Hep dolu dolu aslında!

cumartesi


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

İnsanlar, Instagram’da genelde kitap paylaşımı yapıyorum ve ortalamanın üzerinde hızda kitap okuyorum diye benim için endişeleniyorlar. Kitaplara verdin kendini, kapama dünyanı dışarıya diyorlar. Oysa ben izlemeye, dinlemeye, gezmeye, görmeye devam ediyorum! Tek farkı, en son yeni işin ilk günü vesilesiyle check-in yapmış olabilirim, Swarm denilen kötü alışkanlığımı bıraktım. Her gittiğin yerde hemen check-in yapma fikri artık bana gereksiz ve manasız gelmeye başlamıştı. Ben de uygulamayı kaldırdım ve bıraktım bu kötü alışkanlığımı. Haliyle insanlar da gezmiyorum, evde oturuyorum sanıyor. Paylaşmazsanız yoksunuz!

Aslında iki kelam da olsa bloga ne izledim, nereye gittim, n’apıyorum yazıyor olsam hem birilerine faydam olur hem de yaptıklarımı kendimce ölümsüzleştirmiş olurum. Tek dert bu değil mi zaten? Ölümsüzlük. Hatırlanmak. Beğenilmek.

Mesela bu hafta sonu, şu satırları yazana kadar bir film izledim, bir konsere gittim, bir tiyatro oyunu izledim, okuduğum kitaplardan birini bitirdim, yıllar sonra bir kitabı ikinci kez okumaya başladım. Yani epey şey yapmışım bence. Şimdi hepsinden ortaya karışık bir şeyler yazacağım. Sonra da pembeli bir kadın hakkında öykü yazmam gerekiyor. Aaa bir de öykü atölyesine gidiyorum, yazmaya hevesli herkes gitmeli bence. Ayrıntılar için yazievi.yesimcimcoz.com adresine bir bakın derim..

sigacik

OLANLAR OLDU

Sinemia üyeliği bahanesiyle haftada bir sinemaya gitme alışkanlığıma geri döndüm. Bu hafta ne izlesem karar verememiş bir şekilde sinemada buldum kendimi. Gittiğim sinemada çok seçenek yoktu ve Olanlar Oldu’ya girmek yalnız başına yapılabilecek en eğlenceli Cuma etkinliği olur diye düşündüm. Yanılmamışım da.. Hakan Algül, Eyyvah Eyvah serisi başta olmak üzere Ata Demirer ile keyifli işler çıkarmış bir yönetmen. Ata Demirer, senaryosunu yazdığı filmde biri kadın biri erkek iki karakter birden canlandırıyor bu defa. Yine bir Ege kasabası, yine bir romantik-komedi. Sığacık’ta geçiyor film, Sığacık’a filmden daha çok hayran olacağınıza şüphe yok. Gidelim, gidelim tabi de katletmeyelim Sığacak’ı olur mu?

14624583341190190253-b

Devlet Tiyatroları’ndan ERKEK PARKI

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar için şehir ve devlet tiyatroları bir hazinedir. Pahalı olduğu nedeniyle özel tiyatrolara gitmeyenlere/gidemeyenlere fiyat açısından çok uygun olduklarını söylemeliyim. Dün, Erkek Parkı isimli oyunu Beyoğlu Küçük Sahne’de 6 TL’ye izleyebildik mesela. Öğrenciyiz paramız yok demeyin yani! E vaktiniz de var, haydi o zaman…

Oyun, eşleri alışveriş yaparken alışveriş merkezinin kazan dairesinde kendilerine sığınak kuran dört adam etrafında dönüyor. Alışverişe eşlik adı altında her Cumartesi zorunlu hizmetlerini yapıp bir bahaneyle eşlerinin yanından kaçıyor, bir araya gelip maç-bira-pizza keyfi yapıyorlar. Kendilerinin de dediği gibi, kadınların nimeti olan iç dünyaları yok onların. Maç-bira-pizza üçlüleri var. Erkek erkeğe takılıp rahatlamak dışında bir istekleri de yok..

İki saat sürüyor oyun. Yarım saat daha kısaltıp tek perdede tadında bırakılabilirmiş dediğim diyaloglar oldu olmasına.. Ama genel olarak eğlenceli, alışveriş hastası kadınları düşününce acı ama gerçek dediğimiz detaylarla güçlenen, cinsiyetçi olmamaya da özen gösterdiğini düşündüğüm, belki de iyimser günüme denk gelmiştir, bir oyun Erkek Parkı. Tiyatro eğlenmek içindir diyenlere tavsiyemdir.

