İzlemiyorum değil yazamıyorum!

Bir de çok dizi izliyorum. Film izlesem belki yazarım da..
Aslında bu sene İstanbul Film Festivali’ni de dolu dolu geçirdim. Çok keyifli filmler izledim, bir kısmı başkasinema’da gösterilecek, gösteriliyor..
Evde de izliyorum ara ara.. Ama dedim ya yazamıyorum. Üşeniyorum aslında. Yoksa vakit var. Ama blogtan çok bir karalama defterine kişisel karalamalar peşindeyim son zamanlarda.
Neyse. Film diyorduk.. Festivalde izleme şansı bulduğum filmlerden birer cümle ile bahsedersem;
Sıfır Teorisi: Terry Gilliam kafasını sevenler bu filmi de sevecektir. Christoph Waltz harikalar yaratıyor.
Aşk Bulmacası: Uzun zamandan beri izlediğim en samimi ve keyifli filmdi.
Büyük Budapeşte Oteli: Wes Anderson’dan insanlığa, sinemaya ve hayallere dair bir umut.
İda: Polonya sinemasını hafife almamalı sanki? Farklı bir sinema tadıydı İda. İnsana dair, sinema sevgisiyle çekilmiş gerçek bir sinefil filmiydi.
Yüksek Risk: Hapishanede geçen hikayeleri sevenlere…
Sözcükler ve Resimler: Sözcükler mi resimler mi? Aşk mı oyunlar mı? Bu soruların cevabı var mı bilemem ama sözcükleri ve resimleri seven romantiklere gelsin bu film.
Tom Çiftlikte: Xavier Dolan beni bu kez epey şaşırttı. Hala bir festival yönetmeni ama bu kez gerilim türünde şansını denemiş. Başarılı olmuş mu? Tabi ki!
Ben, Kendim ve Annem: Cinsiyet kimlikleri üzerine düşündüren, keyifli bir filmdi. “Bu bir yüzde meselesi değil!”
Düşman: Bu kadar sanat beni yakıyor gençler. Sanattan çok anlayanlara sorun.
Frank: Eğlenceli mi? Evet. Garip mi? Evet. İzlenir mi? Neden olmasın?
Mandalina Bahçesi: Gürcistan sineması, kısıtlı bütçeyle böyle güzel işler çıkarabiliyorsa biraz ilham alabilmek lazım. 
Sadece festivalde mi film izledim? Tabi ki hayır! İşte aklımda kaldığıyla son dönemde izlediğim birkaç film:
Noah
Bir Rüya Için Agit filmiyle sinemaseverlerin hafızasına kazınan “aykırı” yönetmen Darren Aronofsky yine aykırı sularda. Noah, Nuh Peygamberin büyük tufan yaklaşırken yüklendiği misyonu ve bu misyon yolunda zihninde kendisiyle verdiği savaşı, ailesiyle çatışmalarını anlatıyor. Görsel olarak başarılı olan film,  Russell Crowe, Jennifer Connelly, Anthony Hopkins gibi kaliteli oyuncuları castında toplamış. Aronofsky’inin değindiği konu nedeniyle cesaretini takdir etsem de daha başarılı bir hikaye beklerdim kendisinden. Harcanan paraya ve filmde rol alan yıldızlar takımına rağmen Noah içi boş gişe filmleri furyasına katılıyor. Umarım Aronofsky’inin hatası olarak kalır ve bir duraksama döneminin işaretçisi değildir.

İtirazım Var
Onur Ünlü’nün kalitesini duymuş olsam da, Leyla ile Mecnun tayfasının yarattığı etkiyi hissetsem de İtirazım Var’ı izlemek gibi bir niyetim yoktu. Ancak o kadar çok insan “görmelisin” dedi ki bir şans vermekten kendimi alamadım. İyi ki de o şansı verdim. Komedi ve polisiyeyi harmanlayan İtirazım Var’ı izlerken o kadar keyif aldım ki çıktığımda bir daha izleme hissi taşıyordum ve sürekli “çok iyi ya” diye sayıklıyordum. Gerçekten kaliteli bir yapım olmuş. Serkan Keskin, hafiye imam olarak o kadar samimiydi ki… Gündeme eleştirilerini de rahatsız etmeden, tatlı tatlı yapmışlar. Ellerine sağlık demekten başka sözüm yok, izleyin izlettirin.

