Dünya Tiyatro Günü Kutlu Olsun!

tiyatrogunu

İlk ne zaman tiyatroya gitmiştim diye düşündüm. 8-9 yaşlarındayım. Edirne Halk Eğitim Merkezi’ne Uygur tiyatrosu geldi. Oyunun adını dahi hatırlamıyorum şuan. Tek hatırladığım çok pahalı olduğu için annemin benle içeri giremediği, ama ben tiyatro izleyeyim diye beni içeri oturtup oyun boyunca beklediğidir. Bir de kapının önünde, oyundan önce arabasını yıkayan Uygur kardeşlerle muhabbet edişimizdir.

Sonra ne oldu? Edirne’ye zaten kırk yılda bir gelen oyunlar pahalı olduğundan takip dahi etmedim. Gidemeyeceğimi biliyorum ya, lüks ya… İstanbul’da yaşayacağım ben diye tutturmamın bir sebebi de budur işte. Edirne’nin yoksunluğu…

Üniversite başladı, Yıldız’da okuyorum. Okulun oyunlarına gidiyorum ara ara, şehir ya da devlet tiyatrosunda da birkaç oyun izledim. Ama tiyatro tutkusu olan şey bende 2-2,5 yıl önce ‘kendi paramı kazanıyorum’ hissiyatından sonra başladı. Çünkü nasıl işlemişse içime tiyatro pahalıdır imajı, söküp atmam için önce parama güvenmem gerekti. Ne garip!

Tabi şehir ve devlet tiyatroları uygun. Ancak özel tiyatroya gitmek istiyorsanız, biraz ekonomik durum etkili olabilir. Ama İstanbul gibi bir yerde DVD fiyatına sinemada film izlenebildiği düşünülürse tiyatroya parayı bahane edip gitmeyen sinema aşıklarına ‘siz kimi kandırıyorsunuz?’ denebilecek bir fiyattan bahsediyoruz. Eğer özel tiyatroların sıkı takipçisi olursanız indirimli oyunları kaçırmaz, 25-35 lira aralığında fiyatlarla harika oyunları çok güzel yerlerden izleyebilirsiniz.

Neyse, konuyu toparlayalım. Bugün 27 Mart. Dünya Tiyatro Günü. İçinde bulunduğumuz sezon için dün 30. kez tiyatroya gitmiş biri olarak İstanbul’da nerede hangi oyun izlenebilir, neyi öneriyorum neyi merak ediyorum paylaşmaktı amacım. Haydi o zaman…

DOSTLAR TİYATROSU

Genco Erkal yönetimindeki tiyatronun yeri Eminönü’nde. Lokasyon olarak bana uzak olduğundan, Caddebostan Kültür Merkezi ve Kadıköy Halk Eğitim’e geldikleri günleri takip ediyorum. Bir Delinin Hatıra Defteri ve Yaşamaya Dair oyunlarını izleme şansını bulmuş biri olarak ikisini de can-ı gönülden tavsiye ederim. Özellikle Nazım hayranları Yaşamaya Dair’i muhakkak görmeli. Eminönü’ndeki gösterimlerin tadı bir başka diyorlar bu arada… http://www.dostlartiyatrosu.com/

TATBİKAT SAHNESİ

Erdal Beşikçioğlu yönetimindeki tiyatronun hem İstanbul’da hem da Ankara’da sahnesi mevcut. İstanbul’daki yer Nispetiye’de, Zincirlikuyu’dan Akmerkez yönüne yürürken sağda kalıyor. Burada oyun izleyebilmek için sıkı takipçi olmak gerek, çünkü yerler hemen tükeniyor. Şahsen ben burayı hep kaçırıyorum. Bir Delinin Hatıra Defteri oyununun Erdal Beşikçioğlu yorumunu ve Seray Şahiner’ın romanından uyarlanan Antabus’u bu gidişle önümüzde sezon izleyebileceğim. http://www.tatbikatsahnesi.com/