Salon IKSV’de The Dears Zamanı

Lalekart üyeliğim başladığından bu yana Salon’un etkinliklerini takip ederim. Ancak daha önce deneyimleyip çok da keyif almadığım için yalnız olduğumdan gidemem konserlerine. (İnsan yalnız başına bir çok etkinliği keyifle yapabilir ama konser biraz riskli.) Bu kez yalnız kalmadım ve bu sayede yakın zamanda keşfettiğim, keyifle de dinlediğim The Dears’ı izleme şansı buldum. 20 yıllık bir geçmişleri olan gruba, indie rock müziği sevenlerin şans vermeli. Youtube’dan canlı bir kaç performans dinleyin en azından..

Bir de okuduklarım var.. Aynı anda birden çok kitap okuma bende alışkanlık oldu. Oblomov ve Tutunamayanlar’ı okurken ister istemez araya küçük öyküler sığdırıyorum. Bu defa sığdırdığım bir romandı:

Vatandaş Abuzer Kim Ola?

va


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

12 Eylül dokunması, konuşması, hissetmesi zor zamanları hatırlatır yurdum insanına.
Görmemiş, yaşamamış da olsan kafalarda fırtınalıbir gökyüzü canlandırır.
Yücel Sarpdere, yaşananların mantık dışı olmasından yola çıkıp o dönemi ti’ye almayı tercih etmiş. Abuzer’in saflığı ve boş konuşma diye nitelendirilen gevezelikleri, çocuksu bir masumiyet gibi görülürse romana derinlik katan unsurlardı.
Vatandaş Abuzer su gibi akacak ve yüzünüzde hüzünlü tebessümler bırakacak bir kitap.

Fotoğrafta dikkatinizi çekmemiş olabilir..

Geçen yıl gittiğim, IKSV festivallerinden İstanbul Müzik Festivali ile ivme kazanan klasik müzik tutkum, 6. sı düzenlenen Opus Amadeus Oda Müziği Festivali ile pekişmekte Şubat ayında. Gerek biletlerin pahalılığı gerek mekanların festival ruhu taşımaması etkisiyle !f İstanbul heyecanım yok birkaç senedir. Bu sene de Şubat’ı bağımsız film yerine klasik müzikle doldurma kararı aldım. Şimdilik bir pişmanlığım yok. Önümde iki oda müziği konseri, bir Bach dinletisi (Bach & Love) ve Zorlu’da Amadeus etkinliği var.

Yani neymiş? Eve kapanmamışım…

Reklamlar

Biz insan mıyız?

tasarim-bienali

Filmekimi boyunca reklamını izlediğim Tasarım Bienali’ne dün teşrif ettim efendim.

Bu sene 3. sü düzenlenen bienalin yola çıktığı kavram ‘insanlık’. Yaradılışımızdan itibaren evrimleşmemizin her adımı bir tasarımken konunun insanlık olması felsefi olarak da doyurucu.

Geçen yıl gittiğim İstanbul Bienali’nde rehberli tur tercih etmediğim için çok pişman olmuştum. Bu sene, Tasarım Bienali’nin iki mekanı, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretlerini rehberli yaptım ve tarif edemeyeceğim kadar keyif aldım. Öncelikle bienal sergileri yoğun içerikli olduğundan her şeyi okuyup anlamak epey zor oluyor. Ancak size bir rehber eşlik ettiğinde hem dinliyor hem tur az kişiyle yapılıyorsa rehberle beraber sohbet edip sergi üzerine konuşabiliyorsunuz. Bienaller ücretsiz olsa da anlatılmak isteneni daha iyi anlamak, emeğin hakkını verebilmek için rehberli turları tercih edin derim.

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretleri için biletixten bilet alabilirsiniz. Cuma 11.00, 14.00, 16.00 ve hafta sonu 11.00, 14.00, 16.00, 17.00 saatlerinde geçerli olan biletleri aynı gün içinde kullanmanız da şart değil. Bir gün bir mekanı bir gün diğerini gezebilirsiniz. Biz bienal ortağım ile ikisini tek güne sığdırabildik ancak Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’ndaki sergiyi bir de ücretsiz gezmeyi düşünüyoruz.

Alt Sanat Mekanı, Bomontiada’da yer alıyor. Yaklaşık yarım saat süren kısa bir sergi turu var. Mekan, eski Bomonti Bira Fabrikası’nda olduğu için gidip görmenin ayrı bir keyfi oldu açıkçası. Monochrome, tur öncesi ya da sonrasında kahve ve tatlı için uğramanızı tavsiye edeceğim bir mekan. Browni ve Americano ikilisi harika oluyor. Oburluğu bir kenara bırakıp sergiye gelirsek… (Tabi ki her adımını anlatmayacağım, beni düşünmeye sevk eden kısımlardan bahsedeceğim.)

