Tim Burton’ın En’leri…

 

Hepimizin çocukluğunda kendine güven eksikliği hissettiği, çok yalnızım dediği zamanlar olmuştur. Aslında bunun için çocuk olmaya da gerek yok, kaybolmuşluk hissi insanın yaradılışının bir parçası gibidir. Eğer bu kendini arayış hayal dünyanızla beslediğiniz bir şeyse o zaman Tim Burton filmleri size kendinizi iyi hissettirir. Çünkü Tim Burton, çocukluğunun kaybolmuşluğunu hayal dünyasıyla besleyen bir yönetmendir.
Son olarak Alice in Wonderland‘i kendi gotik dünyasında yorumlayan yaratıcı yönetmen, bazılarına göre başarısız bir uyarlama yaptı. Ama Burton’ın sinemasının müdavimleri, Alice in Wonderland‘de de kendilerinden bir parça bulmuş olacak ki sevdi bu yeni Alice’i.
Dark Shadows tanıtımlarının yapıldığı dönemlerde, kısa metraj filmi Frankenweenie‘yi de uzun metraj olarak karşımıza çıkarmaya hazırlandığını okuyunca “bir yılda iki Tim Burton filmi” sevinciyle bir anket açmıştım. 69 kişinin oyladığı anket sonucunda çıkan filmler, aslında Burton’ın sinemasına dair unutulmazları da işaret ediyordu. Bu Cuma, “Johnny Depp-Tim Burton İkilisinin Fantastik Yolculukları“nın 8. si Dark Shadows’un sinemalarda yerini alması vesilesiyle Tim Burton’ın En’lerini ele almak istedim.

 

 

Beetle Juice (1988)
Ruhlar aleminin en çılgın karakteri olan Beter Böcek. Michael Keaton’ın Batman karizmasına ulaşmadan önceki absürt karakteri. Ruhları yaşadıkları eve sıkışan ve evin yeni misafirlerinden rahatsız olan genç çiftin başvurduğu son çare olan Beter Böcek, işleri çözmek yerine daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyordu hatırlarsanız. 
Tim Burton’ın harikalar diyarına bir giriş niteliğinde olan film, gösterildiği dönem ve sonrasını kapsayan on yılda çocukluğunu yaşayan bir çok kişinin hafızasında “Jump In The Line” şarkısıyla yer etmiştir. Eğer siz, o dönemi yakalayamayan sinemaseverlendenseniz Beter Böcek’i çağırmak için “Beetlejuice!Beetlejuice!Beetlejuice!” demeniz yeterli, hadi ne duruyorsunuz!
Charlie’nin Çikolata Fabrikası (2003) 
Ailesiyle beraber aza kanaat ettikleri mutlu bir yaşamı olan Charlie’nin tek hayali her gece evinin penceresinden izlediği ve içinde neler olduğunu merak ettiği Willy Wonka’nın Çikolata Fabrikası’nı gezmektir. Yıllardır fabrikanın kapılarını kimseye açmayan Willy Wonka bir gün beklenmedik bir şey yapar ve Wonka çikolatalarındaki altın biletleri bulan beş çocuğa fabrikayı gezdireceğini duyurur. Şans eseri bulduğu parayla aldığı çikolatadan, son altın bilet Charlie’ye çıkar. Ve çikolata diyarına yolculuk başlar.
Konusu itibariyle daha çok çocuklara hitap ediyor gibi dursa da Charlie’nin Çikolata Fabrikası filmi, Tim Burton’ın içimizdeki çocuğa seslenmekteki başarısının en güzel örneği diyebiliriz. Başta Willy Wonka olmak üzere rengarenk karakterlerle, birbirinden neşeli şarkılar ve danslarla süslenmiş olsa da bu film de her Tim Burton filmi gibi özünde yalnızlığı ve toplumda “normal” kabul edilenlere aykırı olmanın yaşattıklarını anlatıyordu.
Ölü Gelin (2005)
Bir Rus halk masalından yola çıkarak yarattıkları bu çılgın animasyonla Tim Burton Noel Gecesi Kabusu gibi, hafızalardan uzun süre çıkmayacak bir esere imza atmıştı. Filmin tekniği ve müzikal dünyası, görsel şölenini güçlendiren faktörlerdi. Johnny Depp de filmin baş kahramanı Victor’a hem fiziğini hem de sesini ödünç vermişti. 
Evliliğe hazır olmayan Victor’ın yüzük takma provası yaparken yüzüğü yanlışlıkla Ölü Gelin’in parmağına takmasıyla beraber kendimizi Ölüler Diyarı’nda buluyorduk. Tabi isme aldanmamak lazım çünkü ölülerin dünyası yaşayanlarınkinden çok daha eğlenceli! Aynı Beter Böcek’te olduğu gibi içinde kaybolduğumuz bir dünya yaratmıştı Tim Burton bu filmde, tabi animasyonun nimetlerinden de fazlasıyla yararlanmıştı.
Büyük Balık (2003)
Tim Burton’ın Edward Scissorhands’ten sonra en duygusal filmi. Bir baba oğul hikayesi. Babasıyla hiç bağ kuramamış bir çocuğun babasıyla ilişki kurma özleminin filme dönüşmüş hali. Filmin kahramanı Edward Bloom (en az Edward Scissorhands kadar Burton’dan izler taşımasıyla isim benzerliğinin bir alakası olabilir mi acaba?) tam bir Tim Burton karakteri. Yaşadığımız dünyayı daha eğlenceli hale getirmek için tek ihtiyacımız olanın hayal gücümüz olduğunu hatırlatan Big Fish, bir Burton filminde Marion Cotillard’ı izleme şansı bulmamız nedeniyle de benim gözümde önemli bir yere sahiptir.
Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi (2008)