İSTANBUL HALK TİYATROSU

2006 yılında Bahtiyar Engin, Yıldıray Şahinler, Levent Üzümcü, Kemal Kocatürk ve Dolunay Soysert tarafından kurulmuş ve halen Yıldıray Şahinler, Bahtiyar Engin, Erkan Can ve Cem Davran dörtlüsü ile varlığını sürdürüyor İstanbul Halk Tiyatrosu. Şimdilik Alevli Günler ve Bezirgan var programlarında. Şimdilik diyorum çünkü ikisini de izlemiş biri olarak yeni oyun bekliyorum! Yoksa aynı oyunları ikinciye izleyeceğim çünkü ikisi de çok keyifli saatler vaat ediyor. http://www.istanbulhalktiyatrosu.com/

OYUN ATÖLYESİ

Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer tarafından 1999 yılında kurulan tiyatronun yeri Moda’da. Her ay başka tiyatro topluluklarından misafir oyunları olduğu için sıkı sıkıya takip ediyorum programlarını. Özellikle Semaver Kumpanya’yı burada izlemeyi tercih ediyorum. Neyse ona geleceğiz…

7 Nisan’da Haluk Bilginer’in de yer aldığı yeni oyunları Pencere perdelerini açacak, tabi yerimi aldım bile. Dolu Düşün Boş Konuş, Köprüden Görünüş ve Aşk Delisi oyunlarını da tavsiye ediyorum. http://www.oyunatolyesi.com/

MODA SAHNESİ

İşte Kadıköy’ün diğer tiyatro mahzeni. Bahariye caddesinin Rexx’e inen sokağının karşı sokağında desem bulabilir misiniz acaba? Kadıköy Halk Eğitim’e gelmeden önceki sokakta diyeyim en iyisi. Aralarında Mert Fırat, Timur Acar, Onur Ünsal, İlksen Başarır gibi isimlerin olduğu 12 kişi tarafından eski Moda Sineması’nın yerine kurulan sahnenin orijinal oyunları var, benden söylemesi. En Kısa Gecenin Rüyası, Bütün Çılgınlar Sever Beni, Parkta Güzel Bir Gün, Seviyoruz ve Hiçbir Şey Bilmiyoruz, Bira Fabrikası izleyip de beğenmememin mümkün olmadığı oyunlardı. Moda Sahnesi’nde de misafir tiyatro toplulukları olduğunu, ayrıca Başka Sinema kapsamında filmler gösterildiğini unutmayın. http://www.modasahnesi.com/

SEMAVER KUMPANYA (Çevre Tiyatrosu)

Yeri Haliç’in öte tarafında. Kocamustafapaşa’da. Oturma düzenini biraz zayıf bulduğum için bir daha gider miyim emin değilim, ama nostaljik bir dokusu var ona diyecek sözüm yok. Beni ilgilendiren oyunları, ki Oyun Atölyesi’ne geliyorlar. Kuşlar’ı ve Cimri’yi izleyebildim bu yıl. Serkan Keskin ve Sezin Bozacı’nın hayranıyım. Metot ve Veriler de görülecek oyunlar listemde. http://www.semaverkumpanya.com/tr/

TİYATRO KUMPANYASI

Mart ayı Kemal Kocatürk ayı oldu benim için. Ben, Orhan Veli oyununda Orhan Veli, Hasretinden Prangalar Eskittim oyununda Ahmed Arif ve Can oyununda Can Yücel olarak izledim ve her seferinde ayakta alkışladım. Hiçbir zaman hınca hınç dolu bir salonda izleyemediğim için -en azından Kadıköy için bunu söyleyebilirim- insanların kıymet bilmezliğinden dert yandım oyundan eve dönerken. Şiiri sevmem, şiirden anlamam diyorsanız Kemal Kocatürk vasıtasıyla tanıyın bu üç büyük şairi. Bakalım o zaman da sevmem diyebilecek misiniz? http://www.tiyatrokumpanyasi.com/

BAŞKA NELER VAR İSTANBUL’DA?

