Film Zamanı: The Hunger Games Mockingjay Part I

the-hunger-games-mockingjay-photos-2Açlık Oyunları filmini kitap kurdu bir arkadaşımdan duymuş, hatta ilk filmi de onun bahanesiyle izlemiştim. Kitabı hiç bilmediğim için filmden çok etkilenmiş, bittiği gibi devamı için heyecanlanmıştım. Tabi kitabın hayranı olan arkadaşım için aynı durum söz konusu değildi. O, kitabın daha ‘ciddi’ alt metinleri olduğunu ve filmin aksiyon yönünün ağır bastığını savunmuştu.

Şimdi bunları neden anlatıyorum? Serinin son filmini izleyene kadar ben arkadaşıma katılmıyordum. Sonuçta bunun bir sinema filmi olduğunu, beyazperdeye yansıtabilecek kadar alt metni yansıttıklarını vs. savunuyordum. Ancak para tatlı gelmiş olacak ki 2. filminde de çizgisini koruyan Açlık Oyunları film serisinin son bölümü 2 part haline getirerek katletmişler. Alaycı Kuş adını taşıyan son filmin ilk partı, hikayenin özünü seven benim gibi sinemaseverleri sıkmayacaktır ancak yaşatmak istedikleri ‘duyguları’ tek filmle de yaşatabilirlerdi diye düşünmeden edemeyeceksiniz. Filmi ikiye bölerek kitabın hayranlarını da mı yakalayabilmeyi amaçladılar? Yoksa gerçekten gişe rekorlarının gazıyla sinemaseverleri sömürelim mi dediler? Emin olmak zor.

Belirsizler bir yana Jennifer Lawrence’in Katniss Everdeen rolüne çok yakıştığı aşikar. Alaycı Kuş Part I’in en kuvvetli yanı da Katniss karakterine odaklanması. Özellikle devrimin alaycı kuşu olmasını sağlayacak sahnelerde parlıyordu Lawrence. Filmin görsel olarak doyurucu olduğunu, başkentin şaşası konusunda başarılı olan serinin 13. mıntıkanın kasvetini ve savaşın/gücü elinde tutan insanların acımasızlığını yansıtmakta da sınıfı geçtiğini söyleyebilirim.

Şimdi bu kadar laf ettin, kitabı okusaydın madem diyenleriniz olabilir. Hayal gücünüz beyaz perdenin etkisi altına girdikten sonra edebiyatın büyülü dünyasına geçiş yapamıyorsunuz maalesef. En azından benim öyle bir becerim yok.

Kıssadan hisse, serinin meraklıları 2. partı da izlemeden seri hakkında karar vermesinler. Bekleyeli  görelim. O zamana kadar da The Hanging Tree’yi dinleyip gaza gelelim, ne dersiniz? (Puanım: 7/10)

Reklamlar

Edge of Tomorrow – Yarının Sınırında (2014)

edge_of_tomorrow_2014

 

YAŞA. ÖL. TEKRARLA.

Filmin özeti bu aslında. Uzaylıların işgal ettiği bir dünyada, orduların mücadelelerini pazarlayan bir adam, kendini birden savaşın ortasında buluyor. Cage, bir sabah uyanıyor ve Mimics adlı uzay birliğine karşı yapılacak bir operasyonun hazırlığında buluyor kendisini. Silah tutmayı bile bilmeyen bu adam, çok geçmeden ölür. Ancak bu bir son değil, başlangıçtır. Cage’in savaşı kazanana kadar tekrar tekrar yaşaması, ölmesi ve uzaylıların enerji kaynağını bulup dünyayı istiladan kurtarması gerekecektir.

Filmin yönetmen koltuğunda The Bourne Identity filmiyle tanıdığımız Doug Liman var. Cage karakteriyle perdede boy gösteren Tom Cruise’a son yılların popüler yıldızlarından Emily Blunt eşlik ediyor. Bilim-kurgu ve aksiyon türündeki film, Mimics adı verilen uzaylıları ve savaş sahneleriyle görsel anlamda iddialı. Sil baştan yaşanılan anlarla kaderi kontrol edebilme ritüeli ise sık rastlamasak da sinemada yeni bir şey olduğu söylenemez. Bu konuda ilk akla gelen film Groundhog Day (1993) değil midir? Tabi konusu ve vermek istediği mesaj çok farklıdır, o ayrı.

