Uzanmıştım kumsala…

Nereye gitsek? 
Kültür turu mu deniz-kum-güneş mi? 
Ay yoksa Yunan Adaları mı olsa? Yok yok Prag’a gidelim. Cık yazın en güzeli Ege turu yapmak…
Böyle böyle son ana kadar planlayamadık tatili. Derken benim canıma tak etti, dedim Bodrum’da şurayı beğendim, fiyatlar şöyle uygun mudur? Uygundur dedi. Ver elini Bodrum.
4 gün geçirdik Turgutreis, Kadıkalesi’nde. Kadıkale Resort & Spa denize sıfır, mavi bayraklı denizi ile tercih edilesi güzel bir otel. Etstur aracılığıyla gittik, kendi adıma memnun kaldım diyebilirim. Deniz-kum-güneş keyfini özlemişim. Bodrum’un da havası bir farklı, söylendiği gibi var bir büyüsü. Her yaz bir koyunda 3-4 gün geçirilebilir bence. Klişemi de yaptım, sahilde Selim İleri ve Her Gece Bodrum’u okudum. Melankolik ve alışması zor bir kitap. Ama adet yerini bulsun dedim, hala devam ediyorum okumaya…
Bodrum’dan ayrılmadan Bodrum Kalesi ve kale içinde yer alan Bodrum Sualti Arkeoloji Müzesi’ni de gezdik tabi. 

St.Jean Şövolyaleri tarafından inşa edilen St. Peter Kalesi, bugünkü ismiyle Bodrum Kalesi, Serçe Limanı Batığı, Uluburun Batığı gibi batıklardan çıkarılan kalıntıların da sergilendiği bir sualtı  arkeoloji müzesine sahiplik yapıyor. Kalenin ve müzenin tamamını gezmek 2-3 saatinizi alacaktır. Özellikle İngiliz Kulesi ve Kumandan Kulesi’nden Bodrum’u seyretmeye doyamayacaksınız. Pazartesi hariç 9.00-19.00 arası ziyarete açık olan müzeye giriş 20 TL. Müze hakkında ayrıntılı bilgi için http://www.bodrum-museum.com/ adresini ziyaret edebilirsiniz.
Bodrum ile yetinebildik mi peki?  Tabi ki hayır! Sanki artık 26 yaşında, evet artık 26 diyebilirim sanırım, değilmişiz de rock festivalleri üniversite şenlikleri bizden geçmemiş gibi Zeytinli Rock Festivali’ni bahane ederek Akçay, Altınkum’a doğru yola koyulduk.
16 yıl önce ailemle gitmiştim Akçay’a. Kazdağı’na Sarıkız Tepesi’ne çıkmıştık, doğasına da denizine de hayran kalmıştık. Yıllar Akçay’ın samimiyetinden biraz götürmüş tabi. Ama yine de güzel Akçay. Altınkum’un denizi daha sıcaktı. Ege’nin her yeri ayrı güzel zaten. Biraz nostalji yaptım Akçay ile. Bir gece de Zeytinli Rock Festivali’ne katıldık. Eğlendik mi? Evet. Cem Adrian, Nev, Moğollar ve Mor ve Ötesi’nin sahnesi keyifliydi. Ancak sen ilkokula başlarken doğmuş insanların enerjisini yakalayamıyorsun tabi. İster istemez “biz o yaştayken” diye başlayan cümleler kuruyorsun. Eskisi gibi değil, yoruluyorsun işte. 
Velhasıl kelam bol bol denizin güneşin ve kumsalın tadını çıkardım. Gönlüm Ege’de kalarak döndüm memleketime. Edirnemi de özlemişim, yeşilini soludum biraz. Meriç’in keyfini sürdüm. Bolca fotoğraf çektim. Ve tatilin son günlerinde dinlenmek üzere, evet tatilin yorgunluğunu atmak diye bir şey var!, İstanbul’a döndüm. İki yıl önce de böyle sağlam bir tatil yapmıştım. Seneye denize güneşe ara verip başka diyarlara giderim belki, kim bilir?
Reklamlar

