FİLM ZAMANI: SOPHIE’S CHOICE (1982)

l-sophies-choice-bfe249a6

Kafa dergisinin Mayıs sayısında, Melda Özer, Sophie ve seçimi hakkında bir yazı yazmıştı. O zaman kenara not etmiştim bu filmi. Meryl Streep’i çok severim, İkinci Dünya Savaşı dönemi filmlerine de ilgim vardır. Hele ki ruhsal savaşlara değinenleri ayrı bir merakla izlerim.

Filmin yönetmeni ve senaristi Alan J. Pakula ‘ya En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar getiren film, William Styron’un aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmış. 1982 yapımı filmde Meryl Streep’e Kevin Kline (Nathan) ve Peter MacNicol (Stingo) eşlik ediyor. Streep’in de Sophie karakteri ile Oscar aldığını belirtmeden geçmeyeyim.

Stingo, yazar olma hayali ile Brooklyn’e taşınır. Üst kat komşuları ise iniş çıkışlı ilişkileri vasıtasıyla tanıştığı Sophie ve Nathan’dır. Kısa sürede çok iyi arkadaş olan bu üç yetişkinin sırlarla dolu bir dostlukları olur. Hayatlarındaki seçimler birbirlerini tanıdıkça sır olmaktan çıkacaktır.

Sophie, Nazi zulmünü görmüş bir Polonyalı. Nathan’dan ve Stingo’dan sakladığı bir geçmişi var. Stingo’ya anlattıkları üzerinden hikayesini öğrenme şansına ulaşıyoruz. Sophie hikayesini anlattıkça, geçmişimizden kaçamayacağımız, geçmişimizle yaşamayı öğrenmezsek gelecek kuramayacağımız yüzümüze vuruluyor yavaşça. Sophie’ninki kadar zor olmasa da hayatımızın seçimlerle yönlendiğini biliyoruz. Seçimlerimizin sonucunu yaşıyoruz, seçimlerimizin sonucunda başka seçimler yapmak zorunda kalıyoruz. Önemli olan geçmişe bağımlı kalmadan, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizle daha doğru seçimler yapabilmeyi öğrenmek sanırım.

Meryl Streep bu film çekilirken 33 yaşındaymış. Kendisi ‘şarap gibi kadın’ dediğimiz türden olduğu için o yaşlarda da gayet göz kamaştırıcıymış. Ayrıca Polonya aksanlı İngilizcesine ve yaşadığı acıları gözlerinden okuyabilecek kadar rolüne bürünebilmesine hayran kaldım.

Yahudi soykırımına dokunan hangi filmi izlesem, bu kadar zalim olabilen varlıklar olduğumuz fikri kanımı dondurur. İçimizde yaşattığımız karanlık tarafı görmek o kadar ağır ki.. Oysa aydınlığı yaşatmak sanıldığı kadar zor değil!

Kıssadan hisse…

Sophie’s Choice; İkinci Dünya Savaşı, Naziler, Yahudi Soykırımı’na ucundan da olsa dokunsun ben izlerim diyenlere  ve Meryl Streep’i sevenlere iyi bir alternatif olabilir. (Puanım: 7/10)

Reklamlar

Film Zamanı: The Hunger Games Mockingjay Part I

the-hunger-games-mockingjay-photos-2Açlık Oyunları filmini kitap kurdu bir arkadaşımdan duymuş, hatta ilk filmi de onun bahanesiyle izlemiştim. Kitabı hiç bilmediğim için filmden çok etkilenmiş, bittiği gibi devamı için heyecanlanmıştım. Tabi kitabın hayranı olan arkadaşım için aynı durum söz konusu değildi. O, kitabın daha ‘ciddi’ alt metinleri olduğunu ve filmin aksiyon yönünün ağır bastığını savunmuştu.

