Öykü severlere: Melisa Kesmez

mkesmez

“Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz”

Ne kadar ilginç bir kitap ismi değil mi? Belki kitabının ismi bu kadar ilginç olmasa Melisa Kesmez’in öyküleriyle hiç tanışamayacaktım. Tabi Sel Yayıncılık’tan çıkmış olması da önemliydi. Sempatimin yüksek olduğu, kaliteli eserleri okurlarla buluşturduğunu düşündüğüm bir yayınevi. O zaman Melisa Kesmez tanımak için şans verilmesi gereken isimlerden dedim, aldım kitabı raftan. (Keşke raftan alsaydım ama sanırım artık asla alışveriş yapmayı düşünmediğim Babil.com’dan almıştım. Babil.com mevzusunu duymayanlar minik bir araştırma yapabilir, blogumda ya da sosyal medya hesaplarımda yer vermek istemediğim can sıkıcı bir mevzu. Ancak bu olay kitapçı ve sahaflardan daha çok alışveriş yapmam gerektiği düşüncemi kuvvetlendirdi.)

Öyküyü sevmem Alice Munro ile tanışmamla başladı desem yalan olmaz. Okudukça sevdim öykülerin dünyasını, sevdikçe de merakım ve ilgim arttı. Öykü, romandan başka bir haz verirmiş okura. Okumaya şans tanıyınca anladım. Melisa Kesmez gibi isimleri tesadüfle de olsa keşfedip tadına varabildiğim için mutluyum.

Nasıl öyküleri var peki bu kadının derseniz…

İlk öykü kitabı “Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz” kısa kısa 25 öykü barındırıyor. Güncel mekanlar ve insanlar seçmiş yazar. Beni Cemil ile (Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi) tanıştırdığı için Şiirsiz isimli öyküsünün özel bir yeri oldu gönlümde. Bu kitap, öyküye ısınmaya çalışanlar için güzel bir seçim olacaktır. Öyküler kısa ancak keyifli ve içimizden, yaşantımızdan anlar sunuyor bizlere. Gözlemlemediğimiz, görmeyi ıskaladığımız anlar paylaşıyor sanki yazar okurlarıyla.

İkinci kitabı “Bazen Bahar” ilk kitabına göre daha az sayıda, 10 tane, ancak daha uzun ve doyurucu öykülerden oluşuyor. Yazarın ilk kitabı, roman yazsa nasıl olur diye merak uyandırmıştı bende. İkinci kitaptaki öykülerden sonra bu merak daha da arttı. Ama roman başka bir dünya, Melisa Kesmez’in büyüsü ise öykülerde galiba. Uzun uzun tanımak istediğiniz karakterleri yok onun, tadımlık karakterleri var. Bir daha görmeyecek olsanız da tanıdığınıza memnun olduğunuz insanlar gibi.

Bazen Bahar’ı okurken öyle bir öyküye denk geldim ki.. O öykünün üzerine bir şey okumak istemedim bir süre. Neydi bu öyküde seni bu kadar etkileyen diye merak ederseniz.. Kahramanlardan birinden alıntı yapacağım:

Bir roman kahramanı mesela. Kitapta bir laf eder. Altı çizilecek cilalı cümlelerden değil ama, kendi halinde bir cümle. Bir tek sen cımbızlarsın onu kitabın kalabalığından. Sırf sana bir şey anlatır o cümle. Başka herkese susar.

Melisa Kesmez’in Kurtarma Gemisi isimli öyküsü de bir bana anlattı bir şeyler sanki.

Bu yazıyı da Melisa Kesmez ile tanışmanıza vesile olurum umuduyla yazdım. Okursanız eminim ki ‘sadece size bir şeyler anlatan’ bir öyküsüne denk geleceksiniz.

Biz insan mıyız?

tasarim-bienali

Filmekimi boyunca reklamını izlediğim Tasarım Bienali’ne dün teşrif ettim efendim.

Bu sene 3. sü düzenlenen bienalin yola çıktığı kavram ‘insanlık’. Yaradılışımızdan itibaren evrimleşmemizin her adımı bir tasarımken konunun insanlık olması felsefi olarak da doyurucu.