  • Bilim-kurgu türünü sevenler,
  • Bir de uzaylıların dünyayı istilası varsa tadından yenmez diyenler,
  • Uzay bahane Tom Cruise/Emily Blunt şahane diyenler,

Yarının Sınırında filmini izlediklerine pişman olmayacaklardır. Ben bu kriterleri sağlamıyorum diyorsanız da, prodüksiyon açısından 2014’ün en iyi filmlerinden birini kaçırmak istemiyorsanız izleyin derim. Keyifli seyirler… (Puanım: 8/10)

Kıssadan Hisse: Kaptan Phillips (2013)

“Captain Phillips”

Kaptan Philips, gerçek bir hikayeden uyarlanmış. 2009 yılının Nisan ayında Somalili korsanlarca rehin alınan Maersk Alabama isimli kargo gemisinin kaptanı Richard Phillips, yaşadıklarını “A Captain’s Duty: Somali Pirates, Navy SEALS, and Dangerous Days at Sea” kitabıyla anlatmış. Açlık Oyunları’nı sinemaya uyarlayan senaristlerinden Billy Ray kitabın senaryosuna imzasını atmış. Yönetmen koltuğunda ise Bourne serisinin başarılı yönetmeni Paul Greengrass oturuyor.
Başrolde Oscar ödüllü Tom Hanks var. Kaptan Philips’i kaçıran Somalili korsan ‘Muse’ olarak Barkhad Abdi’yi izliyoruz. Kendisinin ilk sinema filmi ve En İyi Yrd. Erkek Oyuncu olarak bu senenin Oscar adayları arasında. 
En İyi Film dahil 6 dalda Oscar adayı olan filmi En İyi Yrd. Erkek Oyuncu ve En İyi Uyarlama Senaryo dallarında iddialı buldum. Tom Hanks ve Barkhad Abdi hikayeye dramadan uzak bir gerçeklik katabilmişler. Tom Hanks’in Oscar’a aday gösterilmemesi şaşırtıcı! Evet, Chiwetel Ejiofor ve Christian Bale’in yanında sırıtırdı; ama Leonardo DiCaprio’dan emin değilim…
“Amerika en teknolojik, Amerika en güçlü, Amerika en profesyonel” nidalarını bir kenara bırakırsak.. Bırakabilir miyiz? Tabi ki hayır! Somali’de insanlar neden bu yola başvuruyorlar filmi değil bu. Somali’de bunlar da yaşanıyor filmi. Mağdur durumdaki bir Amerikalı da olsa, o bir kurban. Yaşadığı gerilimi ekrana yansıtma konusunda iyi iş çıkarılmış. “Hepimiz insanız.” temasına sadık kalınmış. Haliyle hakkı neyse vermiş film. Yılın ‘en iyileri’ arasında gösterildiği için bile olsa vakit ayırmaya değer, ne dersiniz?

In Time (2011) Zamandan Çalıyor…

The Truman Show ve  Lord of War gibi iki başarılı senaryonun arkasındaki isim: Andrew Niccol.
Müzik dünyasındaki başarılarından sonra sinemada kendini kanıtlamaya çalışan bir isim: Justin Timberlake.
Son yılların yükselen yıldızlarından biri: Amanda Seyfried.
Kötü adam rollerinin altından başarıyla kalkan, henüz hak ettiği değeri bulamadığını düşündüğüm bir karakter oyuncusu: Cillian Murphy.
Sadece bu isimleri saymış olmam bile beklentinizi arttırmadı mı? Benim arttırmıştı. Filmin gelecekte, paranın zaman olduğu bir dünyada geçtiğini söylediğimde bile iştahınız kabarmıyorsa doğru filmi seçmemişsinizdir.
Tüm bu yağlama ballama satırlarımdan sonra filmi yere göre sığdıramamamı bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü In Time, paranın, yıldızların ve iyi bir fikrin bir araya gelip iyi bir şeyler çıkaramadığı filmlerden.
Herkesin 25 yaşına geldiğinde, yaşamak için dakika, saat kısaca zaman kazanmak zorunda olduğu bir dünyadayız. Zamanı elinde tutanlar olduğu gibi gününü kurtararak yaşayanlar da var. Adaletsiz olduğu belli olan bu dünyada, annesiyle gettoda yaşayan Will bir gün yaşadıkları adaletsizliklerin altında çok başka şeyler olduğunu öğrenir. Ama gerçeği öğrenmesi için gettodan çıkmalıdır.
Will gettodan çıkmasına çıkıyor da… Film boyunca gerçeği de arıyor sözde. Ama bulamadığı gibi bizim bulmamız için ipucu da bulamıyor. Hani seyirciyi de katalım deyip sonuçsuz bir senaryo yazmışlar diyeceğim ama ipucu olmayınca iyimser olmam da mümkün olmadı. Hal böyle olunca In Time, aksiyon ve aşk serpiştirilmiş boş bir film oluyor. Boş demeyelim de boşa harcanan diyelim. Zamanın değerinden bahseden bir filmin zamanımızı kötü harcamamıza neden olduğunu ironik bulmam da cabası! Kanmayın albenisine, daha iyi değerlendirin zamanınızı derim ben. [Puanım 6/10]