Mekanın girişinde Yenikapı’da bulunan ayak izlerinin bir replikası sizi karşılıyor. Ayak izlere bize, ayakkabının tasarlanmasıyla ayaklarımızın da evrildiğini işaret ediyor. Ayakkabı giymeye başlamadan böyle narin ayaklarımız yoktu tahmin edersiniz ki. Tasarladığımız her şey bizi de tasarlıyor olabilir mi? Olabilir tabi. Bu savımızı destekleyici diğer kısım ‘Kırılma Noktası’ kısmı. Buğday evcilleştirdiğimiz bir ürün ve uzun vadede yol açtıkları düşünülünce (yerleşik hayata geçiş, tarım vs.) bizi de zaman içinde evcilleştiriyor. İhtiyacımız doğrultusunda tasarlıyor ve tasarladıklarımızın kölesi oluyoruz! Kölesi olma kısmını birazdan anlayacaksınız…

Sergide yer alan Köçek Dans Pisti alanı ise algılarımız ve bakış açılarımız konusunda bizi uyarıyor. Tasarım ve insan ilişkisine fayda-zarar ekseninde ya da etken-edilgen ekseninde farklı açılardan bakabilmemiz gerektiğini söylüyor. Bu söylemleri de Kayıp Yarım Saniye kısmında destekliyor. Aslında bu bölümün amacının bakış açısının farkını fark ettirmek olmadığını söylemeliyim, yani bu benim algıladığım mesajdı. Neyse, Kayıp Yarım Saniye kısmı bize beynimizle bedenimiz arasındaki kayıp yarım saniyeden bahseden küçük denemeler sunuyor. İnteraktif bir bölüm. Yıllardır inandığımızın aksine beynimiz bedenimize bağlı değil ondan yarım saniye farkla,önce davranabiliyor.

Kölelikten bahsetmiştik hatırlıyor musunuz? Cep telefonunuzun şarjı bittiğinde, ya da onu evde unuttuğunuzda (tabi unutabiliyorsanız) nasıl bir panik yaşadığınızı düşünün. Bir yere gidip checkin yapamadığınızda, fotoğraf paylaşamadığınızda, bir düşüncenizi tweetleyemediğinizde nasıl hissediyorsunuz? İşte bu soruların cevapları kendi ihtiyacımız için tasarladığımız bir ürünün nasıl da kölesi haline geldiğimizin kanıtı. Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretlerinizin son kısımlarında bunu düşünmeye vaktiniz olacak. Tabi sosyal medyada paylaşım yapma derdinde olmazsanız!

Gelelim bienalde ziyaret ettiğimiz ikinci rotaya: Galata Özel Rum İlköğretim Okulu. Bu mekandaki içeriğin oldukça yoğun olduğunu, birçok video ve görselin yer aldığını ve buraya geniş bir zaman ayırmanız gerektiğini belirtmeliyim. Tek tek beni etkileyen kısımlardan bahsetmem bile uzun sürer. Ama gezerken kendime sorduğum soruları sizle paylaşmak istiyorum.

  • Hepimizi biricik tasarımlar haline getiren yaradılışımızı teknolojik gelişmeler sürdükçe mükemmel insan tanımına yaklaştırdığımız, en azından bunu arzuladığımız ortada. Yani zamanla kusursuz insanlar haline geliyoruz, peki kusursuz oldukça insanlığımızı yitirmiyor muyuz?
  • Tasarladığımız her şey herkes için olamıyor. Arada ‘varlık’ problemi var ve eşitsizlik tasarımda da kendisini gösteriyor. Tasarım herkese aynı imkanları sunmayı hedeflerken para ve politikaya bulanarak insanlar arasındaki uçurumu da açıyor olabilir mi? Büyük çaplı düşünmeye gerek yok, sosyal medya insanlığın tasarımı ve geliştikçe insanlar arasındaki iletişim uçurumlarını arttırmıyor mu? Bakış açısı.
  • Detoks içeceklerini deneyenlere gelsin bu sorum: Doğal olandan bu kadar uzaklaşmasak detoks merkezlerine ihtiyaç olur muydu? İhtiyacı yaratmak için yokluğa sebep olmuş olabilir miyiz?
  • Uzay Çöpü. Bizim dünya yetmezmiş gibi uzayı da çöplüğümüz haline getirdiğimizin görsel bir kanıtı. Evet, uzaya çeşitli sebeplerle mekikler, uydular vs. göndermemizin gerekliği var. Ancak neden pisliğimizi temizlemek için de uğraşmıyoruz?

