Ah.. dedim sonra. Ah!

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızıyordu çatlaklarından.

Kırılan vazo eskisi gibi olmaz derler ya, o misal. Yaşadıklarımızı yüklene yüklene devam ediyoruz yola. Kalp kırıyoruz, kalbimiz kırılıyor. Ve kızgınlık gibi olmuyor kırgınlık, izi kalıyor.

Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel boya koksa.

Çocukluğuma dair ilk aklıma gelen şeylerdendir pastel boya kokusu. Her rengi kullanmak istesem de bazılarını kullanmaya kıyamazdım mesela. Set olarak alınırdı ya boyalar, biterse en sevdiklerim,  daha az sevdiklerimi daha çok kullanmaktan korkardım. Sonra hevesim kırıldı, ben de izin verdim kırmalarına. Bıraktım resmi. 
Arada, duygularım satırları akmayıp da içimde tıkıldığı zamanlarda tekrar resim yapmayı istiyorum. Ama geçmişte bırakamadığım onca şeyin yanında en bırakmamam gerekeni, resim sevgimi geçmişte bıraktım galiba. Gerçekten geçmiş geçmişte kalabilir mi peki? Kalabiliyorsa şimdiyi ve geleceği etkileyen o yükler neyin nesi?

İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.

Her aşk unutulur demiştik birbirimize. Herkes unutulurdu elbet. Ama biz birbirimize sahipken unutmaya başlamıştık birbirimizi. 

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

Senin satırlarının dalgınlığa gelmesi mümkün mü Didem Madak? Seni keşfetmeme hangi paylaşım neden oldu hatırlamıyorum, evet bak bu dalgınlığıma gelmiş. Ama senin satırların gelmemiş olacak ki sayende düşüncelerimde kayboluyorum. Huzur içinde bak bize her neredeysen…

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

Bize çocukluğumuzu öldüren birçok sebep olabilir. Ama sebepsiz yere çocukluğunu öldürenlere ne demeli? 
Arada çizgi film izleyin, belki bir lunaparka gidip çarpışan arabalara binin, ya da çocukluğunuzda çok sevdiğiniz bir çikolatanın keyfine varın arada. Nasıl yaparsanız yapın, ama içinizde bir yerlerde her şeye rağmen nefes alan o küçük çocukları şımartın.

Aşk diyorsunuz,
Limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Ama ben bir aşkın limanı olmak istedim çoğu zaman. Her limanın aşk olmasını umdum ya da? Aşkı bağımlı yapmaya çalışmaktır hatam. Aşk da aşkı taşıyan ruh gibi bağımsız olmalı oysa.

Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

Aşk sadece istemek midir? Laftan anlamadığına, gurur dinlemediğine göre.. Ne olursa olsun aşık olduğun insanı görmeyi istemektir mesela. Onun özleminden ne aklın söz dinler ne de gururun. Tek istediğin onu görmektir. 

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!

Hiçbirimizin bilmemesi bundan olsa gerek. Herkes bir şeyler yazıyor, çiziyor. Aşkın mutlak bir tanımı olmadığını, bir doğruya ulaşamayacağını herkes biliyor. Ama yaşıyor aşkı ve anlatmak istiyor bir şekilde. Anlamayanlara da tek savunması ‘aşkı ancak yaşayan bilir’ oluyor. Çünkü insan aşıkken, aşkın tanımı oluveriyor.

Güzel beyaz bir tay doğururdu her sene hafızam
Yorgundu oysa
Durmadan, durmadan hatırlamaya koşmaktan.

Unutkandık, unuttunuz mu? Unutmak istediklerimizi unutamaz, unutmak istemediklerimizi hatırlayamayız çoğu zaman…

Kim bir şairi kırsa
Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela
Bilirim kim dokunsa şiire
Eline bir kıymık saplanacak.
Bilirim kırılmış dizeleri tamir edemez zaman
Yorgunum oysa
Durmadan kendime bir tunç uyak aramaktan.

Şiire dokunalı çok olmadı, bizimkisi dokunan dizeleri keşiften öteye geçemiyor gerçi. Yine de şiir bulanmış her şeyin tadı bir başka. Şiiri anlayamıyorum diyorsanız, siz şiiri yaşamamışsınızdır bayım. Şiir yaşamadan anlaşılmaz.

Sözler…
Bir yağlı urgandı acıyı boğmaya yarayan.

Hep acı yoktur tabi sözlerde. Daha çok yaşanmışlık vardır. Ama yaşanılanların tadı acıya yakınsa, sözler acıyı boğmak için görev başındadır. Zaten mutluyken yazabilir mi insan? Mutluluk yaşanır. Acı hissederken yazdıklarımız ise yaşanmak istemeyenlere ağıttır.

Kime ne “de-da”ları ayırmasam?
Noktalarda durmasan,
Bir ünleme koşsam yalnızca,
Sonu uçmak olan bir çığlığa.
Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.

Ne denir ki bu mısralara? Didem Madak, her ölüm vakitsizdir de bazı ölümler daha vakitsizdir. Senin ölümün de onlardan. Bak bu da benim şiir denemem/yamam olsun sana.

Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

Aslında iki cenaze çıkar her aşktan. Gerçekten aşksa tabi…

Ben nasıl olsa
Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.

Ve ölümümden sonra, okumaya değer gören biri çıkarsa o da yalnız kalacak yalnızlığımla… 
Ölümü düşündürtüyor Didem Madak’ın mısraları. Ama arada düşünmek de gerekiyor, ölümlü dünyanın farkında olmak iyi bir şeydir. Hayat denen armağanın ne zaman elimizden alınacağını bilemediğimize göre…

Bazı yaralardan sızan kanla
Tüm geleceğin yıkanır.

Ah bu yükler, yüklerimiz… Yaralar kabuk tutsa da kanırtmak ister insanoğlu. Geçmesini beklemez, bekleyemez çünkü tatlı tatlı kaşınır o yara. Bazen kanatmak iyidir de, insan durmasını ve oluruna bırakmasını da bilebilmelidir. Evet, bence de. Keşke her şey yazıldığı gibi yaşansa!

Yeter ki sen beni
Hiç yazamayacağım bir romanın kollarına atma.

Sen beni attın adam. Kendini biliyorsun. Yazılamayacak o romanın adını bilmiyorsun belki ama erkek karakterin adını sen koydun mesela. Hatırladın? 

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah… dedim sonra
Ah!

İçimdeki biriktirdiklerimi sözcüklere dökmeme vesile Didem Madak’ın anısına…

Alıntılar “Ah’lar Ağacı” şiir kitabındandır.

Reklamlar