Tim Burton filmlerinin müzikleri, Danny Elfman’ın imzasını taşır genelde. Danny Elfman da artık onun sineması için olmazsa olmazlar arasındadır. Hemen her filmi de bir müzikal kadar titizlikle çalışılmış melodilere sahiptir. Ama iş müzikal çekmeye gelince Tim Burton’ın nasıl bir film ortaya çıkaracağı merak konusu olmuştu. 
1979 yılında Broadway’de gösterime girdiğinde büyük sükse yaratan ve En İyi Müzik dahil 8 dalda Tony Ödülü kazanan Sweeney Todd’un Tim Burton’ın hayal dünyasının süzgecinden geçerek nasıl bir hal alacağını merak etmemek mümkün mü? Nitekim bazılarınca yerden yere vuruldu film. Fazla kanlı bulanlar oldu, fazla abartılı bulanlar oldu. Ama benim gibi müzikal türün takipçisi Tim Burton hayranları tarafından sahiplenildi bu uyarlama müzikal. 
Karısına göz koyan Hakim Turpin tarafından oyuna getirilen ve hapishaneye giren Benjamin Barker’ın intikam öyküsünü anlatan Sweeney Todd, tasvir ettiği kirli, gotik Londra ve siyah-kırmızı tonlardaki görselliğiyle merakı hak etmiyor mu?

 

Edward Scissorhands (1990) 

Tim Burton’ın en kişisel projesi diyebileceğimiz Edward Scissorhands, “standartlaştırılmaya” çalışılan dünyalarımızda belirlenen normalin dışında, sadece kendimiz olabilmenin nasıl bir dışlanmışlığa sebep olabildiğinin en güzel göstergesi. Bir çoğumuzun sevildiğimizi hissetmek ve sevgimizi belli etmek için fark etmeden kulladığı ellerden yoksun bir adamın hikayesi. Güzellik kavramının gözümüzle gördüğümüz değil görmek istediğimiz olduğunun bir kanıtı onun hikayesi. Söylenecek o kadar çok söz var ki aslında Edward Scissorhands karakteri hakkında… Tim Burton sinemasını anlamak için değil belki ama Tim Burton’ı anlamak ve daha iyi tanıyabilmek için izlenmesi gereken filmlerin başında geliyor.