Süreyya’yı Taşlamak
Bizler metropollerde en küçük bir hak ihlaline karşı avazımız çıktığı kadar bağırabilirken, Süreyya kocasını aldattığı iddiasıyla taşlanarak öldürüldü. Hem de hiçbir suçu yokken. Kocasını aldatmış bile olsa sırf kadın olduğu için ölmeyi hak eder miydi? Hem de taşlanarak, çocuklarının gözleri önünde? Filme konu olan hikaye ne yazık ki yaşanmış bir hikaye. Bize ulaşmayan ve yaşanan, yaşanmaya devam eden binlerce kadın katlinden sadece biri. Kadınlık ne zaman zor olmaktan, namus olmaktan çıkacak? İnsan böyle hikayelerini izleyince daha da isyankar oluyor, neden diyor neden kadınlar? Nedir erkekleri bu kadar üstün kılan?

Vera Drake
Bir başka “kadınlık” hikayesi. Kadınların sanki tek başlarına hamile kalmışlar gibi tek başlarına hamilelikten kurtulma çabaları, sağlıklarını ve insanlık onurlarını bir kenara bırakmaları…İyi niyetinden zor durumdaki hem cinslerine “yasal olmayan” yollarla yardım eden Vera Drake’in hikayesi, Imelda Staunton’ın Oscar adayı olan harika performansı için bile izlenebilir.

Nymphomaniac Part I-II
Birçoğumuz onu  Björk’ün başrolünde oynadığı Dancer in the Dark ile tanıdık. İtiraz serisinden önceki son filmi Antichrist ile de birçok tartışmaya neden olan Lars von Trier ismini  yasakçı zihniyetimiz sağolsun duymayan kalmadı. Önce !f İstanbul’da görücüye çıkan, vizyonu yasaklanınca İstanbul Film Festivali’nde de kendine yer bulan İtiraf 1 ve 2, Charlotte Gainsbourg’in ve Stacy Martin’in canlandırdığı Joe isminde bir kadının cinselliğe olan bağımlılığı ve kendini keşfedişini anlatıyor. Tabi birçok hikayeden besleniyor. Derin okumalar yapılabilecek bir film var karşınızda. İzlerken bol bol not alacağınız ve kafa yoracağınız bir film. Tabi hakkını verebilirseniz…

The Hours
Virginia Woolf’un Mrs Dalloway kitabını okuduktan sonra tekrar izlemeyi düşünüyorum. Hikayeyle ilgili yorum yapmadan diyeceğim tek şey ise Nicole Kidman’ın hayatının performansıyla karşımızda olduğu.

This is the End
Çok Fena ile çıkış yapan  Seth Rogen ve Evan Goldberg ikilisinin ilk yönetmenlik denemesi olan This is the End, ikilinin kankalarıyla eğlenmek için çektiği bir film. Eğer öyle değilse büyük israf olmuş derim. Çünkü hiçbir sanatsal değeri olmayan, aslında bir konusu dahi olmayan bir film var karşımızda. Çok yakın bir grup erkeğin dünyanın sonunun gelmesiyle yaşadıklarını anlatıyor desem çok bile söylemiş olurum. Kıyamet filmlerine dair dalga geçer replikleri hariç eğlendiren bir yanı da yoktu. Seth Rogen ve kankalarını seviyorsanız izlenebilir. Benim sempatim var, hala!
Aslında kıssadan hisse yazabilirmişim. Ancak diziler o kısa vaktimi alıyor sanırım. How I Met Your Mother’a sonunda veda ettik. Two and a Half Men, Shameless ve TeenWolf da sezon arası verdi. Game of Thrones ve Da Vinci’s Demons’tan kalan zamanlarımda daha çok görüşmek üzere…
Reklamlar

Aronofsky’den Bir Dönüşüm Filmi: Black Swan


Bu sefer yazacağım yazı kritik olmayacak. Aslında tam yorum da sayılmaz. Sadece film izlemeyi ne kadar sevdiğimi hatırladım bu akşam. Ne kadar iyi hissettirdiğini…

Uzun süredir film izleyemiyorum, sinemanın yolunu unuttum, festivallerin tadını çıkaramıyorum. Biraz son dönemim olması, biraz kendimi gönül işlerine kaptırmış olmam, biraz da dizi hastalığım nedeniyle uzak kalmıştım işte. Ama bu gece oturup “Black Swan”ı izleyesim geldi, içimdeki sesi dinledim ben de.

Darren Anonofsky‘i Requem For A Dream‘i izlediğimden bu yana severek takip ederim. Filmleri, işledikleri konular ve onları işleyiş biçimi nedeniyle takdirimi kazanmıştır. Kendisinin yeni filmini, bir de baş rolde Leon‘dan bu yana sevdiğim, sinemayı sevmemdeki önemli isimlerden olan Natalie Portman‘ı görünce merak etmemem mümkün değildi. 

