Edge of Tomorrow – Yarının Sınırında (2014)

edge_of_tomorrow_2014

 

YAŞA. ÖL. TEKRARLA.

Filmin özeti bu aslında. Uzaylıların işgal ettiği bir dünyada, orduların mücadelelerini pazarlayan bir adam, kendini birden savaşın ortasında buluyor. Cage, bir sabah uyanıyor ve Mimics adlı uzay birliğine karşı yapılacak bir operasyonun hazırlığında buluyor kendisini. Silah tutmayı bile bilmeyen bu adam, çok geçmeden ölür. Ancak bu bir son değil, başlangıçtır. Cage’in savaşı kazanana kadar tekrar tekrar yaşaması, ölmesi ve uzaylıların enerji kaynağını bulup dünyayı istiladan kurtarması gerekecektir.

Filmin yönetmen koltuğunda The Bourne Identity filmiyle tanıdığımız Doug Liman var. Cage karakteriyle perdede boy gösteren Tom Cruise’a son yılların popüler yıldızlarından Emily Blunt eşlik ediyor. Bilim-kurgu ve aksiyon türündeki film, Mimics adı verilen uzaylıları ve savaş sahneleriyle görsel anlamda iddialı. Sil baştan yaşanılan anlarla kaderi kontrol edebilme ritüeli ise sık rastlamasak da sinemada yeni bir şey olduğu söylenemez. Bu konuda ilk akla gelen film Groundhog Day (1993) değil midir? Tabi konusu ve vermek istediği mesaj çok farklıdır, o ayrı.

  • Bilim-kurgu türünü sevenler,
  • Bir de uzaylıların dünyayı istilası varsa tadından yenmez diyenler,
  • Uzay bahane Tom Cruise/Emily Blunt şahane diyenler,

Yarının Sınırında filmini izlediklerine pişman olmayacaklardır. Ben bu kriterleri sağlamıyorum diyorsanız da, prodüksiyon açısından 2014’ün en iyi filmlerinden birini kaçırmak istemiyorsanız izleyin derim. Keyifli seyirler… (Puanım: 8/10)

Reklamlar

Spielberg Sunar: Super 8

Lost ve Fringe gibi kafa karıştırıcı yapımların yazarı, Star Trek’in milenyum macerasının yönetmeni J.J. Abrams’ın yönettiği Super 8, uzaylılarla dostluğu ile bilenen bilimkurgu dehalarından Steven Spielberg’ün yapımcılığında çekildi.
Super 8 film festivaline film çekmeye çalışan bir grup çocuk, bir tren kazasına tanık oluyor. Sıradan bir tren kazası olmadığı kısa sürede anlaşılan bu beklenmedik olay, bir dizi garipliğin de başlangıcı oluyor. ABD Hava Kuvvetleri tarafından işgal edilen küçük kasabalarında bir yandan filmi çekmeye bir yandan da neler olduğunu anlamaya çalışan bu çocukların hikayesini anlatıyor Super 8.
Olaylar 1979 yılının yazında geçiyor. Küçük kasabamız da döneme uygun inşa edilmiş. Zombi filmi çekmeye çalışan afacanların amatör ruhu, filmin 70ler dokusuna tat katmış.
Filmin dramatik yanını temsil eden, annesini kaybetmiş, iyi niyetli ve saf aşık ergenimiz Joe’yu Joel Courtney isimli tecrübesiz bir isim canlandırıyor. Onun en yakın arkadaşı ve yönetmen adayı Charles rolünde ise yine ilk filminde oynayan Riley Griffiths var. Filmin tecrübeli çocuk oyuncusu diyebileceğimiz, gelecek vaat eden ismi ise Alice olarak izlediğimiz Elle Fanning.
Spielberg sinemasına aşina olanlar filmde J.J. Abrams’tan ziyade onun dokunuşlarını görebilir. Hatta film ET, Üçüncü Türden Yakınlaşmalar gibi filmlerin yönetmeni Spielberg’e saygı duruşunda bulunuyor desek yalan olmaz. Haliyle yönetmenin hayranlarının farklı bir tat yakalayacağı, film çekme merakından nasibini almış bir çocukluğu olanların keyifle izleyeceği bir film olmuş Super 8. Tüm sinema aşıklarına tavsiyemdir. Puanım 8/10.