Geçen yıl gittiğim İstanbul Bienali’nde rehberli tur tercih etmediğim için çok pişman olmuştum. Bu sene, Tasarım Bienali’nin iki mekanı, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretlerini rehberli yaptım ve tarif edemeyeceğim kadar keyif aldım. Öncelikle bienal sergileri yoğun içerikli olduğundan her şeyi okuyup anlamak epey zor oluyor. Ancak size bir rehber eşlik ettiğinde hem dinliyor hem tur az kişiyle yapılıyorsa rehberle beraber sohbet edip sergi üzerine konuşabiliyorsunuz. Bienaller ücretsiz olsa da anlatılmak isteneni daha iyi anlamak, emeğin hakkını verebilmek için rehberli turları tercih edin derim.

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretleri için biletixten bilet alabilirsiniz. Cuma 11.00, 14.00, 16.00 ve hafta sonu 11.00, 14.00, 16.00, 17.00 saatlerinde geçerli olan biletleri aynı gün içinde kullanmanız da şart değil. Bir gün bir mekanı bir gün diğerini gezebilirsiniz. Biz bienal ortağım ile ikisini tek güne sığdırabildik ancak Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’ndaki sergiyi bir de ücretsiz gezmeyi düşünüyoruz.

Alt Sanat Mekanı, Bomontiada’da yer alıyor. Yaklaşık yarım saat süren kısa bir sergi turu var. Mekan, eski Bomonti Bira Fabrikası’nda olduğu için gidip görmenin ayrı bir keyfi oldu açıkçası. Monochrome, tur öncesi ya da sonrasında kahve ve tatlı için uğramanızı tavsiye edeceğim bir mekan. Browni ve Americano ikilisi harika oluyor. Oburluğu bir kenara bırakıp sergiye gelirsek… (Tabi ki her adımını anlatmayacağım, beni düşünmeye sevk eden kısımlardan bahsedeceğim.)

Mekanın girişinde Yenikapı’da bulunan ayak izlerinin bir replikası sizi karşılıyor. Ayak izlere bize, ayakkabının tasarlanmasıyla ayaklarımızın da evrildiğini işaret ediyor. Ayakkabı giymeye başlamadan böyle narin ayaklarımız yoktu tahmin edersiniz ki. Tasarladığımız her şey bizi de tasarlıyor olabilir mi? Olabilir tabi. Bu savımızı destekleyici diğer kısım ‘Kırılma Noktası’ kısmı. Buğday evcilleştirdiğimiz bir ürün ve uzun vadede yol açtıkları düşünülünce (yerleşik hayata geçiş, tarım vs.) bizi de zaman içinde evcilleştiriyor. İhtiyacımız doğrultusunda tasarlıyor ve tasarladıklarımızın kölesi oluyoruz! Kölesi olma kısmını birazdan anlayacaksınız…

Sergide yer alan Köçek Dans Pisti alanı ise algılarımız ve bakış açılarımız konusunda bizi uyarıyor. Tasarım ve insan ilişkisine fayda-zarar ekseninde ya da etken-edilgen ekseninde farklı açılardan bakabilmemiz gerektiğini söylüyor. Bu söylemleri de Kayıp Yarım Saniye kısmında destekliyor. Aslında bu bölümün amacının bakış açısının farkını fark ettirmek olmadığını söylemeliyim, yani bu benim algıladığım mesajdı. Neyse, Kayıp Yarım Saniye kısmı bize beynimizle bedenimiz arasındaki kayıp yarım saniyeden bahseden küçük denemeler sunuyor. İnteraktif bir bölüm. Yıllardır inandığımızın aksine beynimiz bedenimize bağlı değil ondan yarım saniye farkla,önce davranabiliyor.

Kölelikten bahsetmiştik hatırlıyor musunuz? Cep telefonunuzun şarjı bittiğinde, ya da onu evde unuttuğunuzda (tabi unutabiliyorsanız) nasıl bir panik yaşadığınızı düşünün. Bir yere gidip checkin yapamadığınızda, fotoğraf paylaşamadığınızda, bir düşüncenizi tweetleyemediğinizde nasıl hissediyorsunuz? İşte bu soruların cevapları kendi ihtiyacımız için tasarladığımız bir ürünün nasıl da kölesi haline geldiğimizin kanıtı. Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretlerinizin son kısımlarında bunu düşünmeye vaktiniz olacak. Tabi sosyal medyada paylaşım yapma derdinde olmazsanız!