Zorlu PSM

İstanbul’da yaşayan, ekonomik olarak da imkanı olan, herkes için bir nimet burası. Dünya sahnelerinden oyunlar/gösteriler izleme şansı bulduğumuz gibi keyifli tiyatro oyunlarına da ev sahipliği yapıyor. Seni Seviyorum Mükemmelsin Şimdi Değiş bunlardan sadece biriydi. Yoldan Çıkan Oyun, 39 Basamak gibi merak ettiğim oyunlar var. Zaman yaratabilirsem, ne mutlu bana!

Şehir Tiyatroları

İstanbuldakiler için hem maddi olarak uygun olması hem de çok sayıda sahnesi olması nedeniyle kıymetinin bilinmesi gereken bir nimet. Geçtiğimiz sezon 10 oyun izledim, izlediklerim arasından Hayal-i Temsil, Komşum Hitler, Ölü Adamın Cep Telefonu, Sırça Hayvan Koleksiyonu, Şekerpare ve Türkiye Kayası’nı muhakkak görün derim.

Devlet Tiyatroları

İstanbul’da Şehir Tiyatrosu kadar olmasa da Devlet Tiyatrosu da yaygın ve oyun seçeneği çok. Anadolu Yakası’nda Caddebostan Kültür Merkezi ve Üsküdar Tekel Sahnesi’ni takip edebilirsiniz. Yakın olanlar için Kozzy AVM’deki Kozyatağı Kültür Merkezi de bir seçenek. Profesyonel zaten malumunuz, izlemeyenin hatırı kalıyor. Tiyatro sahnesinde farklı şeyler görmek isteyen için #Cehennem ‘i öneririm. İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı ve Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş de izlemeye değer oyunları. Seneye daha çok oyun izlemem gerektiğini yazarken fark ettim, devlet tiyatrosunu biraz ihmal etmişim.

Aysa Organizasyon

Takip etmekte fayda olan bir organizasyon. Sayelerinde Kredi’yi ve Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’ı izledim. Güven Kıraç’ı tiyatro sahnesinde Kredi oyunu vasıtasıyla izlemenin tadı başkaydı. Ve kafası karışık kadınlar muhakkak izlemeli Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’ı.

Tiyatro Festivali

İKSV’nin her sene düzenlediği festival bu sene 3-28 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’daki çeşitli sahnelerde birçok oyun sergilenmesine vesile olacak. Ayrıntılı bilgiyi http://tiyatro.iksv.org/tr/ adresinden alabilirsiniz. Lalekart bahanesiyle bu sene 5 oyuna bilet alabildim, keşke vakit ve nakit daha çok olsa da daha çok gidebilseydim.

Böyleyken böyle.

İzlediğim her şeyi yazamadığım için en azından tavsiye edeyim de ekşisözlük’e falan bakıp aklınıza da yatıyorsa gidin görün istedim.

Tiyatrosuz bir dünya daha vicdansız olurdu. Tiyatro, yemyeşil bir ormanda nefes almak gibi iyi gelir bünyeye. Kutlu olsun ki mutlu olalım!

Reklamlar

Hatırlamak için kağıt gerekir!

15 11 2015 - 1Oyunun bir yerinde geçiyordu bu söz.

“Hatırlamak için kağıt gerekir.”

Vurdu bu söz beni. Çünkü yazmak benim için su gibidir, hava gibidir.

Gelişine yazarım yıllardır. Bir sürü defter var, üzüntülerimi ve nadiren de olsa sevinçlerimi paylaştığım.

Evet, genelde beni üzeni kağıda düşerim. Hatırlamak istediğimden midir bilmem, üzüldüğümde ancak yazarak kendime gelirim. Belki üzüntülerimi paylaşmayı değil de saklamayı tercih ettiğimdendir.