Natalie Portman, çocukluğunda bu yana kameraların önünde olan ve oyunculuğuyla beraber olgunlaşan bir aktris. Haliyle Nina gibi bir karakter için Aronofsky tarafından seçilmesi çok yerinde bir karar olmuş. Nina, zamanlarının çoğunu ayna karşısında geçiren ve zor gösteri sanatlarından biri olan bale ile uğraşan çalışkan ve hırsı bir balerin. Kendini göstereceği rolü kaptığında ise onu büyük bir değişim beklemekte.


Canlandırdığı Beyaz Kuğu ona tıpatıp benzemekte. Kırılgan, narin… Ancak Kraliçe Kuğu olacaksa Siyah Kuğu’yu da canlandırmalıdır. Bu da onun karanlık yönünü keşfetmesine, bastırdığı duygularının açığa çıkmasına neden olacaktır.

Siyah Kuğu filmi Aronofsky’nin filmlerinde görmeye alışık olduğumuz ama görmekten bıkmayacağımız bir temaya sahip. Özellikle son filmi Wrestler ile işleniş bakımından büyük benzerlikler taşıyor. Merkezine vücudunu sporu/sanatı için feda eden ve mükemmelliğe ulaşma yolunda giderek yalnızlaşan karakterleri alıyor. Tabi genel olarak filmografisini düşünürsek kendini arayan, karanlık/bastırılmış yönlerini keşfederken dağılan, tekrar bir araya gelirken de dönüşümü tamamlayan karakterlerinden sadece biri Nina.

Hayatımızın belli dönemlerinde hepimizin başından geçebilecek belki de geçmekte olan bir dönüşüm bu. Kendimizi sorgulama cesaretini gösterdiğimizde diğer yüzümüzü, bizi biz yapmasına rağmen öteki yerine koyduğumuz benliğimizin parçalarını keşfettiğimiz bir dönüşüm. Bu nedenle Siyah Kuğu yaşadıkları, yaptıkları, istekleri konusundan sorgulamaktan çekinmeyenleri, kendilerinden bir parça bulacakları için cezbedecek bir film. Bu konuda sınırlarını aşmayanları da cesaretlendirebilecektir. İçimizdeki hem beyaz hem de siyah kuğuyu sorgulamak için eşsiz bir fırsat. Aldığı ödüllerden anlaşılacağı üzere, yılın muhakkak izlenmesi gereken filmlerinden. Fazla söze de gerek yok bu yüzden, iyi seyirler…

The Fountain – Kaynak

The Fountain – Kaynak
Yönetmen : Darren Aronofsky
Senaryo : Darren Aronofsky , Ari Handel
Görüntü Yönetmeni : Matthew Libatique
Müzik : Clint Mansell
Yapım : 2006, ABD , 96 dk.
Oyuncular : Hugh Jackman, Rachel Weisz, Mark Margolis , Jamie Isaac Conde, Sean Patrick Thomas , Ellen Burstyn, Alexander Bisping

Konusu:
16. yüzyılda İspanya’da fethettiği topraklarla tanınan Tomas Creo yaşam ağacını bulup onun özünden içerek sonsuz yaşama sahip olmayı planlamaktadır. Günümüzde bilim adamı Tommy Creo kansere çare bulmak ve çok sevdiği eşini kurtarmak için çabalamaktadır. 26. yüzyılda astronot Tom Verde sonsuz uzaydayken yaşamın gizemlerini kavramaya başlar.

Yorumum:
“Pi” ve “Bir Rüya İçin Ağıt” filmleriyle hayranlığımı kazanan ve son filmi “The Wrestler” ile ödülden ödüle koşan Darren Aronofsky’den yine ‘farklı’ bir yapım. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan adayı olan filmin müzikleri de kulakların pasını silecek cinsten. Ağır ve parça parça ilerleyen kurgusu nedeniyle bir kez izlenmeyle tam anlamıyla kavranabilecek bir yapıya sahip olmayan filmin hikayesi 3 farklı zamanda geçiyor.
Bir erkeğin sevdiği kadını kurtarmak için son günlerini onunla geçirmek yerine onu kurtarma çabalarını izlemek aşk ve ölüm kavramlarını sorgulamamıza neden olacak. “Ölüm bir başlangıç mı yoksa bir bitiş mi?” gibi bir çok soruyla karşılaştığımız film senaryosu ve müzikleriyle olduğu kadar görselliği ile de apayrı bir keyif veriyor. İzledikçe sevilecek türden bu filmi bir kez izleyip kenara bırakmamak lazım, iyi seyirler.