Sonun Başlangıcına Doğru…

Resident Evil serisi, yepyeni bir filmle yine karşımızda! Filmin senaristi ve yönetmeni Paul W.S. Anderson ve ekibi yine çok iddialı. Resident Evil: Retribution’dan yayınlanan görsellerden ve tanıtımlardan sonra filmin iştah kabartmadığını kimse söyleyemez, serinin hayranlarındansanız sabırsızlıkla 14 Eylül’ü beklediğinize de eminim.

Filmin başrolü Beşinci Güç filminin turuncu saçlı güzeli olarak tanıdığım, Resident Evil’deki Alice rolüyle hafızalara kazının Milla Jovovich tabi. Yan rollerde Sienna Guillory, Michelle Rodriguez, Boris Kodjoe, Kevin Durand ve Oded Fehr gibi tanıdık simalar var. Filmin harika müzikleri ise, son film Resident Evil: Afterlife‘da olduğu gibi tomandandy’ye ait.

Resident Evil: Retribution, son filmin finalinde kaldığı yerden başlıyor. Açılış sahnesiyle oldukça etkileyici bir başlangıç da yapıyor. Kendisini öldürme emri almış eski müttefiki Jill Valentine ve Umbrella’ya ait bir helikopter filosu etrafını sarmış Alice’in. Kaçacak pek yer yok, hatırlarsanız denizin ortasında kalmışlardı. Zaten Alice çok geçmeden Umbrealla şirketinin bir sığınağında gözlerini açıyor. Neye uğradığını çözmeye çalışırken bir grup özel görevlendirilmiş ajan tarafından sığınaktan kaçırılma serüveni başlıyor.

Serinin diğer filmlerinin aksine Resident Evil: Retribution birden çok mekanda geçiyor: Newyork, Japonya, Moskova ve Rusya. Setlerin yaratılması hem yapım ekibini hem de yapımcıların bütçesini epey zorlamış. Ancak yatırılan paranın hakkını vermişler. Film, görsel anlamda doyurucu bir ziyafet sunuyor yine.

Serinin 5. filmine gitmiş bir seyirci olarak, diğer filmlerin sadece görsel anlamda beni doyurmadığını, aynı zamanda hikayesiyle de beni tatmin ettiğini söyleyebilirim. Fakat son film için bunu söyleyemeyeceğim. Resident Evil: Afterlife‘da güçlerini kaybeden Alice’in daha insani bir hal alması, her şeyi yıkar geçer halinin olmaması, daha duygusal daha esprili daha takım ruhuna sahip yansıtılması güzel ayrıntılar olsa da Alice’in sonun başlangıcına gidiş serüveninden öteye geçemiyor hikaye. Yaptığı finalle de bu filmin devam filmi, ya da filmleri, için bir yatırım olduğu hissine kapılıyorsunuz. Bu nedenle de hikaye bakımından doymadan çıkıyorsunuz salondan.

Paul W.S. Anderson, filmin setlerinin serinin uyarlandığı video oyunundan alındığını söylemiş. Bu da oyunun hayranları için salt sinema izleyicisinden biraz daha filmden memnun ayrılabileceği ihtimalini doğuruyor. Ancak yönetmenin “Her seferinde kendi içinde bir bütün olan tek bir hikaye anlatmaya çalışıyoruz. Elbette diğer filmleri izlemişseniz daha çok şey alırsınız, ama ilk kez izleyen biri de eğlenecektir.” söylemine katılamayacağım. Çünkü her ne kadar türü nedeniyle aksiyon, macera ve bilimkurgu kıyılarından dolaşsa da Resident Evil serisinin bütün bir ruhu olduğuna inanıyorum. Bu nedenle yeni filmi bahane edip seriyi tamamen izledikten sonra devam filmini izleyin derim. 

Kıssadan hisse, görsel anlamda doyurucu ama hikaye anlamında zayıf bir film Resident Evil: Retribution. Gelecek devam filmi için yer hazırlamaktan öteye gidemiyor benim gözümde. Milla Jovovich ve daha iyi bir devam filminin geleceği umuduyla izlenebilir. Seriden eksik kalmak istemeyenlere önerilir. [Puanım 6/10]

Not: Resident Evil: Afterlife gösterime girmeden önce hazırladığım  KIYAMET İNSANLARDAN GELECEK dosyası seriye yeni başlayacaklara önerilir. Son filmi hatırlayamıyorum diyenlere de SERİ TAM GAZ DEVAM EDİYOR! yazısını öneririm. İyi okumalar!