Ama mutluluklar öyle mi? Yaşarım son damlasına kadar, öyle ki kağıda dökecek iki cümlem bile kalmaz çoğu zaman.

Ama kağıda, kaleme karşı vefasız çıktık. Çağa ayak uydurmak adı altında ihanet ettik onlara. Akıllı telefonlarımızı ve tabletlerimizi tercih eder olduk yazmak için.

Şu blog bile, kağıdın kalemin yerini tutmuyor ki. Ama herkesle paylaşma hastalığı işte…

Şehir Tiyatroları’nda oynayan Ölü Adamın Cep Telefonu oyunu da herkesle paylaşma hastalığımızın en önemli belirtisi olan cep telefonlarımızdan yola çıkmış. Durmadan çalan, konuşmuyorsak yazıştığımız, yazışmıyorsak ‘internette sörf’ yaparak bir dakika bile elimizden düşürmediğimiz o telefonlar ruhumuz gibi oldu değil mi? Şarjı bitince krizlere gireriz, sanki birkaç saat telefonsuz kalsak dünya ile ilişkimiz kopacak sanırız, yemeyiz içmeyiz ihtiyacımız olduğunu iddia edip en pahalısını alırız… Bir masada oturan birkaç insanın konuşmak yerine önce Instagram’a fotoğraf yüklediği, Swarm’da checkin yaptığı, Facebook’ta kimler paylaştıklarını beğenmiş diye baktığı bir dünyada yaşıyoruz. Eleştirmek için değil bunu hepimiz yapıyoruz. Hal böyleyken bir insanın öldükten sonra bile ölmemesine neden olan bir cep telefonu hikayesini izlemek, bizi biraz olsun gerçeklerimizle yüzleştirir ne dersiniz?

Amerikalı Yazar Sarah Ruhl tarafından 2007 yılında yazılmış olan Ölü Adamın Cep Telefonu oyununun konusu kısaca şöyle: Oturduğu kafede ölen Gordon’ın telefonu tesadüfen Jean’in eline geçer. Oyunda telefonu bir türlü geri veremeyen Jean’in, Gordon’ın zavallı kardeşi Dwight, tuhaf annesi Bayan Gottlieb, çatlak karısı Hermia ve telefonun peşindeki sevgilisi Carlotta ile yaşadıkları anlatılılıyor.

Oyunu yöneten Arda Aydın, Gordon ve Dwight rolünde karşımızda. Jean rolünde izlediğimiz Yeliz Gerçek ile güzel bir ikili olduklarını söylemeliyim. Yardımcı rollerdeki Nergis Çorakçı Başak, Nurseli Tırışkan ve Pelin Budak biraz abartılı karakterlerine rağmen keyifle izlettiler kendilerini. Oyunda ‘teknolojik dünyamıza’ ilişkin alt metinleri olması hoşuma gitti, ayrıca çok başarılı bir şarkı listesi kullanılmış.

Hatta şehir tiyatrolarında bu sezon izlediğim oyunlar arasında (Şekerpare, Kısasa Kısas, Türkiye Kayası ve Ayaktakımı Arasında şimdilik) en çok beğendiğim oyun bu desem yeridir. Güzel şarkılar ve kahkaha vaat eden bu oyunu siz de izleyin derim. Tiyatrodur, iyidir!

Tiyatrodur, iyidir: Ayaktakımı Arasında

AyaktakımıArasında

Çayım yanımda.
Not defterim, tamamdır.
Kalem olmazsa olmaz zaten.
Evet, haftanın oyunu ‘Ayaktakımı Arasında’ üzerine düşünebilirim…

Bloga yazamadığım her şeyi sığdırdığım defterlerime dökmem lazımdı önce düşüncelerimi. Nasıl bir oyundu? Neler düşündürdü? Toparlamam lazımdı.