Reklamlar

Haftanın Yıldızı: Meryl Streep

Yakın zamanda sahiplerini bulan Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde ödülü alan Meryl Streep hakkında yazmak için bundan daha uygun bir hafta olamaz sanırım. Geçen hafta sinemalarımıza, onu ödüle götüren filmi The Lady Iron ile misafir de olmuşken ve Akademi Ödülleri’nin de muhtemel adayıyken.
62 yaşındaki Amerikalı oyuncu 1977 yılından bu yana yani 34 yıldır beyazperdede. Ancak bundan 5-6 yıl öncesine kadar şuanki popülerliği yoktu. Ne zaman ki gişeye oynayan filmlerde, türden türe oynamaya başladı o zaman popüler sinema seyircisi tarafından da fark edildi. 16 defa aday olduğu Akademi ödüllerinden iki kez ödülle döndü. Birçok film festivali ve ödül töreninde 104 kez ödüle aday gösterildi ve 98 ödül kazandı. Kramer vs. Kramer (1979) ve Sophie’s Choice (1982) gibi ona Oscar heykelciğini kazandıran filmlerini bir kenara bırakıp bana göre “en iyi” performanslarına imza attığı beş filmini sizlerle paylaşacağım. Özellikle son yıllarda enerjisine hayran kalmamak mümkün değil. Zaten meyvelerini de topluyor. 
Blogu takip edenler benim Woody Allen hayranlığımı da bilirler. Belki onun en sevdiğim filmlerinden birinde en sevdiğim oyunculardan birini görmem nedeniyle belki de geçlik yıllarındaki Meryl Streep’i görmenin sevincindendir emin değilim, Manhattan’daki sadeliği ve zarafetiyle kendisine hayran kalmıştım.
Out of Africa (1985)  – Karen 
Sydney Pollack’ın önemli filmlerinden Out of Africa, gösterildiği yıl 11 dalda Oscar’a aday olmuş ve 7 kategoride ödüle layık görülmüştü. Merly Streep’e de hem Oscar hem de Altın Küre ödüllerinde adaylık getirmişti. Meryl Streep tarafından canlandırılan Karen Blixen’ın 1937 yılında yayımladığı kendi anılarına dayanan kitaplardan uyarlanan Out of Africa, oyuncunun kariyerinin önemli filmleri arasındadır.
The Devil Wears Prada (2006)  – Miranda Priestly
Lauren Weisberger’in kitabından uyarlanan Şeytan Marka Giyer, Miranda Priestly isimli huysuz, zor beğenen bir editörün etrafındakilere çektirdiklerini anlatır. Moda dünyasında tutunmanın, bir iş kadını olmanın zorluklarını seçilen sektör nedeniyle oldukça “şık” bir dille anlatan filmde baş belası Miranda’yı oynayan Meryl Streep bu rolünden sonra daha da çok hayranlığımı kazanmıştı.
Mamma Mia! (2008) – Donna
Abba şarkılarıyla yazılan başarılı müzikal Mamma Mia’nın sinema filmi eleştirmenlerden iyi notlar almasa da altmışına merdiven dayamış olan Merly Streep’in enerjisine hayran kalmamıza neden olmuştu. Müzikal türünü sevenler için de iyi bir seyirlikti.

Julie & Julia (2009)  – Julia Child
When Harry Met Sally… (1989)‘nin senaristi Nora Ephron’un uzun süren sessizliğini bozduğu filmi Julie & Julia, dönemin iki göz dolduran ismini bir araya getirmişti: Amy Adams ve Meryl Streep. Yemek yapmayı seven iki kadın hakkında paralel ilerleyen sıcacık bir hikaye. Geçen sene iki farklı rolle aday olduğu Altın Küre ödülünü Julia Child rolüyle kazanan Meryl Streep bu seneki The Iron Lady’deki zaferini de sayarsak on kez Alrın Küre’yi evine götürdü. Henüz son filmini izleyemesem de beyazperdede görmekten çok keyif aldığım bir isim, daha nice yıllar izlemek dileğiyle.