Gelelim bienalde ziyaret ettiğimiz ikinci rotaya: Galata Özel Rum İlköğretim Okulu. Bu mekandaki içeriğin oldukça yoğun olduğunu, birçok video ve görselin yer aldığını ve buraya geniş bir zaman ayırmanız gerektiğini belirtmeliyim. Tek tek beni etkileyen kısımlardan bahsetmem bile uzun sürer. Ama gezerken kendime sorduğum soruları sizle paylaşmak istiyorum.

  • Hepimizi biricik tasarımlar haline getiren yaradılışımızı teknolojik gelişmeler sürdükçe mükemmel insan tanımına yaklaştırdığımız, en azından bunu arzuladığımız ortada. Yani zamanla kusursuz insanlar haline geliyoruz, peki kusursuz oldukça insanlığımızı yitirmiyor muyuz?
  • Tasarladığımız her şey herkes için olamıyor. Arada ‘varlık’ problemi var ve eşitsizlik tasarımda da kendisini gösteriyor. Tasarım herkese aynı imkanları sunmayı hedeflerken para ve politikaya bulanarak insanlar arasındaki uçurumu da açıyor olabilir mi? Büyük çaplı düşünmeye gerek yok, sosyal medya insanlığın tasarımı ve geliştikçe insanlar arasındaki iletişim uçurumlarını arttırmıyor mu? Bakış açısı.
  • Detoks içeceklerini deneyenlere gelsin bu sorum: Doğal olandan bu kadar uzaklaşmasak detoks merkezlerine ihtiyaç olur muydu? İhtiyacı yaratmak için yokluğa sebep olmuş olabilir miyiz?
  • Uzay Çöpü. Bizim dünya yetmezmiş gibi uzayı da çöplüğümüz haline getirdiğimizin görsel bir kanıtı. Evet, uzaya çeşitli sebeplerle mekikler, uydular vs. göndermemizin gerekliği var. Ancak neden pisliğimizi temizlemek için de uğraşmıyoruz?

Benden bu kadar. Sordum, cevaplar buldum ya da bulamadım. Ama düşündüm ve bundan hissedilir bir keyif aldım. Siz de gidin, düşünün, keyif alın.

Sergiler dışında Sultanahmet, Beyoğlu, Kuzguncuk, Nişantaşı ve Fener-Balat’ı içeren Tasarım Rotaları ve 12 Kasım’ı 13 Kasım’a bağlayan gece düzenlenecek bir Koku Rotası var. Yine biletler biletixten temin edilebiliyor, etkinlikler ile ilgili detaya da bienalin sitesinden ulaşabilirsiniz: bizinsanmiyiz.iksv.org

Bienal 20 Kasım’a kadar sürecek ve biz araya bir de tasarım ya da koku turu sıkıştırmak istiyoruz, bakalım kısmet olacak mı?

YOU WILL NEVER KNOW!

imany

Fotoğraf akbanksanat Instagram sayfasındandır.

You will never know
I will never show
What I feel
What I need from you

Sizi bilmem ama ben bu sözlere vuruldum da dinlemeye başladım Imany’i.

Bir şarkı daha bir şarkı daha derken bir de baktım ki sesine de sözüne de tavrına da hayran olmuşum.

26. Akbank Caz Festivali kapsamında Volkswagen Arena’da konser vereceğini duyunca nasıl mutlu oldum anlatamam. Konser yaklaştıkça bu sesi canlı canlı dinleyeceğim için heyecanlandım bile! Ve dün akşam anladım ki heyecanlanmam boşuna değilmiş. Hayatımda izlediğim en iyi konserlerden biriydi. Belki de en iyisi.

Konserin bir yerinde kadınların ‘anlaşılmamaktan şikayet ettiğini’ söyleyenlere seslendi. Dedi ki yanılıyorsunuz biz anlaşılmak istemiyoruz. Bizim tek istediğimiz özgür olmak! Aklımızla ve bedenimizle ne yapmak istiyorsak onu yapabilmek. Herkesle eşit haklara sahip olmak, ne eksik ne fazla. Eşit.