Öncelikle tiyatro alışkanlığımın, şehir tiyatrolarını düzenli olarak takip etmeye başlamamla tadından yenmez olmaya başladığını belirtmek isterim. Geçtiğimiz yıllarda izleyip de yazmadıklarıma inat bu sene oyunlar hakkında kafa yormalarımı yazıya/bloga dökme niyetim de var. Niyeti eyleme geçirmek de bugün izlediğim Ayaktakımı Arasında ile olsun dedim.

Ayaktakımı Arasında, Şehir Tiyatroları’nın bu seneki yeni oyunlarından. Türkiye’de ilk kez 1936 – 1937 sezonunda Şehir Tiyatroları tarafından oynanmış. , daha sonra başta Ankara Devlet Tiyatrosu olmak üzere birçok topluluk tarafından sahnelenmiş bir oyun. Rus yazar Maksim Gorki’nin imzasını taşıyan hikaye, devlet düzeninin çöktüğü 1900 başında Rusya’da izbe bir barınakta hayata tutunmaya çalışan ayaktakımını anlatıyor. Yönetmenliğini Orhan Alkaya’nın yaptığı oyunda birbirinden değerli 17 oyuncu yer alıyor. Oyunun künyesine www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari adresinden ulaşabilirsiniz.

Hikayenin geçtiği dönem itibariyle siyasi dokunuşlar bekleyen seyirciler öncelikle bu düşüncelerinden sıyrılmalılar. Bu oyun, Rusya’da yaşanan çalkantıların, dönemi yaşayan ‘kaybeden insanlar’ üzerindeki etkisini anlatmak gibi bir derde sahip değil. Hayata dair umudu kalmasa da ‘gerçek nedir?’ dert edinmiş bir grup insanın hikayesi var karşınızda. Dönem olarak 1900’ler Rusya’sı seçilmesi, dönemden ve yaşanılanlardan etkilenenin oyunun karakterleri değil de Gorki olmasından kaynaklanıyor.

Peki ülkelerinde yaşanan bunca olay ‘gerçek’ peşindeki bu ayaktakımına hiç mi dokunmuyor? Dokunuyordur elbet, belki gerçeği aramalarının sebebi de bu. Vicdanın, gururun ve umudun kalmadığı dünyalarında gerçek bunlar da değilse nedir diye sormaları sizce de normal değil mi?

Hikaye düşündürtmeye düşündürtüyor da karakterlerin analizi, olayların akışı ve final bir bütün oluşturmadı hatta seyirciden kopuk bir oyun izlenimi verdi bana. Bu nedenle Serdar Orçin, Mert Tanık ve İrem Erkaya’nın oyuna kattığı enerjiyi göz ardı etmemek lazım. Tabi Mazlum Kiper’in gürül gürül sesi ve bilgelik dolu diyalogları da oyuna dair unutamayacaklarım arasında.

Oyun, hikayesindeki kasveti dekoruna yansıtmayı başarmış. Oyun boyunca bizi yalnız bırakmayan çalgının tınısı kasvetten boğulmayı engelliyor ve ihtiyaç olan tiyatral havayı besliyor. Ancak, astım hastası ya da nefes darlığı olabilecek seyircileri hiç düşünmeden sıkılan dumanın dozu biraz kaçmış diyebilirim. Bu konuyla ilgili oyunun künyesine bir uyarı koyulabilirdi bence. Belki Harbiye Muhsin Ertuğrul ya da Ümraniye sahnesi için sorun olmayabilir ancak Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi çıkan dumanları kaldıramayacak kadar küçük bir sahneydi.

Kıssadan hisse…

Ufak tefek kusurları saymazsak, gerçek nedir diye çırpınan ya da çırpınmak isteyen seyirci için tercih edilebilir bir oyun Ayaktakımı Arasında. Sadece büyük sahnelerden birinde izlemeniz, nacizane tavsiyemdir.