Şimdi bunları neden anlatıyorum? Serinin son filmini izleyene kadar ben arkadaşıma katılmıyordum. Sonuçta bunun bir sinema filmi olduğunu, beyazperdeye yansıtabilecek kadar alt metni yansıttıklarını vs. savunuyordum. Ancak para tatlı gelmiş olacak ki 2. filminde de çizgisini koruyan Açlık Oyunları film serisinin son bölümü 2 part haline getirerek katletmişler. Alaycı Kuş adını taşıyan son filmin ilk partı, hikayenin özünü seven benim gibi sinemaseverleri sıkmayacaktır ancak yaşatmak istedikleri ‘duyguları’ tek filmle de yaşatabilirlerdi diye düşünmeden edemeyeceksiniz. Filmi ikiye bölerek kitabın hayranlarını da mı yakalayabilmeyi amaçladılar? Yoksa gerçekten gişe rekorlarının gazıyla sinemaseverleri sömürelim mi dediler? Emin olmak zor.

Belirsizler bir yana Jennifer Lawrence’in Katniss Everdeen rolüne çok yakıştığı aşikar. Alaycı Kuş Part I’in en kuvvetli yanı da Katniss karakterine odaklanması. Özellikle devrimin alaycı kuşu olmasını sağlayacak sahnelerde parlıyordu Lawrence. Filmin görsel olarak doyurucu olduğunu, başkentin şaşası konusunda başarılı olan serinin 13. mıntıkanın kasvetini ve savaşın/gücü elinde tutan insanların acımasızlığını yansıtmakta da sınıfı geçtiğini söyleyebilirim.

Şimdi bu kadar laf ettin, kitabı okusaydın madem diyenleriniz olabilir. Hayal gücünüz beyaz perdenin etkisi altına girdikten sonra edebiyatın büyülü dünyasına geçiş yapamıyorsunuz maalesef. En azından benim öyle bir becerim yok.

Kıssadan hisse, serinin meraklıları 2. partı da izlemeden seri hakkında karar vermesinler. Bekleyeli  görelim. O zamana kadar da The Hanging Tree’yi dinleyip gaza gelelim, ne dersiniz? (Puanım: 7/10)

Derin mevzular…

derin mevzuDerin mevzulardan biri sanmıştım ben Müzeyyen’i. Meğerse derin olan ilişki mevzusuymuş. Tabi ki! Mevzu derinse tutkular sığ olur mu hiç?

“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” filmi, Erdal Beşikçioğlu’ndan kaynaklı dikkatimi çekti ilk. Sonra duydum ki İlhami Algör’ün aynı adlı kitabından esinlenilerek yazılmış senaryosu. İçimdeki kitapkurdu, sinefili yendi ve önce kitabı okudum. Sıcağı sıcağına da filmi izledim.

Müzeyyen nasıl biri derseniz…” buralarda kadınlarımız, icabında, ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vaziyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış…” bir kadın. Merkezinde böyle bir kadın karakter, yazar olmaya çabalayan bir adam, ilişkiler konusunda büyük laflar eden bir hikaye varken benim bu derin tutkuya hayran olmamam mümkün mü? Değil tabi ki. Film, kitaptan bazı kısımları olduğu gibi alıyor, etrafına bir filmde olması gereken “hayatın içinden” kurgusunu ekliyor ve gönlümü feth ediyor. Tabi İlhami Algör karakterlere ilham vermiş olmasa ortaya böyle bir film de çıkmazdı.

Film esinlenerek çekilmiş dedik ya, kitapta çok sevdiğim ancak filmde kendine yer bulamayan ayrıntılar hayli fazlaydı. Sadri Alışık göndermeleri, şarkı sözlerinden alıntılarla olaydan olaya geçişler yapılması, yazar olma hevesindeki adamımızın hayal ürünü ve gerçek dünya arasında gidip gelen anlatımı gibi.

Dönüp bakıyorum da yazdıklarıma… Bloga yazma konusunda ertelenmekten vazgeç diye alarm veriyor bu yazı. Cümlelerim devrik, anlatmak istediklerim ve parmaklarımdan dökülenler sanki birbirine küs…

Kendi dertlerim bir yana, Müzeyyen gibi kadınların değerini bilmek lazım. Müzeyyen gibi kadınlarla “aynı pencereden gelen sabah güneşlerine birlikte uzanmalı” mesela. Müzeyyenlerin değerini bilin ey ahali. Haydi kalın sağlıcakla…

Edge of Tomorrow – Yarının Sınırında (2014)

edge_of_tomorrow_2014

 

YAŞA. ÖL. TEKRARLA.