Lincoln Vampir Avlarsa…

Abraham Lincoln: Vampire Hunter (2012)
Lincoln, ABD tarihi açısından önemli bir isim olduğu gibi köleliği kaldırmış olması bakımından insanlık tarihi için de önemli isimler arasında yer alıyor. Lincoln’ın ismini, biraz politik/siyasi bir yapısı varsa ya da kölelikle ilgili mesaj derdi varsa bir Hollywood filminde duymuşsunuzdur. Duymayanlar da Oscar maratonunu takip ediyorlarsa Lincoln filmiyle duydular zaten.
Spielberg’in Oscar adayı filmi, 2012’de Lincoln ile ilgili yapılan tek film değildi. Tim Burton‘ın yapımcılığında yaz filmleri arasında fantastik bir film vardı hatırlar mısınız? Vampir Avcısı: Abraham Lincoln yazın arada kaynayan gişe filmlerindendi. Spider Man gibi yapımlar bile pek ses getirmemişken Vampir Avcısı: Abraham Lincoln‘ın ses getirmesi sürpriz olurdu zaten. 

Lincoln ve vampirler ne alaka diyenleriniz vardır. Ben de ilk duyduğumda nasıl bir araya gelmiş olabilirler diye meraklanmıştım. Filmin yapımcısının Tim Burton gibi fantastik bir adam olması merakımı daha da arttırmıştı. Ancak filmin hayal kırıklığı yarattığına dair okuduklarım hevesimi kırdı ve izlemeyi bir süre erteledim.
Filmin kahramanı Abraham Lincoln, bildiğimiz Lincoln aslında. Hukuk okumaya çalışıyor, köleliğe karşı, değişim istiyor vs. Ancak tüm bunlar bir kenara intikam peşinde bir adam. Küçük yaşta annesinin ölmesine sebep olan vampirlerle bir davası var. (İşin fantastik yani gerçek dışı kısmı burada devreye giriyor.) Ama birden kendisini daha büyük bir davanın, bir ulusun özgürlük savaşının içinde buluyor.
Film, Seth Grahame-Smith tarafından kendi romanından uyarlanmış. Tim Burton‘ın Dark Shadows filminin hikayesi de Smith’e aitti. Burton ile iyi anlaşmışa benziyorlar ancak ben bir Burton hayranı olarak pek memnun kalmadım bu ortaklıktan. Dark Shadows’u henüz izlemedim fakat Vampir Avcısı: Abraham Lincoln bende biraz hayal kırıklığı yarattı. Filme Burton’ın yapımcı olduğunu göz ardı edersem de Timur Bekmambetov ismine yakıştıramıyorum, yine olmuyor yani. Gece Nöbeti‘nin parlak yönetmeninin Hollywood yolculuğu da parlak olmalıydı bana göre. Bekmambetov, Wanted‘dan sonra biraz daha toparlamak bir yana yerinde sayıyor adeta.
Filmde Lincoln’ı Benjamin Walker canlandırıyor. Yan rollerde de en az Walker kadar popüler olmaktan uzak isimler var. En bilinen isim, Adam rolündeki Rufus Sewell. Dark City‘den sonra dişe dokunur bir rolü olmamıştı. Vampir Avcısı: Abraham Lincoln filmi bir tek ona yaramış diyebilirim. 
Film, Bekmambetov’dan görmeye alıştığımız abartılı ikili mücadelelere sahip. Özellikle atların üstünde ilerleyen vampir avı, gereğinden uzun ve abartılı geldi bana. Lincoln’ın iyi bir başkan olduğu göz ardı edilmesin derken filmin fantastik ruhu göz ardı edilmiş. Onu da soluksuz izleyeceğimizi düşündükleri vampir avı sahneleriyle kapatmaya çalışmışlar. Lincoln gibi önemli bir kişiyi vampir avcısı rolüyle sinemaya getirmek ağır iş, altından kalkmak da zor. Filmin bu ağırlığın altında ezilmesine şaşırmadım. 
İçinde vampirler varsa ben her türlü izlerim diyenlere, 
Tim Burton ismi bana yeter diyenlere,
Timur Bekmambetov’a hep destek tam destek diyenlere tavsiye ederim.
(Puanım: 6/10)