 

 

biraz mavi biraz yeşil..

tatilkafası

Nereden başlasam, ne anlatsam bilmeden oturuyorum şuan klavyenin başına.

Hep erteleyip hiç yazmadıklarımı yazmak niyetim.

Ertelememek lazım, yazmayı ve paylaşmayı ertelememek…

Büyükada’da bitmemişti oysa tatilim, çok anı biriktirmiştim. Ama üşengeçtim, yazamadım. Yaşamaya üşenmiyorum en azından, yazmak da alışkanlık olur zamanla.

Neler yazmadım ama neler yaptım’a gelirsek.

Garipçe

Garipçe

Garipçe, karşıda -artık Avrupa yakası karşı oldu bana- yaşadığım yıllar boyunca gidip görmek istediğim ama inanır mısınız üşendiğim yerler arasındaydı. Tatili fırsat bilip önce Rumeli kavağında kahvaltı keyfi yaptım bir dostumla, hazır buralara gelmişken de Garipçe’yi göreyim dedim. Rumeli kavağına Hacıosman metro durağından kalkan otobüslerle (25A nolu hat) ulaşmak kolay, ancak Garipçe için Sarıyer’e dönüp tekrar otobüse (150 nolu hat) binmek gerekiyor. Garipçe, 3. köprünün katliamından henüz çok yara almamış gibi ancak köprü bitip etrafı ağzının suları şimdiden akmaya başlayan inşaat şirketlerince katledilince geriye ne kalır bilinmez. Vakit varken gidip görmek gerek.

Deniz Müzesi

Beşiktaş’taki Deniz Müzesi de uzun zamandır gidilecek yerlerimin arasındaydı. Kadıköy’den Beşiktaş’a vapurla geçtiğim zamanlar, önünden geçip gittiğim ve bir gün gelip gezmeli dediğim müzenin girişi öğrenciler için ücretsiz, yetişkinlere 6,5 TL. Fotoğraf çektirmek istiyorsanız ekstra ücret (12 TL) ödemek gerekiyor. Saltanat kayıklarını incelerken geçmişe, Osmanlı döneminin şatafatlı yıllarına gidiyor insan. Kayıklar sergisi yeterince zengin ancak özel sergiler de meraklısını cezbedecektir. Japonya’ya yapılan dostluk ziyareti sırasında yakalandığı bir fırtınada Kaşinozaki burnundaki kayalara çarparak batan Ertuğrul Fırkateyni hakkında bilgilendirmelerin ve batığın olduğu yerdeki dalışlardan çıkarılan parçaların sergilendiği ERTUĞRUL FIRKATEYNİ’NİN SONSUZLUĞA UĞURLANIŞI sergisi müzeyi gezmek için güzel bir bahane olabilir. Atatürk’ün balmumu heykelinin de yer aldığı 18 MART ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ sergisi de diğer bir bahane olabilir, benden söylemesi.