Benden bu kadar. Sordum, cevaplar buldum ya da bulamadım. Ama düşündüm ve bundan hissedilir bir keyif aldım. Siz de gidin, düşünün, keyif alın.

Sergiler dışında Sultanahmet, Beyoğlu, Kuzguncuk, Nişantaşı ve Fener-Balat’ı içeren Tasarım Rotaları ve 12 Kasım’ı 13 Kasım’a bağlayan gece düzenlenecek bir Koku Rotası var. Yine biletler biletixten temin edilebiliyor, etkinlikler ile ilgili detaya da bienalin sitesinden ulaşabilirsiniz: bizinsanmiyiz.iksv.org

Bienal 20 Kasım’a kadar sürecek ve biz araya bir de tasarım ya da koku turu sıkıştırmak istiyoruz, bakalım kısmet olacak mı?

Filmekimi geldi, yaşasın!

filmekimi

Yılın en sevdiğim film festivali zamanı: Filmekimi

Ekim ayını sevmem bundan dolayı mıdır acaba?

İş hayatı sebebiyle, malum 9-6 çalışan insanlarız, gidebileceğim seanslardaki filmleri inceliyor ve seçimimi ona göre yapıyorum. Yoksa aklım kalıyor, üzülüyorum falan.

Tabi festival boyunca şu çok iyiymiş, bunu görmek lazımmış diyenlere de kulak kabartıp sonradan açığımı kapatmaya çalışıyorum. Ama festival filmi festivalde izlenmeli, tadı tuzu başka oluyor.

Neyse, uzatmayalım. Yarın açılışını yapacağım ve araya bir de Kahve Festivali sıkıştıracağım 15.Filmekimi maratonundan seçtiğim filmleri paylaşıyorum. Herkese iyi seyirler!

NOT: Filmlerin ismine tıklayarak ilgili Filmekimi sayfasına ulaşabilirsiniz. Aşağıda sadece neyi, neden seçtiğime dair bir iki kelam edeceğim.

NOT 2: Keşke festival boyunca izleyip izleyip yazının altına şu şöyle, bu böyle diye yorumlar yazsanız.

ÇAKI GİBİ – SWISS ARMY MAN

“Prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde büyük bir coşkuyla karşılanıp” deyince orada dur dedim! Sundance saygı duyduğumuz festivallerden. Dan Kwan & Daniel Scheinert,  yönetmen ödülünü kucakladığına göre bir bildikleri vardır. Bakalım söylendiği gibi “yılın en tuhaf, en komik ve en ilham verici filmlerinden biri” mi?

FRANTZ

François Ozon yıllardır festivallerde filmlerini takip ettiğim, festivalde izleyemeyince de izlemek istemediğim bir isim. Sonunda kendisine bir festival ortamında “Merhaba!” diyeceğim. “Frantz, daha önce hiç savaş veya çatışma sahnesi, siyah-beyaz ya da Almanca film çekmemiş olan Ozon’un takipçileri için ilklere tanık olacakları bir film.” diyor gerçi ama festivalde tanımam lazım diyorum ben de. O atmosferde solumam lazım zatı muhteremi.

ALT TARAFI DÜNYANIN SONU – IT’S ONLY THE END OF THE WORLD

Xavier Dolan sevdiğimiz festival yönetmenlerinden olup yeni filmi de bünyemizde heyecan yaratmıştır efendim. İzleyelim görelim… Cannes ödüllü olduğunu, Dolan’ın en olgun filmi olarak karşılandığını ve Kanada’nın Oscar adayı olarak açıklandığını not düşelim.

KABAKÇIĞIN HAYATI – MY LIFE AS A COURGETTE

Animasyon olur da, hele de orijinal olur da ben gitmez miyim? Cannes’da yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde prömiyerini yapmış ve İsviçre’nin Oscar adayı olmuş bu minnoş filmi heyecanla bekliyorum. Sırf bu filmi izleyebilmek için Kahve Festivali keyfimden feragat edeceğim. Biline!

JULIETA

Ah Julieta ah! Seni izleyeceğim diye programı kaç kez gözden geçirdim bir bilsen! Pedro Almodovar’ı sevdiğimi söylememe gerek yok sanırım. Filmin İspanya’nın Oscar adayı olduğunu da not düşelim.

TONI ERDMANN

“Maren Ade’nin Cannes’da olay yaratan filmi Toni Erdmann” diyordu. “Toni Erdmann, takma dişleriyle kapitalist dünyanın asık suratlılığına savaş açmış bir tür anarşist.” diye devam ediyordu. Filmekimi ekibi filmlere ilgi çekmesini iyi biliyordu!

