Büyükada’da Bir Bienal

bienalBienal, yıllardır gidelim deyip de gitmediğim nadir etkinliklerden biriydi. Bizi gaza getiren Troçki Evi miydi yoksa Büyükada’da olması mıydı bilmiyoruz. Ancak patiklipengumun da teşvikiyle bu sene Bienal’i es geçmedim!

Kahvaltımızı Büyükada’da yapacak şekilde yola çıktık. Büyükada Pastanesi’nde çay-poğaça usulü karnımızı doyurduktan sonra ilk iş IKSV Mobil uygulamasından rotamızı çizmekti. Tiyatro planlarımız nedeniyle vaktimiz çok yoktu, ama videolarda çok oyalanmazsak Bienal’in tadını çıkaracağımızdan da emindik.

İlk durağımız Rizzo Palas’tı. Adanın pek de dolaşmadığımız sokaklarının keyfini de çıkarma fırsatı yaratan bu durakta terk edilmiş bir ada evi bizi karşıladı. Ed Atkins’in bienal için ürettiği bir videoya da ev sahipliği yapan mekan, videonun hissiyatını yaşatmak için yaratılmış gibiydi. Gazetelere yansıyan sıradışı bir ölümden esinlenilen videonun tamamını izleme şansımız yoktu. Jeffrey Bush adında birinin, odasında oluşan bir çukura yatağıyla birlikte düşmesi ve vücudunun bile bulunamadığı şekilde ölmesi ilginç gerçekten. Videoyu çeken Ed Atkinsı bu çukuru kapitalizm olarak görmüşmüş…

İkinci durağımız Mizzi Köşkü’ydü. Adanın terkedilmiş başka bir köşkü daha yani. Bu seferki mekanımız Susan Philipsz’in Guglielmo Marconi’nin batan gemisi Elettra’nın deniz altındaki kalıntılarından yola çıkarak ürettiği çok kanallı ses enstalasyonu ve fotoğraf baskılarına ev sahipliği yapıyordu. Dürüst olmak gerekirse patiklpengum ile ilgimizi çeken sergiden çok köşkün kendisiydi!

Üçüncü durak Çankaya 57 idi. Hatırla Sevgili’den hatırlayanı boldur. Bu evin içinde bulunmak benim için ayrı bir duyguydu. Mekanda Daria Martin’in ‘duyular üzerine düşündüren’ video çalışması Eşikte izlenebiliyordu. Biz videonun Türkçe metnini okumaya ve ben evdeki kediyle oynamaya dalınca videoyu izleyecek vaktimiz kalmadı. Ama metin de gayet çarpıcıydı. Metinden:

“Çocukken garip bir şekilde, insanların birbiriyle bilinçlerini paylaşabileceklerine inanıyordum; neredeyse bir tür kitlesel telepati gibi. Her birimizin başkalarının değil de sadece kendi zihnini farkında oluşunun ne kadar garip olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.”

Ve tüm bienal aşkımızın sebebi: Troçki Evi

bienal2

Troçki’nin Büyükada’da geçirdiği sürgün yıllarında kaldığı evi şuan yıkıldı yıkılacak gibi duruyor. Evin yıkıntılarını ve yeşile boğulmuş bahçesini geçtikten sonra denize indiğimizde hayranlıkla dakikalarca izleyebileceğiniz, Adrian Villar Rojas’nın denize yerleştirdiği yirmi dokuz adet devasa hayvan heykeli ile kavuştuk. Heykeller birebir boyutlarıyla üretilmiş. Arkasında sadece masmavi gökyüzü ve Marmara’nın ‘tuzlu suyu’ndan başka bir manzara yoktu. Biraz uzaktan bakınca bir tablodan farksızdı.

Adrian Villar Rojas Bone Magazine‘e verdiği röportajda bienalde sergilenen heykeller ile ne anlatmaya çalıştığını şöyle anlatmış:

Bence Troçki’nin 1929’da SSCB’den sınır dışı edildikten sonra üç yılını geçirdiği Büyükada’nın sembolik değerine saygı duymak hayati bir önem taşıyor. Bu ada sembollerden oluşan bir mayın tarlası gibi, verimli olduğu kadar zor bir yer. Buraya attığınız her şey, yaşadığınız her deneyim çevre tarafından cezalandırılabilir, lekelenebilir. Bu, sanat için güzel bir araç olmakla beraber aynı zamanda tehlikeli de. Ben anlamlara doğrudan ulaşmaktan hoşlanmıyorum. Bu perspektiften bakarak anlatmak benim ilgimi çekmiyor, daha çok sembolik, mecazi ve hatta mitolojik bakış açısıyla yapılan anlatımdan yanayım.