20150904_133323AnıTur ile Kuşadası-Çeşme-Pamukkale Kültür Turu

Kendime bir meslek edindiğimden beri aileme bir tatil hediye etmek istiyordum. Kültür turlarına hep gitmek isteyip gidemeyen canlarımla beraber AnıTur’un Kuşadası-Çeşme-Pamukkale Kültür Turu’nu tercih ettik. Tur kapsamında 3 günde İzmir, Çeşme, Alaçatı, Ilıca, Kuşadası, Milet, Didim, Meryem Ana, Efes, Şirince ve Pamukkale’yi tatma fırsatımız oldu. Ben Alaçatı ve Ilıca hariç tüm durakları 2.ye tatma fırsatı buldum haliyle kendimi fotoğraf çekmeye verdim. Aileyle bol anı ve bol fotoğraf amacıma ulaştım yani. AnıTur’un hizmetinden Müzekart hizmeti dışında memnun olduğumu söyleyebilirim. Müzekartlar ören yeri girişlerinde sorun çıkardığı gibi  “bir yıl süreyle kullanılabilir” özelliğini de taşımıyor. Acentadan çıkarıldığı için sürekli sorun çıkarmaktalar, bu da bir müze sever olarak beni üzdü. Hayır, yenisini de çıkarmama izin vermiyorlar! Neyse, tura gidecekler müzekartlarını kendi alsın derim. Hem maddi olarak daha uygun hem de daha kullanışlı olur. Ayrıca Ilıca’ya ilk fırsatta tekrar gidip oranın denizinin ve kumsalının tadını doyasıya çıkarmak istiyorum. Ilıca’ya sakin yatırım yapmayın, oteller açıp doğallığını ve sakinliğini bozmayın olur mu? Sakın! Bir de Pamukkale’ye gidince Hierapolis antik kentini gezmeyi, özellikle biraz yukarıda kalan antik tiyatroyu görmeyi ihmal etmeyin. Manzara harika, tiyatro görüp görebileceğiz en orijinal antik tiyatrolardan.

Dağılın Ekim geliyor!

Ekim, yılın en sevdiğim ayı. Çünkü tiyatrolar sezonlarını açıyor, Filmekimi zamanı ve yaşayabilirsek sonbaharın en güzel ayı. Oyun Atölyesi, Moda Sahnesi, Şehir Tiyatroları programlarını açıkladı. Moda Sahnesi’nin yeni oyunu ‘En Kısa Gecenin Hikayesi’ne biletimi aldım ilk iş. Ekim ayının her Cumartesi günü tiyatro günü olsun deyip Şehir Tiyatroları’ndan da Şekerpare, Ayaktakımı Arasında, Kısasa Kısas ve Hayal-i Temsil oyunlarına bilet aldım. Filmekimi’ni de boş geçmeyip 10 filme bilet aldım, isimlerini yazmayayım. Her filmden sonra iki kelam etme niyetindeyim, bozmayın. Ekim’e dair bir iki etkinlik daha var aklımda ama kısmet olacak mı bilmiyorum. Bakalım…

4d778e85-ee88-4a7e-a2b0-aba05572d90a

Banana!

Evet, Minyonlar’ı izledim! Animasyonları, özellikle de minyonları ne kadar sevdiğimi size anlatamam ki. Ancak benimle gelip sinemada izlemeniz, çocuklardan daha çok eğlendiğimi görmeniz lazım! Minyonlar’ın beyazperdedeki üçüncü macerasında başrol tamamen onlarda. Gru’yla buluşana kadarki maceralarını izliyoruz kendi filmlerinde. Ve tabi ki çooook eğleniyoruz. Gidin izleyin, gidin haydi.

Sahaf Festivali

Ah o kitap kokusu… Ah o eski kitapların sayfalarında gezinmenin verdiği huzur… Eski fotoğraflar, plaklar, dergiler… Bu yıl 9.su düzenlenen Beyoğlu Sahaf Festivali, 11 Ekim’e kadar kitap kurtlarını bekliyor. Tepebaşı’nda kuruluyor stantlar. Benim bu sene sahaf festivalinde tesadüfler sonucu karşılaştığım üç dosta gelince… Oya Baydar’ın Sıcak Külleri Kaldı’sı, Hıfzı Topuz’un Meyyale’si ve Murathan Mungan’ın Üç Aynalı Kırk Oda’sı.

Böyle böyle işte.

Sezon kapanmadan son bir kez daha Büyükada’ya gittiğimi ve deli gibi fotoğraf çektiğimi de Instagram’daki tanıdıklar bilirler. Pintereste de pinledim birkaçını.

Ekim’e kocaman bir hoşgeldin olsun mu, olsun o zaman!

Yalnızlık İstanbul ile Paylaşılır..

Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Dışından anlaşılmaz.
Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan..
Paylaşılmaz.
Bir düşün’de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

Demiş Özdemir Asaf. Eğer yalnızlığını senin kadar kalabalık ama bir o kadar da yalnız bir şehirle paylaşıyorsan yalnızlık paylaşılır üstadım. Ben bu Cumartesi yalnızlığımı İstanbul ile paylaştım mesela.
Aşkı özlediğim ama bir o kadar da sorguladığım zamanlardan geçiyorum sanırım. Bir şeyler için uğraş verdim, veriyordum ama yorgun ruhum daha fazlasını kaldıramadı. Yine en kadim dostuma, yalnızlığıma düşkün oldum. 
Hafta sonunu kendimle baş başa geçireceğim anlaşılınca, ilk aşkım İstanbulumla da yapılacaklar listem kabarınca girdim İstanbul’un koynuna, bıraktım kendimi kalabalığına.
İstanbul Modern’deki Yüzyıllık Aşk sergisi ilk durağım oldu. Türk sinemasının 100. yılı kutlanıyor, siz de eksik kalmayın bu şölenden. Yeşilçam tutkusu başka bir şeydir. Yeşilçam aşktır, Yeşilçam çabadır, Yeşilçam emektir. Ve sergide de denildiği gibi sinema bir mikroptur, bir kere bulaşınca kurtulamazsınız. Kurtulmak da istemezsiniz zaten. 
İstanbul Modern’e girmişken diğer sergileri de görmeden duramadım. Özellikle 9 Kasım’a kadar sergilenecek olan Yolda fotoğraf sergisi görülmeye değer. Müzenin girişindeki Geçmiş ve Gelecek koleksiyon sergisindeki bazı çalışmalara hayran kaldığımı belirtmeden geçmeyeyim…
İstanbul Modern’dan sonraki durağım Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi idi. Cibali Karakolu’na bilet bulamayınca alternatifim olan Kabare’ye gittim. Müzikallere ayrı bir ilgim vardır zaten. Kabare de “siz eğlene durun, dünyanın hali hal değil” mesajı veren, günümüzde yaşananlarla kıyas yaparak kafa patlatabileceğiniz, bir yandan da kulaklarınızın basını sileceğiniz bir yapım olmuş. Tiyatroya daha çok destek vermeli, daha sık gitmeli. Bunu her tiyatroya gidişimde kendime söylesem de sık gitmiyorum. Bu kez kendime hedef koydum, bakalım..
Oyuna yetişme telaşı içinde olduğum için keyfini süremediğim boğaz manzarasının tadını çıkardım oyun çıkışında. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin önündeki açık alanda ne de güzel gün batımı izlenir. Çamlıca, Kız Kulesi, İstanbul Boğazı.. O kadar net izlebiliyor ki. Aklınızda bulunsun derim.
Manzaranın tadını çıkardıktan sonra yürüyerek Beşiktaş’a indim. Maçka, İstanbul’a yeşil yakışıyor diye bağırıyordu adeta. Dolmabahçe’den Beşiktaş’a giden o ağaçlı yol İstanbul’da yürümeyi en çok sevdiğim yerlerden. Üzerine bir de vapur sefası yapınca, keyfime diyecek olmuyor. 
Güneşin bulutların arkasında kalmasından olsa gerek deniz pembeye döndü dönüş yolunda. Vapur ilerledikçe pembe denizi yarıp maviye bürüdü. Pembe bulutların gölgesinde Galata ve tarihi yarımada başka bir güzel göründü gözüme. Tekrar aşık oldum bu şehre. Bana yaşattığı keyifli Cumartesi için teşekkür ettim. Onunla geçirmek istediğim zamanlarda bana yapacak bir şeyler sunduğu için minnet duydum. Ve yuvama döndüm.
Sonra açtım böğürtlen şarabımı. Yaşadığım günü geçirdim aklımdan. Ve bu satırları yazdım…