ARRIVAL

Denis Villeneuve’ün çektiği ilk bilimkurgu filmi. Kendisi Incendies – İçimdeki Yangın (2010) filmi ile beni benden almıştır. Enemy (2003) ile de bir silkelemişliği vardır. Blade Runner’ı tekrar hayata geçirmeye hazırlandığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

PASTORAL AMERİKA – AMERICAN PASTORAL

Sevdiğim oyuncular film çekince ayrı bir gözle izliyorum yalan değil! George Clooney, Jodie Foster gibi hayalkırıklığı yaratmayan örnekler mevcut. Ewan Mcgregor da o kervanda yerini alır umuyorum.

AŞK VE SAVAŞ – ON THE MILKY ROAD

Biri  Emir Kusturica mı dedi? Kendisinin 2007’den beri çektiği ilk uzun metraj karşımızda olacak yakında. Bosna Savaşı sırasında bir şeyler bir şeyler.. Bir de Monica Bellucci faktörü var tabi!

SATICI – THE SALESMAN

Bir Ayrılık’ı çok etkileyici bulmuştum. Asghar Farhadi’nın Fransa’da çektiği Geçmiş’i izlemedim. Ancak ülkesine dönmesi beni mutlu etti desem? İran’da günümüzde geçiyor yeni filmi. Merakla beklediklerimden…

BİR ULUSUN DOĞUŞU – THE BIRTH OF A NATION

2016 Sundance Jüri Büyük Ödülü, İzleyici Ödülü almış.. 1831’de, köleliğin en ağır hüküm sürdüğü Virginia’da kölelerin isyanının başını çekerek tarihe geçen Nat Turner hakkında. E daha ne diyebilirim ki? İzlemeli, düşünmeli, konuşmalı üzerine.

İKİ ELİ KANDA – HELL OR HIGH WATER

İçimdeki Western aşkı durdurulamıyorsa demek.. Aslında “modern” bir western diye tanıtımı yapılmış filmin. Müzikler  Nick Cave ve Warren Ellis’e ait. Yönetmen, Tutku Nehri ve Yüksek Risk gibi ödüllü yapımlarla tanınan  David Mackenzie. Başrollerde Chris Pine ve Ben Foster. Bence kötü olması için sebebi yok bu filmin!

Dünya Tiyatro Günü Kutlu Olsun!

tiyatrogunu

İlk ne zaman tiyatroya gitmiştim diye düşündüm. 8-9 yaşlarındayım. Edirne Halk Eğitim Merkezi’ne Uygur tiyatrosu geldi. Oyunun adını dahi hatırlamıyorum şuan. Tek hatırladığım çok pahalı olduğu için annemin benle içeri giremediği, ama ben tiyatro izleyeyim diye beni içeri oturtup oyun boyunca beklediğidir. Bir de kapının önünde, oyundan önce arabasını yıkayan Uygur kardeşlerle muhabbet edişimizdir.

Sonra ne oldu? Edirne’ye zaten kırk yılda bir gelen oyunlar pahalı olduğundan takip dahi etmedim. Gidemeyeceğimi biliyorum ya, lüks ya… İstanbul’da yaşayacağım ben diye tutturmamın bir sebebi de budur işte. Edirne’nin yoksunluğu…

Üniversite başladı, Yıldız’da okuyorum. Okulun oyunlarına gidiyorum ara ara, şehir ya da devlet tiyatrosunda da birkaç oyun izledim. Ama tiyatro tutkusu olan şey bende 2-2,5 yıl önce ‘kendi paramı kazanıyorum’ hissiyatından sonra başladı. Çünkü nasıl işlemişse içime tiyatro pahalıdır imajı, söküp atmam için önce parama güvenmem gerekti. Ne garip!

Tabi şehir ve devlet tiyatroları uygun. Ancak özel tiyatroya gitmek istiyorsanız, biraz ekonomik durum etkili olabilir. Ama İstanbul gibi bir yerde DVD fiyatına sinemada film izlenebildiği düşünülürse tiyatroya parayı bahane edip gitmeyen sinema aşıklarına ‘siz kimi kandırıyorsunuz?’ denebilecek bir fiyattan bahsediyoruz. Eğer özel tiyatroların sıkı takipçisi olursanız indirimli oyunları kaçırmaz, 25-35 lira aralığında fiyatlarla harika oyunları çok güzel yerlerden izleyebilirsiniz.