Filmin özeti bu aslında. Uzaylıların işgal ettiği bir dünyada, orduların mücadelelerini pazarlayan bir adam, kendini birden savaşın ortasında buluyor. Cage, bir sabah uyanıyor ve Mimics adlı uzay birliğine karşı yapılacak bir operasyonun hazırlığında buluyor kendisini. Silah tutmayı bile bilmeyen bu adam, çok geçmeden ölür. Ancak bu bir son değil, başlangıçtır. Cage’in savaşı kazanana kadar tekrar tekrar yaşaması, ölmesi ve uzaylıların enerji kaynağını bulup dünyayı istiladan kurtarması gerekecektir.

Filmin yönetmen koltuğunda The Bourne Identity filmiyle tanıdığımız Doug Liman var. Cage karakteriyle perdede boy gösteren Tom Cruise’a son yılların popüler yıldızlarından Emily Blunt eşlik ediyor. Bilim-kurgu ve aksiyon türündeki film, Mimics adı verilen uzaylıları ve savaş sahneleriyle görsel anlamda iddialı. Sil baştan yaşanılan anlarla kaderi kontrol edebilme ritüeli ise sık rastlamasak da sinemada yeni bir şey olduğu söylenemez. Bu konuda ilk akla gelen film Groundhog Day (1993) değil midir? Tabi konusu ve vermek istediği mesaj çok farklıdır, o ayrı.

  • Bilim-kurgu türünü sevenler,
  • Bir de uzaylıların dünyayı istilası varsa tadından yenmez diyenler,
  • Uzay bahane Tom Cruise/Emily Blunt şahane diyenler,

Yarının Sınırında filmini izlediklerine pişman olmayacaklardır. Ben bu kriterleri sağlamıyorum diyorsanız da, prodüksiyon açısından 2014’ün en iyi filmlerinden birini kaçırmak istemiyorsanız izleyin derim. Keyifli seyirler… (Puanım: 8/10)

Jasmine sen nasıl bir karaktersin?

Woody Allen filmi izlemeyeli çok olmuş.. Aslında geride bırakmak üzere olduğumuz yıl, film festivalleri de olmasa pek film izlediğim söylenemez. Kitaba daha çok zaman ayırır oldum. 2015 yılının kararlarından biri izlediğim her film hakkında, formata çok takılmadan iki satır da olsa yazmak olsun mu? Olsun.
Ne diyordum? He, Woody Allen. İlişkilere bakış açısına hayran olduğum adam. Blue Jasmine gösterildiği dönem Cate Blanchett’in performansı nedeniyle adından epey söz ettirmişti. Filmi izleyince kopan yaygara az bile diyor insan. O nasıl bir karakterdir? O nasıl bir performanstır? 
Jasmine, Woody’nin yarattığı en güçlü kadın karakterlerden biri hiç şüphesiz. Bu kadar aciz resmedilip de bu kadar güçlü görünmesinde Cate Blanchett’in yorumunın etkisi ortada. Jasmine, kendi yalan dünyasında mutlu ve kusursuz yaşayan, ama kendi kendini yok edip tekrar doğmaya çalışan bir kadın. Erkekleri ‘iyi yaşamak’ için basamak olarak görüyor. Kendine çok güvenen rolünün altında kendi ayakları üstünden duramayıp değnek arayan bir kadın var. Yaşadığı travma sonrası geçmişiyle kavga ediyor sürekli. Geçirdiği histeri nöbetleri, yalandan yeni bir dünya kurma çabaları… Kendimize yapay gerçekler yaratıp mutlu insan rolü oynamaya ne kadar da hevesliyiz değil mi?
Kadın odaklı, karakter odaklı bir Woody Allen filmi olmuş Blue Jasmine. Cate Blanchett’in oyunculuktaki zirvesi olabilir Jasmine rolü. Onun hatırına bile izlenir.