Imany, seyirciyle bağlantı kurmayı başarabilen sanatçılardanmış. Özellikle Please and Change şarkısına biz kadınları olduğu kadar erkekleri de dahil edebilmiş olması harikaydı. Şarkı erkeklerin hiç değişmediğinden bahsediyor, özetle. Enerjinizi onları değiştirmek için harcamayın, beğenmiyorsanız onları başkasıyla değiştirin dedi. Ben de dedim hay kurban olduğum ne de güzel söyledi. Konserin en iyi 2. performansı bu şarkıya aitti.

En iyi performans hangi şarkısı mıydı? Hiç kuşkusuz mikrofon olmadan, sadece gitar eşliğinde seslendirdiği Seat With Me.

Sahneye, harika ekibini onurlandırmayı ihmal etmediği Silver Lining (Clap Your Hands) şarkısıyla veda etti. Şarkı söylemeyi bırakmayın dediği seyirci mırıldana mırıldana onu sahneye geri çıkarınca da 3 şarkı daha söylemeyi, aramıza katılıp bizle keyfini sürmeyi unutmadı. Harika enerjisine, güzel yüreğine sağlık.

There is no justice, there won’t be no peace.

Filmekimi geldi, yaşasın!

filmekimi

Yılın en sevdiğim film festivali zamanı: Filmekimi

Ekim ayını sevmem bundan dolayı mıdır acaba?

İş hayatı sebebiyle, malum 9-6 çalışan insanlarız, gidebileceğim seanslardaki filmleri inceliyor ve seçimimi ona göre yapıyorum. Yoksa aklım kalıyor, üzülüyorum falan.

Tabi festival boyunca şu çok iyiymiş, bunu görmek lazımmış diyenlere de kulak kabartıp sonradan açığımı kapatmaya çalışıyorum. Ama festival filmi festivalde izlenmeli, tadı tuzu başka oluyor.

Neyse, uzatmayalım. Yarın açılışını yapacağım ve araya bir de Kahve Festivali sıkıştıracağım 15.Filmekimi maratonundan seçtiğim filmleri paylaşıyorum. Herkese iyi seyirler!

NOT: Filmlerin ismine tıklayarak ilgili Filmekimi sayfasına ulaşabilirsiniz. Aşağıda sadece neyi, neden seçtiğime dair bir iki kelam edeceğim.

NOT 2: Keşke festival boyunca izleyip izleyip yazının altına şu şöyle, bu böyle diye yorumlar yazsanız.

ÇAKI GİBİ – SWISS ARMY MAN

“Prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde büyük bir coşkuyla karşılanıp” deyince orada dur dedim! Sundance saygı duyduğumuz festivallerden. Dan Kwan & Daniel Scheinert,  yönetmen ödülünü kucakladığına göre bir bildikleri vardır. Bakalım söylendiği gibi “yılın en tuhaf, en komik ve en ilham verici filmlerinden biri” mi?

FRANTZ

François Ozon yıllardır festivallerde filmlerini takip ettiğim, festivalde izleyemeyince de izlemek istemediğim bir isim. Sonunda kendisine bir festival ortamında “Merhaba!” diyeceğim. “Frantz, daha önce hiç savaş veya çatışma sahnesi, siyah-beyaz ya da Almanca film çekmemiş olan Ozon’un takipçileri için ilklere tanık olacakları bir film.” diyor gerçi ama festivalde tanımam lazım diyorum ben de. O atmosferde solumam lazım zatı muhteremi.

ALT TARAFI DÜNYANIN SONU – IT’S ONLY THE END OF THE WORLD

Xavier Dolan sevdiğimiz festival yönetmenlerinden olup yeni filmi de bünyemizde heyecan yaratmıştır efendim. İzleyelim görelim… Cannes ödüllü olduğunu, Dolan’ın en olgun filmi olarak karşılandığını ve Kanada’nın Oscar adayı olarak açıklandığını not düşelim.

KABAKÇIĞIN HAYATI – MY LIFE AS A COURGETTE

Animasyon olur da, hele de orijinal olur da ben gitmez miyim? Cannes’da yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde prömiyerini yapmış ve İsviçre’nin Oscar adayı olmuş bu minnoş filmi heyecanla bekliyorum. Sırf bu filmi izleyebilmek için Kahve Festivali keyfimden feragat edeceğim. Biline!

JULIETA

Ah Julieta ah! Seni izleyeceğim diye programı kaç kez gözden geçirdim bir bilsen! Pedro Almodovar’ı sevdiğimi söylememe gerek yok sanırım. Filmin İspanya’nın Oscar adayı olduğunu da not düşelim.