Neyse, konuyu toparlayalım. Bugün 27 Mart. Dünya Tiyatro Günü. İçinde bulunduğumuz sezon için dün 30. kez tiyatroya gitmiş biri olarak İstanbul’da nerede hangi oyun izlenebilir, neyi öneriyorum neyi merak ediyorum paylaşmaktı amacım. Haydi o zaman…

DOSTLAR TİYATROSU

Genco Erkal yönetimindeki tiyatronun yeri Eminönü’nde. Lokasyon olarak bana uzak olduğundan, Caddebostan Kültür Merkezi ve Kadıköy Halk Eğitim’e geldikleri günleri takip ediyorum. Bir Delinin Hatıra Defteri ve Yaşamaya Dair oyunlarını izleme şansını bulmuş biri olarak ikisini de can-ı gönülden tavsiye ederim. Özellikle Nazım hayranları Yaşamaya Dair’i muhakkak görmeli. Eminönü’ndeki gösterimlerin tadı bir başka diyorlar bu arada… http://www.dostlartiyatrosu.com/

TATBİKAT SAHNESİ

Erdal Beşikçioğlu yönetimindeki tiyatronun hem İstanbul’da hem da Ankara’da sahnesi mevcut. İstanbul’daki yer Nispetiye’de, Zincirlikuyu’dan Akmerkez yönüne yürürken sağda kalıyor. Burada oyun izleyebilmek için sıkı takipçi olmak gerek, çünkü yerler hemen tükeniyor. Şahsen ben burayı hep kaçırıyorum. Bir Delinin Hatıra Defteri oyununun Erdal Beşikçioğlu yorumunu ve Seray Şahiner’ın romanından uyarlanan Antabus’u bu gidişle önümüzde sezon izleyebileceğim. http://www.tatbikatsahnesi.com/

İSTANBUL HALK TİYATROSU

2006 yılında Bahtiyar Engin, Yıldıray Şahinler, Levent Üzümcü, Kemal Kocatürk ve Dolunay Soysert tarafından kurulmuş ve halen Yıldıray Şahinler, Bahtiyar Engin, Erkan Can ve Cem Davran dörtlüsü ile varlığını sürdürüyor İstanbul Halk Tiyatrosu. Şimdilik Alevli Günler ve Bezirgan var programlarında. Şimdilik diyorum çünkü ikisini de izlemiş biri olarak yeni oyun bekliyorum! Yoksa aynı oyunları ikinciye izleyeceğim çünkü ikisi de çok keyifli saatler vaat ediyor. http://www.istanbulhalktiyatrosu.com/

OYUN ATÖLYESİ

Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer tarafından 1999 yılında kurulan tiyatronun yeri Moda’da. Her ay başka tiyatro topluluklarından misafir oyunları olduğu için sıkı sıkıya takip ediyorum programlarını. Özellikle Semaver Kumpanya’yı burada izlemeyi tercih ediyorum. Neyse ona geleceğiz…

7 Nisan’da Haluk Bilginer’in de yer aldığı yeni oyunları Pencere perdelerini açacak, tabi yerimi aldım bile. Dolu Düşün Boş Konuş, Köprüden Görünüş ve Aşk Delisi oyunlarını da tavsiye ediyorum. http://www.oyunatolyesi.com/

MODA SAHNESİ

İşte Kadıköy’ün diğer tiyatro mahzeni. Bahariye caddesinin Rexx’e inen sokağının karşı sokağında desem bulabilir misiniz acaba? Kadıköy Halk Eğitim’e gelmeden önceki sokakta diyeyim en iyisi. Aralarında Mert Fırat, Timur Acar, Onur Ünsal, İlksen Başarır gibi isimlerin olduğu 12 kişi tarafından eski Moda Sineması’nın yerine kurulan sahnenin orijinal oyunları var, benden söylemesi. En Kısa Gecenin Rüyası, Bütün Çılgınlar Sever Beni, Parkta Güzel Bir Gün, Seviyoruz ve Hiçbir Şey Bilmiyoruz, Bira Fabrikası izleyip de beğenmememin mümkün olmadığı oyunlardı. Moda Sahnesi’nde de misafir tiyatro toplulukları olduğunu, ayrıca Başka Sinema kapsamında filmler gösterildiğini unutmayın. http://www.modasahnesi.com/

SEMAVER KUMPANYA (Çevre Tiyatrosu)

Yeri Haliç’in öte tarafında. Kocamustafapaşa’da. Oturma düzenini biraz zayıf bulduğum için bir daha gider miyim emin değilim, ama nostaljik bir dokusu var ona diyecek sözüm yok. Beni ilgilendiren oyunları, ki Oyun Atölyesi’ne geliyorlar. Kuşlar’ı ve Cimri’yi izleyebildim bu yıl. Serkan Keskin ve Sezin Bozacı’nın hayranıyım. Metot ve Veriler de görülecek oyunlar listemde. http://www.semaverkumpanya.com/tr/