Bu Kez Bir Başkaydı Edirnem…

Memleketimi oldum olası severim. Tek derdim kültür-sanat aktiviteleri açısından kısır olmasıydı. Ve İstanbul açlığımı bastırabilecek tek şehirdi, o derece açtım yani…

Yaklaşık olarak üç buçuk yıl önce İstanbul’a geldiğimden beri Edirne ziyaretlerim anne babamla, lise arkadaşlarımla hasret geçirmekten ibarettti. Memleketimle hiç hasret gidermemiştim. Ama bu haftasonu Eskişehirli bir arkadaşımı gezdirdim ve onla beraber bir kez daha keşfettim güzel şehrimi…
Ben İstanbul’a gittiğimden beri Edirne’nin büyük bir gelişim geçirdiğinin farkındaydım. İstiklal havası verilen Saraçlar Caddesi, medrese kısmı açılan Beyazıt Külliyesi, Karaağaç yolu vs. Ancak insan turist rehberi görevinde olunca şehrinin, insanlarının güzelliğinin bir kez daha farkına varıyor ve her şeye rağmen “insanın memleketi gibi yok” diyormuş…
28 Ekim gününün akşamı çıkabildik bir tek. O da Saraçları küçük bir turlamaktan ibaret oldu haliyle. Ben lisedeyken adı sanı bilinmeyen Mado’da oturduk, Edirne ayazının soğunu sohbetin ve salebin sıcaklığunda kapatmaya çalıştık.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bir gece önceki soğuğu da alıp götürmüştü adeta. Tunca’ya Meriç’e doğru yol aldık. Emirgan’da çay içtik. UNESCO Dünya Mirası Adayı Selimiye Camii‘ne, her bir minaresi ve eşi benzeri bulunmayan kapısı ile meşhur Üç Şerefeli Camii‘ne, büyük hat yazılarıyla hayranlık uyandıran Eski Camii‘ye, Alipaşa Pasajı‘na, Bedesten‘e uğradık. Akşamına fener alayına katıldık. Elimizde Türk Bayrağı “çıktık açık alınla… ” diye yürüdük Edirne sokaklarında.Ve aslında tüm kurtlarımızı son güne sakladık.

Dün ilk iş yakın zamanda medrese kısmı da açılan Beyazıt Külliyesi’ne gitmekti. Hastalarına müzikle tedavi yapan hastane kısmının yanı sıra tıp eğitiminin verildiği medresesi ve ibadete hala açık olan camiisi günümüze ulaşan kısımları. Edirne’de canlandırma sanatıyla desteklenen en güzel müzelerden de diyebiliriz çünkü içinde tıbbın gelişim süreciyle ilgili de yazılı ve görsel kaynaklar sergilenmekte. Beyazıt Külliyesi’nden sonra yolumuz Karaağaç’a düştü. Farkı uzunluklardaki üç sütünündan en yükseği Anadolu’yu, ikincisi Trakya’yı, en kısası da Karaağaç’ı temsil eden temsili Lozan Anıtı ilk durağımızdı. Sütunların bitimindeki kadın heykeli elinde tuttuğu güvercinle barış ve demokrasiyi de işaret eden anıtın biraz ilersinde artık kullanılmayan ray hattının temsili eski bir tren ve Trakya Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan tren garı da görülmeye değerdir.

Tabi henüz arkadaşımı götüremediğim ama baharda çok daha güzel olacağını bilidğim Şükrü Paşa Anıtı ve Sarayiçi‘yi de unutmamak lazım. Yazının başında da dediğim gibi memleketim bu sefer bir başka güzel geldi gözüme. Yolunuz düşerse tava ciğerini, köftesini, badem ezmesini, dönerini yeyin, mis sabununu ve aynalı süpürgelerini de hatıra olarak almayı unutmayın derim !