığını tehtit eden bu tür, Del Toro’nun hayal gücü sayesinde Blade’in sinema macerasını daha kanlı ve daha renkli bir hale getiriyordu. Del Toro’yu sevmemizin nedeni de bu değil mi zaten?

Hellboy (2004)
Del Toro’nun Hellboy’u beyazperdeye taşımak için red ettiği teklifler saymakla bitmez. Mike Mignola’nın yarattığı bu çizgi kahraman kahramanı, ağır makyaj altında tanımakta zorlandığımız Ron Perlman tarafından canlandırıldı. Academy of Science Fiction, Fantasy & Horror Films tarafından En İyi Makyaj ödülü ile taçlandırılan film vampirlerle sınırlı olmaması nedeniyle Del Toro’nun hayal dünyasından daha çok beslenmişti. Adolf Hitler’in mistik konulara olan merakından yola çıkan söylentilerden çıkan bir hikaye. Hellboy, 2. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından çağırılan bir şeytan. Fantastik öğelerle bezenmiş bir iyi – kötü savaşı anlatılıyor filmde. Hellboy’un sinemadaki başarısı 2008 yılında devam filminin de Del Toro tarafından çekilmesini sağladı. Hellboy II: The Golden Army ilk filmden daha renkliydi ve başarılı olan sayılı devam filminden biri oldu.

1

Pan’ın Labirenti, El laberinto del fauno (2006)
Birçok eleştirmene göre Del Toro’nun başyapıtı olan film, En İyi Makyaj ve En İyi Sanat Yönetimi dallarında Oscar kazandı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, 10 yaşındaki Ofelia adından bir çocuğun yeni taşındıkları evin arka bahçesinde esrarengiz bir labirent keşfetmesiyle başlıyordu film. Ofelia ile birlikte hayal ile gerçek arasında bir yolculuğa çıkıyorduk film boyunca. Ofelia’nın vermeye çalıştığı üç sınavda açgözlülük, irade, fedakarlık üzerine ortaya konulan dersler filmin görsel yanı kadar senaryosunun da güçlü olmasını sağlıyordu. Bir çizgi roman uyarlaması olmaması, senaryo açısından altının dolu olması nedeniyle Pan’ın Labirenti yönetmenin başyapıtı olarak anılmaya devam edecektir. Tabi yapımcılığı bırakıp yönetmen koltuğuna dönerse işler değişebilir.

3

Yapımcılığından söz açılmışken Del Toro’nun yapımcılığını üstelendiği Yetimhane, El orfanato (2007) filminden bahsetmemek olmaz. Julia’nın Gözleri, Los ojos de Julia (2010) filminde tekrar çalıştığı, yönetmenin sevdiği oyuncular arasına giren Belén Rueda’un başrolünde olduğu Yetimhane, İspanya’nın Oscar’ı olarak kabul edilen Goya Ödülleri’nden En İyi Senaryo dahil yedi ödülle döndü. İçimdeki Deniz filmiyle Goya’yı kazanan Belén Rueda’ya da En İyi Kadın Oyuncu dalında adaylık getirdi. Çocukluğunu geçirdiği yetimhaneye restore etmek için geri dönen Laura’nın hikayesini anlatan film, gösterildiği dönem epey ses getirmişti ve genç yönetmeni Juan Antonio Bayona’dan çok yapımcısı Del Toro’nun adıyla anılmıştı.
Şu sıralar 2013’de gösterime girmesi planlanan Pacific Rim filmi üzerinden çalışan Del Toro’nun uzaylı işgali senaryolu filmlere yeni bir soluk getireceğe söyleniyor. BBC’nin yeni dizisi Luther’de diziye adını veren Luther olarak izlediğimiz Idris Alba ve Ron Perlman, nam-ı diğer Hellboy, filmin kadrosundaki heyecan veren isimler. Yönetmen koltuğunda görmeyi özlediğimiz Del Toro’nun hayal dünyasını da özledik zaten, değil mi?