TİYATRO KUMPANYASI

Mart ayı Kemal Kocatürk ayı oldu benim için. Ben, Orhan Veli oyununda Orhan Veli, Hasretinden Prangalar Eskittim oyununda Ahmed Arif ve Can oyununda Can Yücel olarak izledim ve her seferinde ayakta alkışladım. Hiçbir zaman hınca hınç dolu bir salonda izleyemediğim için -en azından Kadıköy için bunu söyleyebilirim- insanların kıymet bilmezliğinden dert yandım oyundan eve dönerken. Şiiri sevmem, şiirden anlamam diyorsanız Kemal Kocatürk vasıtasıyla tanıyın bu üç büyük şairi. Bakalım o zaman da sevmem diyebilecek misiniz? http://www.tiyatrokumpanyasi.com/

BAŞKA NELER VAR İSTANBUL’DA?

Zorlu PSM

İstanbul’da yaşayan, ekonomik olarak da imkanı olan, herkes için bir nimet burası. Dünya sahnelerinden oyunlar/gösteriler izleme şansı bulduğumuz gibi keyifli tiyatro oyunlarına da ev sahipliği yapıyor. Seni Seviyorum Mükemmelsin Şimdi Değiş bunlardan sadece biriydi. Yoldan Çıkan Oyun, 39 Basamak gibi merak ettiğim oyunlar var. Zaman yaratabilirsem, ne mutlu bana!

Şehir Tiyatroları

İstanbuldakiler için hem maddi olarak uygun olması hem de çok sayıda sahnesi olması nedeniyle kıymetinin bilinmesi gereken bir nimet. Geçtiğimiz sezon 10 oyun izledim, izlediklerim arasından Hayal-i Temsil, Komşum Hitler, Ölü Adamın Cep Telefonu, Sırça Hayvan Koleksiyonu, Şekerpare ve Türkiye Kayası’nı muhakkak görün derim.

Devlet Tiyatroları

İstanbul’da Şehir Tiyatrosu kadar olmasa da Devlet Tiyatrosu da yaygın ve oyun seçeneği çok. Anadolu Yakası’nda Caddebostan Kültür Merkezi ve Üsküdar Tekel Sahnesi’ni takip edebilirsiniz. Yakın olanlar için Kozzy AVM’deki Kozyatağı Kültür Merkezi de bir seçenek. Profesyonel zaten malumunuz, izlemeyenin hatırı kalıyor. Tiyatro sahnesinde farklı şeyler görmek isteyen için #Cehennem ‘i öneririm. İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı ve Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş de izlemeye değer oyunları. Seneye daha çok oyun izlemem gerektiğini yazarken fark ettim, devlet tiyatrosunu biraz ihmal etmişim.

Aysa Organizasyon

Takip etmekte fayda olan bir organizasyon. Sayelerinde Kredi’yi ve Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’ı izledim. Güven Kıraç’ı tiyatro sahnesinde Kredi oyunu vasıtasıyla izlemenin tadı başkaydı. Ve kafası karışık kadınlar muhakkak izlemeli Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’ı.

Tiyatro Festivali

İKSV’nin her sene düzenlediği festival bu sene 3-28 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’daki çeşitli sahnelerde birçok oyun sergilenmesine vesile olacak. Ayrıntılı bilgiyi http://tiyatro.iksv.org/tr/ adresinden alabilirsiniz. Lalekart bahanesiyle bu sene 5 oyuna bilet alabildim, keşke vakit ve nakit daha çok olsa da daha çok gidebilseydim.

Böyleyken böyle.

İzlediğim her şeyi yazamadığım için en azından tavsiye edeyim de ekşisözlük’e falan bakıp aklınıza da yatıyorsa gidin görün istedim.

Tiyatrosuz bir dünya daha vicdansız olurdu. Tiyatro, yemyeşil bir ormanda nefes almak gibi iyi gelir bünyeye. Kutlu olsun ki mutlu olalım!

Büyükada’da Bir Bienal

bienalBienal, yıllardır gidelim deyip de gitmediğim nadir etkinliklerden biriydi. Bizi gaza getiren Troçki Evi miydi yoksa Büyükada’da olması mıydı bilmiyoruz. Ancak patiklipengumun da teşvikiyle bu sene Bienal’i es geçmedim!

