Tiyatrodur, iyidir: Ayaktakımı Arasında

AyaktakımıArasında

Çayım yanımda.
Not defterim, tamamdır.
Kalem olmazsa olmaz zaten.
Evet, haftanın oyunu ‘Ayaktakımı Arasında’ üzerine düşünebilirim…

Bloga yazamadığım her şeyi sığdırdığım defterlerime dökmem lazımdı önce düşüncelerimi. Nasıl bir oyundu? Neler düşündürdü? Toparlamam lazımdı.

Öncelikle tiyatro alışkanlığımın, şehir tiyatrolarını düzenli olarak takip etmeye başlamamla tadından yenmez olmaya başladığını belirtmek isterim. Geçtiğimiz yıllarda izleyip de yazmadıklarıma inat bu sene oyunlar hakkında kafa yormalarımı yazıya/bloga dökme niyetim de var. Niyeti eyleme geçirmek de bugün izlediğim Ayaktakımı Arasında ile olsun dedim.

Ayaktakımı Arasında, Şehir Tiyatroları’nın bu seneki yeni oyunlarından. Türkiye’de ilk kez 1936 – 1937 sezonunda Şehir Tiyatroları tarafından oynanmış. , daha sonra başta Ankara Devlet Tiyatrosu olmak üzere birçok topluluk tarafından sahnelenmiş bir oyun. Rus yazar Maksim Gorki’nin imzasını taşıyan hikaye, devlet düzeninin çöktüğü 1900 başında Rusya’da izbe bir barınakta hayata tutunmaya çalışan ayaktakımını anlatıyor. Yönetmenliğini Orhan Alkaya’nın yaptığı oyunda birbirinden değerli 17 oyuncu yer alıyor. Oyunun künyesine www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari adresinden ulaşabilirsiniz.

Hikayenin geçtiği dönem itibariyle siyasi dokunuşlar bekleyen seyirciler öncelikle bu düşüncelerinden sıyrılmalılar. Bu oyun, Rusya’da yaşanan çalkantıların, dönemi yaşayan ‘kaybeden insanlar’ üzerindeki etkisini anlatmak gibi bir derde sahip değil. Hayata dair umudu kalmasa da ‘gerçek nedir?’ dert edinmiş bir grup insanın hikayesi var karşınızda. Dönem olarak 1900’ler Rusya’sı seçilmesi, dönemden ve yaşanılanlardan etkilenenin oyunun karakterleri değil de Gorki olmasından kaynaklanıyor.

Peki ülkelerinde yaşanan bunca olay ‘gerçek’ peşindeki bu ayaktakımına hiç mi dokunmuyor? Dokunuyordur elbet, belki gerçeği aramalarının sebebi de bu. Vicdanın, gururun ve umudun kalmadığı dünyalarında gerçek bunlar da değilse nedir diye sormaları sizce de normal değil mi?

Hikaye düşündürtmeye düşündürtüyor da karakterlerin analizi, olayların akışı ve final bir bütün oluşturmadı hatta seyirciden kopuk bir oyun izlenimi verdi bana. Bu nedenle Serdar Orçin, Mert Tanık ve İrem Erkaya’nın oyuna kattığı enerjiyi göz ardı etmemek lazım. Tabi Mazlum Kiper’in gürül gürül sesi ve bilgelik dolu diyalogları da oyuna dair unutamayacaklarım arasında.

Oyun, hikayesindeki kasveti dekoruna yansıtmayı başarmış. Oyun boyunca bizi yalnız bırakmayan çalgının tınısı kasvetten boğulmayı engelliyor ve ihtiyaç olan tiyatral havayı besliyor. Ancak, astım hastası ya da nefes darlığı olabilecek seyircileri hiç düşünmeden sıkılan dumanın dozu biraz kaçmış diyebilirim. Bu konuyla ilgili oyunun künyesine bir uyarı koyulabilirdi bence. Belki Harbiye Muhsin Ertuğrul ya da Ümraniye sahnesi için sorun olmayabilir ancak Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi çıkan dumanları kaldıramayacak kadar küçük bir sahneydi.

Kıssadan hisse…

Ufak tefek kusurları saymazsak, gerçek nedir diye çırpınan ya da çırpınmak isteyen seyirci için tercih edilebilir bir oyun Ayaktakımı Arasında. Sadece büyük sahnelerden birinde izlemeniz, nacizane tavsiyemdir.

 

 

Reklamlar