Babanız "Aksiyon Filmi Koy da İzleyelim" Diyorsa…

Babanızla film izlemeyi sevenlerden misiniz? Peki babanız bol aksiyonlu, biraz da fantastik filmlere bayılıyor mu? Öyleyse bu yazı sizin için bir öneri listesi olabilir. Çünkü yakın zamanda babamla izlediğimiz “onun” tarzı filmlerden bahsedeceğim kısaca. Benim oturup izlemeyeceğim ama babam hatrına izlediğim filmler.
Bunlardan ilki Wrath of the Titans’dı. İlk film Clash of the Titans, mitolojiden ve fantastik hikayelerden hoşlananları memnun etmişti. İkinci film de aynı amaçla yola çıkmış gözüküyor. Kardeşi Poseidon ile yaklaşan “kötülüğü” durdurmaya çalışan Zeus, yarı-tanrı oğlu Perseus’tan yardım ister. Oğlunu düşünüp yardım isteğini geri çeviren Perseus, Poseidon’un ölümü ve babasının Hades ve kardeşi Ares tarafından esir edildiğini öğrenince yardım etmek zorunda kalır. Bu film de ilki gibi, onun dünyayı kurtarışını anlatıyor.
Filmin yönetmeni The Texas Chainsaw Massacre: The Beginning’i çeken Jonathan Liebesman. Oyuncu kadrsounda ilk filmde de yer alan Sam Worthington (Perseus), Liam Neeson (Zeus) ve Ralph Fiennes (Hades) yer alırken, Édgar Ramírez (Ares) ve Rosamund Pike (Andromeda) gibi genç isimler de katılmış filme. İlk filmi mitolojik dokundurmaları nedeniyle beğendiyseniz, ama hikaye size çok fazla hitap etmediyse devamını izlemenize gerek yok. Çünkü ilk filmin biraz daha tatlandırıldıktan sonra ısıtılıp önünüze verildiği bir film olmuş. Puanım 5/10.
Mitoloji bize göre değil, daha bilimkurgu havası solumuş bir şeyler olsun mu diyorsanız? O zaman John Carter: İki Dünya Arasında size göre olabilir. WALL·E ve Finding Nemo iki başarılı animasyon filminin yönetmenliğini yapan  Andrew Stanton’ın yönetmen koltuğundan oturuyor olması ilginç bir ayrıntı bence. Edgar Rice Burroughs’un 1912 yılında yayınlanan “Marslı Prenses” (Princess of Mars) kitabından uyarlanan filmin hikayesinin, Star Wars ve Avatar gibi filmlere ilham kaynağı olması ve filmin bütçesinin 250 milyon dolar olması da merak uyandıran diğer ayrıntılar. Hal böyle olunca ister istemez beklenti de oluyor tabi…
John Carter, savaş yorgunu eski bir askerdir. Altın dolu bir mağara ararken kendini Mars’ta, Prenses Dejah Thoris  ve düşmanı Tars Tarkas arasındaki savaşın ortasında bulur. Barsoom (Mars) gezegeninin kurtuluşu onun ellerindedir. 
John Carter’ı, yakın zamanda gösterime giren Savages filminden hatırlayabileceğiniz Tatlor Kitsch canlandırıyor. Yan rollerde Willem Dafoe, Thomas Haden Church, Mark Strong gibi güçlü isimler var. Mars’ta yaşayan ulusların tasarımları, mekanlar görsel olarak doyurucu. Çekimlerin geçtiği yerler beni öyle büyüledi ki stüdyo mu gerçek mi araştırdım ve Utah’ın eşsiz güzelliklerini keşfetmiş oldum. Filmin en büyük artısı, ayrıca en eğlenceli kısmı John Carter’ın köpeğini daha çok izleseydik belki alacağımız keyif de artardı.  Beklentilerinizi karşılamayacak bir film olmuş John Carter ama köpeğin, Utah’ın hatrına izleyin derim. Puanım 7/10.
Her zaman derim “büyük konuşmamak lazım” diye. Cehennem Melekleri 2 filmini öneren bir arkadaşıma,  “Sylvester Stallone, Arnold Schwarzenegger, Jean-Claude Van Damme” üçlüsüne aynı filmde tahammül edemem demiştim. Sözümü geri alıyorum. Babamın hatrına ilk filmi izlediysem, ikinci filmi de hatır belasına izlemek zorunda kalırım diye korkuyorum!
İlk filmin kadrosunda sadece “Sylvester Stallone” var. Bu benim için bir avuntuydu. Jason Statham ve Bruce Willis’in varlıklarını da beni teselli etti tabi. Yoksa 103 dakika boyunca ne yapardım, hiç bilmiyorum!
Bakmayın bu kadar yerin dibine soktuğuma. Bu kadar “testeron” kokan filmler beni boğuyor. Sürekli silahlar, bombalar, dövüşler.. Ortada hikaye yok, sadece kan ve aksiyon. Tabi bir de zor adamlarımızın kalp kırıklıkları serpiştirilmiş, olmazsa olmaz. Ama böyle bol yıldızlı bir filmden keyif alacaklar da vardır. Bu kadar aksiyon yıldızını bir araya topladıkları için yapımcıları ve yönetmen “Sylvester Stallone”yi tebrik etmek lazım. Yıldızlarının hatrına puanım 5/10.