Kahvaltımızı Büyükada’da yapacak şekilde yola çıktık. Büyükada Pastanesi’nde çay-poğaça usulü karnımızı doyurduktan sonra ilk iş IKSV Mobil uygulamasından rotamızı çizmekti. Tiyatro planlarımız nedeniyle vaktimiz çok yoktu, ama videolarda çok oyalanmazsak Bienal’in tadını çıkaracağımızdan da emindik.

İlk durağımız Rizzo Palas’tı. Adanın pek de dolaşmadığımız sokaklarının keyfini de çıkarma fırsatı yaratan bu durakta terk edilmiş bir ada evi bizi karşıladı. Ed Atkins’in bienal için ürettiği bir videoya da ev sahipliği yapan mekan, videonun hissiyatını yaşatmak için yaratılmış gibiydi. Gazetelere yansıyan sıradışı bir ölümden esinlenilen videonun tamamını izleme şansımız yoktu. Jeffrey Bush adında birinin, odasında oluşan bir çukura yatağıyla birlikte düşmesi ve vücudunun bile bulunamadığı şekilde ölmesi ilginç gerçekten. Videoyu çeken Ed Atkinsı bu çukuru kapitalizm olarak görmüşmüş…

İkinci durağımız Mizzi Köşkü’ydü. Adanın terkedilmiş başka bir köşkü daha yani. Bu seferki mekanımız Susan Philipsz’in Guglielmo Marconi’nin batan gemisi Elettra’nın deniz altındaki kalıntılarından yola çıkarak ürettiği çok kanallı ses enstalasyonu ve fotoğraf baskılarına ev sahipliği yapıyordu. Dürüst olmak gerekirse patiklpengum ile ilgimizi çeken sergiden çok köşkün kendisiydi!

Üçüncü durak Çankaya 57 idi. Hatırla Sevgili’den hatırlayanı boldur. Bu evin içinde bulunmak benim için ayrı bir duyguydu. Mekanda Daria Martin’in ‘duyular üzerine düşündüren’ video çalışması Eşikte izlenebiliyordu. Biz videonun Türkçe metnini okumaya ve ben evdeki kediyle oynamaya dalınca videoyu izleyecek vaktimiz kalmadı. Ama metin de gayet çarpıcıydı. Metinden:

“Çocukken garip bir şekilde, insanların birbiriyle bilinçlerini paylaşabileceklerine inanıyordum; neredeyse bir tür kitlesel telepati gibi. Her birimizin başkalarının değil de sadece kendi zihnini farkında oluşunun ne kadar garip olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.”

Ve tüm bienal aşkımızın sebebi: Troçki Evi

bienal2

Troçki’nin Büyükada’da geçirdiği sürgün yıllarında kaldığı evi şuan yıkıldı yıkılacak gibi duruyor. Evin yıkıntılarını ve yeşile boğulmuş bahçesini geçtikten sonra denize indiğimizde hayranlıkla dakikalarca izleyebileceğiniz, Adrian Villar Rojas’nın denize yerleştirdiği yirmi dokuz adet devasa hayvan heykeli ile kavuştuk. Heykeller birebir boyutlarıyla üretilmiş. Arkasında sadece masmavi gökyüzü ve Marmara’nın ‘tuzlu suyu’ndan başka bir manzara yoktu. Biraz uzaktan bakınca bir tablodan farksızdı.

Adrian Villar Rojas Bone Magazine‘e verdiği röportajda bienalde sergilenen heykeller ile ne anlatmaya çalıştığını şöyle anlatmış:

Bence Troçki’nin 1929’da SSCB’den sınır dışı edildikten sonra üç yılını geçirdiği Büyükada’nın sembolik değerine saygı duymak hayati bir önem taşıyor. Bu ada sembollerden oluşan bir mayın tarlası gibi, verimli olduğu kadar zor bir yer. Buraya attığınız her şey, yaşadığınız her deneyim çevre tarafından cezalandırılabilir, lekelenebilir. Bu, sanat için güzel bir araç olmakla beraber aynı zamanda tehlikeli de. Ben anlamlara doğrudan ulaşmaktan hoşlanmıyorum. Bu perspektiften bakarak anlatmak benim ilgimi çekmiyor, daha çok sembolik, mecazi ve hatta mitolojik bakış açısıyla yapılan anlatımdan yanayım.

Heykellerden ayrılamayınca tiyatro oyununa yetişemedim, ama o kadar güzel vakit geçirdim ki hiç mi hiç üzülmedim. Hem şehir tiyatroları daha sezonu yeni açtı. Üsküdar’da kaçırdıysak başka bir sahnede yakalarız elbet.

Bienal, karar verdik seneye daha hazırlıklı gezeceğiz seni!