Haftanın Yıldızı: Brad Pitt

Bu adamın 50sine merdiven dayadığını kim söyleyebilir? 1963 doğumlu ünlü aktör, 2011 yılında iki iddialı filmle karşımıza çıktı. Bunlardan biri uzun soluklu aralarla yaptığı filmlerle bilinen, kendine özgü tarzıyla beğeni toplayan Terrence Mallick’in Cannes’da olay yaratan filmi The Tree of Life, diğeri ise ilk sinema filmi “Capote” ile En İyi Yönetmen dalında Oscar’a aday olan Bennett Miller’in ikinci sinema filmi olan Moneyball.
The Tree of Life üzerine tartışmalar sürerken Brad Pitt, her iki filmdeki performansı nedeniyle New York Film Eleştirmenleri tarafından En İyi Oyuncu ödülünü aldı. Şimdiye kadar 32 ödül alan, filmleri kadar özel hayatıyla ve “hayır işleri” ile de kendinden söz ettiren yakışıklı aktörün kariyerinin en önemli karakterleri hangileri sizce? Benim gözümde liste şu şekilde…
1991 Thelma & Louise – J.D.
Ridley Scott’un unutulmaz yol filmi Thelma & Louise’de çok da göz önünde değildi oyunculukta henüz yeni yetme olan Brad Pitt. Biraz da yakışıklılığıyla kapmıştı belki de rolü. Ama kariyeri boyunca karizmasında ve çekiciliğinden beslenmediğinin, nasıl bir gelişim gösterdiğinin kanıtı niteliğinde J.D. karakteri. O nedenle de kendisi için olduğu kadar sevenleri için de önemli.



1994 Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles – Louis de Pointe du Lac
Günümüzde bir Twilight’dır aldı başını gidiyor. 1994 yapımı Interview with the Vampire’i bilenler vampir mitlerine ayrı bir saygı duruşu olan ve vampir filmleri konusunda ağır toplardan olan bu filmin Tom Cruise, Brad Pitt ve Kristen Dunst açısından da ne kadar önemli olduğunu bilirler. Brad Pitt’i vampir olarak izlemek ayrı bir keyif vermişti bana. Eğer izlemediyseniz izleyin derim en kısa zamanda.



1995 Twelve Monkeys – Jeffrey Goines
Terry Gilliam ve kafa karıştırıcı filmleri arasında Twelve Monkeys’in yeri ayrıdır. Belki bir nebze “daha akla yatabilen” bir yanı olduğundan belki de Brad Pitt’e Oscar adaylığı getiren ve Altın Küre kazandıran Jeffrey Goines gibi karakterleridir. Sizce de hepimiz biraz “akıl hastası” değil miyiz? Ya da yaşadığımız dünyada aklımızı korumak ne kadar mümkün?



1999 Fight Club – Tyler Durden
Fight Club üzerine de Tyler karakteri üzerine de Google’dan birçok dökümana, makaleye vs. ulaşabilirsiniz. Yazıldı, yazılmaya da devam edecek. Konuşuldu, konuşulmaya da devam edecek. Fazla söze gerek var mı?


2009 Inglourious Basterds – Lt. Aldo Raine
Brad Pitt, Tyler Durden’dan sonra kendisine ödüller ve adaylıklar getiren sayısız filme imza attı. Mickey O’Neil (Snatch, 2000), Rusty Ryan (Ocean’s Eleven, 2011), Achilles ( Troy, 2004), Jesse James (The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford, 2007), Benjamin Button (The Curious Case of Benjamin Button, 2008) ve Chad Feldheimer (Burn After Reading, 2008) onun hayat verdiği, izlerken keyif aldığımız karakterler. Ancak son yıllarda, benim gözümde, en başarılı olduğu karakteri Tarantino’nun 2. Dünya Savaşı yorumu olan Inglourious Basterds’daki Aldo Raine’dir. Nazi kellesi avcısı, kızılderi kökenli bir Amerikalı. Filmin renkli kadrosundan Christoph Waltz ödülleri götürse de Aldo karakteriyle Brad Pitt de filmin önemli taşlarındandı.

Henüz The Tree of Life veya Moneyball’ı izleyemedim. Ancak bu kadar ses getirdiğine de Brad Pitt’ Oscar’da da adaylık getirmeleri yüksek olasılık. İzleyip göreceğiz…