TONI ERDMANN

“Maren Ade’nin Cannes’da olay yaratan filmi Toni Erdmann” diyordu. “Toni Erdmann, takma dişleriyle kapitalist dünyanın asık suratlılığına savaş açmış bir tür anarşist.” diye devam ediyordu. Filmekimi ekibi filmlere ilgi çekmesini iyi biliyordu!

ARRIVAL

Denis Villeneuve’ün çektiği ilk bilimkurgu filmi. Kendisi Incendies – İçimdeki Yangın (2010) filmi ile beni benden almıştır. Enemy (2003) ile de bir silkelemişliği vardır. Blade Runner’ı tekrar hayata geçirmeye hazırlandığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

PASTORAL AMERİKA – AMERICAN PASTORAL

Sevdiğim oyuncular film çekince ayrı bir gözle izliyorum yalan değil! George Clooney, Jodie Foster gibi hayalkırıklığı yaratmayan örnekler mevcut. Ewan Mcgregor da o kervanda yerini alır umuyorum.

AŞK VE SAVAŞ – ON THE MILKY ROAD

Biri  Emir Kusturica mı dedi? Kendisinin 2007’den beri çektiği ilk uzun metraj karşımızda olacak yakında. Bosna Savaşı sırasında bir şeyler bir şeyler.. Bir de Monica Bellucci faktörü var tabi!

SATICI – THE SALESMAN

Bir Ayrılık’ı çok etkileyici bulmuştum. Asghar Farhadi’nın Fransa’da çektiği Geçmiş’i izlemedim. Ancak ülkesine dönmesi beni mutlu etti desem? İran’da günümüzde geçiyor yeni filmi. Merakla beklediklerimden…

BİR ULUSUN DOĞUŞU – THE BIRTH OF A NATION

2016 Sundance Jüri Büyük Ödülü, İzleyici Ödülü almış.. 1831’de, köleliğin en ağır hüküm sürdüğü Virginia’da kölelerin isyanının başını çekerek tarihe geçen Nat Turner hakkında. E daha ne diyebilirim ki? İzlemeli, düşünmeli, konuşmalı üzerine.

İKİ ELİ KANDA – HELL OR HIGH WATER

İçimdeki Western aşkı durdurulamıyorsa demek.. Aslında “modern” bir western diye tanıtımı yapılmış filmin. Müzikler  Nick Cave ve Warren Ellis’e ait. Yönetmen, Tutku Nehri ve Yüksek Risk gibi ödüllü yapımlarla tanınan  David Mackenzie. Başrollerde Chris Pine ve Ben Foster. Bence kötü olması için sebebi yok bu filmin!

Kitapsız yaşayamamak!

yanilsamalarEski yazıları gözden geçirmeye başladığım bir dönem oldu, henüz bitirebilmiş değilim. Hatta yarıladım bile denemez. Blogları birleştirdikten sonra hep aklımda olan bir şey, bakalım ne zaman bitecek…

O bitene kadar eskisinden daha sık yazabilirim diye umuyorum. Çünkü çok izliyor çok okuyorum ama hiç paylaşmıyorum. Biraz Instagram paylaşma açlığımı bastırdığından biraz da benim yazmaya üşenmemden kaynaklı, bir sürü etkinlik ‘siz de’ ile başlayan cümleler kuramadan geçmiş oluyor.

Tiyatro sezonu açıldı, Filmekimi yaklaşıyor. Bunlar üzerine söyleyecek sözüm var elbet. Ama şimdi konumuz biraz Paul Auster biraz Gabriel Garcia Marquez.

Paul Auster’ı yıllar önce, şans eseri tanıdım. Görünmeyen kitabı beni o kadar etkilemişti ki tekrar okumak için can atıyordum. Yanılsamalar Kitabı’nı, sık yaşadığım-yarattığım da diyebiliriz- bir yanılsamadan sonra okuma kararı aldım. Araya her zamanki gibi başka başka kitaplar girdi. Zaten kitap da hemen değil adım adım avuçlarına aldı beni. Okudukça sevdim, sevdikçe okudum.

Hiç kimse başkaları olmadan yaşayamaz David. Bu mümkün değil. Belki değildir. Ama daha önce kimse ben olmadı ki.Belki de ben ilkim.