Heykellerden ayrılamayınca tiyatro oyununa yetişemedim, ama o kadar güzel vakit geçirdim ki hiç mi hiç üzülmedim. Hem şehir tiyatroları daha sezonu yeni açtı. Üsküdar’da kaçırdıysak başka bir sahnede yakalarız elbet.

Bienal, karar verdik seneye daha hazırlıklı gezeceğiz seni!

Reklamlar

Tek Başına Büyükada Keyfi

buyukada_3

Tatil deyince aklınıza ne gelir? Benim aklıma tek gelen kumsal, kitap ve buz gibi bir içecek! Ancak hayallerdeki tatil her zaman yapılamıyor. Geçen sene bu zamanlar Bodrum sahillerinde yatarken bu sene az daha izne bile çıkamayacaktım! Ama pes etmedim, direndim ve evde oturacak da olsam tatilime çıktım.

Tabi ki evde oturmayacağım! Bu sene ailemle bir tatil planladım, uzun yıllardır beraber tatil yapmadığımızı ve bir aileden çok üç yakın arkadaş gibi eğlenebildiğimizi düşününce güzel bir tatil beni bekliyor. O tatile kadar da baş belam İstanbul ile hasret gidereyim dedim.

Ada tutkumu beni tanıyan herkes bilir. Kartal’a taşındıktan yani Büyükada’ya 20 dk mesafede oturmaya başladıktan sonra akşamları çay içmeye gidecek kadar tutkunu olduğum da aşikar. Ancak öğrencilik bittiğinden bu yana hafta içi adaya gidemez oldum, hazır izindeyim rahat rahat Büyükada turu yapmanın keyfini çıkarayım dedim. Atladım motora…

buyukada_1

İlk iş kahvaltı yapmalıydım. Adanın şekerli böreğini met etseler de ve Mado’nun kahvaltısının hayal kırıklığı yaratacağını bilsem de iskelenin dibinde denize sıfır kahvaltı yapmak cazip geldi, oturdum Mado’ya. Biraz denizin ve vapurların sesini dinledim. Kahvaltım bitince, aklım pastanede kaldığı için Büyükada Pastanesi’ne uğradım. Karnımın acıkma ihtimaline karşı adanın meşhur lokumlu kurabiyelerinden ve damla sakızlı kurabiyelerinden yolluk aldım.

Sırada bisiklet kiralamak vardı! Bahar gelince ilk aklıma gelen adaya gelip bisiklete binmek olduğundan adanın sakinliğinde sürülecek bisiklet sefasını kaçıramazdım. Saati 10 lira, günlüğü 20 lira olunca günlük kiraladım. Ve Dilburnu’na doğru yola koyuldum.

Dilburnu girişi 5 lira, ama içeride süreceğiniz hamak sefasını düşününce değer. Mangalcılar için kendin pişir kendin ye yapabileceğiniz bir alan da olduğunu belirteyim. Tabi benim olayım kitap okumak ve dinlenmek olduğundan kendime manzarası güzel bir hamak kaptım, biraz rüzgarın sesini dinledim. Ardından kitabımı elime aldım ve keyfe daldım. Ta ki birkaç Arap turist tadımı kaçırana kadar.. Neden kaçıyor, n’aptılar demeyin! Koca piknik alanında onca boş bank varken benim dibimi mangal yapmak için seçtiler. Neyse, zaten biraz daha kalsam uyurdum. Kalkıp yarım bıraktığım bisiklet turumu tamamlamaya karar verdim.

buyukada_2

Adaya arkadaşlarınızla geldiyseniz büyük tur yapıp tüm adayı dolaşın, hatta ayrı bir gün de Aya Yorgi Kilisesi’ni görmeye gelin derim. Denizini denemedim, ama sevdalısı çok. Onun için de bir gün gelinebilir. Ben daha önce büyük tur yaptığım, Aya Yorgi’nin olduğu tepede sabahladığım ve deniz sevdalısı olmadığım için küçük tur ile yoluma devam ettim. Ve at arabalarının yanından şimşek hızıyla geçe geçe çarşıya döndüm.

Bisikletimi geri verip kendimi bir kahve ile ödüllendirdim, ardından cadde bostan sahilinde gün batımı izlemeye gittim. Adalarda da, özellikle Burgazada’daki Kalpazankaya’da gün batımı mükemmeldir. Tabi cadde bostan sahilinin de aşağı kalır yanı yok, hele de dolunay varsa sonrasında yakamozu izlemek daha da şahane!

Kıssadan hisse, İstanbul’da yalnız gezmek de güzeldir. Çünkü İstanbul her an sizinledir.