Another Earth (2011)

Rhoda, bir parti dönüşü arabasındaki radyodan yeni bir gezegenin keşfedildiğini duyar. İlgi alanına giren bu konuya kayıtsız kalamaz. Gezegen gökyüzünde parlayan mavi bir nokta olarak görülebilmektedir. Rhoda, gezegenin büyüsüne kapılmışken bir arabaya çarpar. Hamile bir kadın ve çocuğunun ölümüne neden olan Rhoda hapse girer. Dört yıl sonra çıktığında hayatını değiştiren gezegenin dünyamızın aynısı olabileceği, hayatlarımızın ikinci dünyanın bir yansıması olabileceği konuşulmaktadır. Yaşadığı vicdan azabı ile anlamsız bir hayata başlayan Rhoda için ikinci dünya bir kaçış yolu olacaktır. Ya da karısını ve oğlunu öldürdüğü adamı bulacaktır.
Bağımsız filmlerin “en”lerinin ödüllendirildiği Sundance Film Festivali‘nden Alfred P. Sloan Bilim Ödülü ve Jüri Özel Ödülü ile dönen film geride bıraktığımız Filmekimi’nde de gösterilmişti. Filmin yönetmeni Mike Cahill, sinema dünyasına başarılı bir ilk film ile girdi. Filmin senaryosunu filmin ana karakteri Rhoda’yı canlandıran Brit Marling ile yazmışlar. Lost dizisindeki Ethan olarak hatırlayabileceğiniz William Mapother, Rhoda’nın karısını ve oğlunu öldürdüğü John rolünde karşımıza çıkıyor.
Gökyüzünde ayın hemen yanında dünyayı görmek filmin görsel olarak göz dolduran ayrıntısı. Yaşamın olduğı başka bir gezegenin varlığını düşünmek bile heyecan verici ve meraklandırıcıyken bu gezegenin dünyanın aynısı olması olayı biraz da ilginç kılıyor. Ya da ürkütücü mü desem? Özellikle İkinci Dünya ile iletişime geçilen anda, iletişimi kuran kişinin karşısında kendisini bulduğu sahne etkileyiciydi. 
Paralel evrenler, evrendeki zaman kaymaları gibi kafa karıştıran bir sürü kavrama kıyısından da olsa dokunan, başka bir hayatın mümkün olması arzusu üzerinden ilerleyen senaryonun anlatımı duru ve akıcıydı. Görsel olarak da desteklenince akıllarda, isteyenin üstünkörü isteyenin derinlemesine düşünebileceği sorular bırakan, kafa karıştırıcı sorulara rağmen bir süreliğine de olsa zihni temizleyen bir film çıkmış. Sinemada farklı şeyler izlemekten hoşlananların denemekten pişman olmayacağını düşünüyorum, iyi seyirler.