Bu satırı okuduğumda David’e kendimi o kadar yakın hissettim ki… Benim de her insan gibi yaralarım ve kabuklarından ördüğüm duvarlarım var. Kanatılsın istemiyorum ve tek başıma yaşayabileceğime inanıyorum. Yalnızlığın mümkün olmadığına kendimizi inandırmış olamaz mıyız?

Hayatımı kurtarmak istiyorsam önce onu mahvetmenin eşiğine kadar gelmeliyim.

En dipteyken çıkmak güçlü olduğumuzu gösterir. Ama çıkışı bulabilmek için illa dibi görmek mi gerekir? Belki de…

Hala beni bekleyen bir şey vardı, önemli olan benim ona doğru yürüyecek cesarete sahip olup olmamamdı.

Emin olun, zamanı geldiğinde o cesareti buluyor insan. Ama zamansız yaşanan her şey daha yıkıcı oluyor. O yüzden bekleyen şeyler size aitse beklemeye devam edecektir. İhtiyacınız olan zamanı kullanın ve hazır olduğunuzda yola devam edin.

Zaman bu insanlardan bir şey alıp götürmez, yaşlanırlar, ama kim oldukları değişmez, hayatta kaldıkça kendilerini daha da eksiksiz olarak ve acımasızca yeniden yaratırlar.

O insanlardan olabilmeyi kim istemez ki?

İnsanlar köşeye kıstırılmadıkça tam olarak yaşamaya başlamazlar.

“Dibe batmadıkça çıkış yolunu bulamazsın” konusunda ısrarcıyız, evet.

David Zimmer’in, kendisi gibi ölüm ve yaşam arasında bir yerlerde var olmaya çalışan bir komedi oyuncusunun hayatını inceleyerek başladığı hayata geri dönüş yolculuğundan alıntılardı yukarıdaki satırlar. Ben David’i sevdim, eğer siz de ona benzer bir yolunu kaybetmişlik yaşamışsanız ve hayata tutunmak için bir şeyler bulduktan sonra yola devam edebilmişseniz David’i ve dolayısıyla kitabı seveceksiniz. (Son zamanlarda okunan romanları sevmekle romandaki karakterleri sevmek konusunda ısrarcıyım sanırım).

Cuma günü ani bir Edirne yolculuğuna çıktığımda, Yanılsamalar Kitabı’nın son doguavrupadayolculuksayfalarındaydım. Yedek kitabım da yoktu.

“Kitabım bitmek üzere, kitap alabileceğim bir yer yok ve yola çıkacağım. Çok gerginim anlayamazsınız.”

İşte bu duygular içinde kıvranırken bir kitap otomatı gördüm ve elimde olmadan Gabriel Garcia Marquez’in Can’dan çıkan son kitabını aldım. Beni çeken kitabın kapağı mıydı, yazarın gezi yazılarını içeriyor olması mıydı yoksa Doğu Avrupa’dan bahsediyor mu olduğuydu emin değilim. Doğu Avrupa’da Yolculuk, tam bir yolculuk kitabıydı. Akıcı, eğer Doğu Avrupa’ya biraz meraklıysanız merak uyandırıcı ve yoldaysanız harika bir yol arkadaşı. Kitap bitince uzun zamandır merak ettiğim Prag’ı muhakkak görmem gerektiğini hissettim ve en kısa zamanda Jack London ve Tolstoy okumam gerektiğini de. Rus edebiyatını merak etmekle beraber Dostoyevski’den ziyade Tolstoy’u okumam gerektiğini düşünüyorum.

Ruslar bir yana.. Edirne yolculuğunun bir de dönüşü vardı ve ben hazırlıksız çıkamazdım. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nden sonra tekrar okumayı göze alamadığım bir yazardı. Di’li geçmiş kullandım çünkü Kırmızı Saçlı Kadın’ı gün itibariyle okumaya başladım. Masumiyet Müzesi’ndeki ağdalı dil henüz yüzünü göstermiş değil. Bakalım nasıl devam edecek…

Şimdi ben bunları neden anlattım? Valla ben de bilmiyorum. Okumak ben de su içmek gibi olmuş, tek bildiğim bu. Siz de böyleyseniz sakın yedek kitabınız olmadan sokağa çıkmayın!