Derin mevzular…

derin mevzuDerin mevzulardan biri sanmıştım ben Müzeyyen’i. Meğerse derin olan ilişki mevzusuymuş. Tabi ki! Mevzu derinse tutkular sığ olur mu hiç?

“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” filmi, Erdal Beşikçioğlu’ndan kaynaklı dikkatimi çekti ilk. Sonra duydum ki İlhami Algör’ün aynı adlı kitabından esinlenilerek yazılmış senaryosu. İçimdeki kitapkurdu, sinefili yendi ve önce kitabı okudum. Sıcağı sıcağına da filmi izledim.

Müzeyyen nasıl biri derseniz…” buralarda kadınlarımız, icabında, ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vaziyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış…” bir kadın. Merkezinde böyle bir kadın karakter, yazar olmaya çabalayan bir adam, ilişkiler konusunda büyük laflar eden bir hikaye varken benim bu derin tutkuya hayran olmamam mümkün mü? Değil tabi ki. Film, kitaptan bazı kısımları olduğu gibi alıyor, etrafına bir filmde olması gereken “hayatın içinden” kurgusunu ekliyor ve gönlümü feth ediyor. Tabi İlhami Algör karakterlere ilham vermiş olmasa ortaya böyle bir film de çıkmazdı.

Film esinlenerek çekilmiş dedik ya, kitapta çok sevdiğim ancak filmde kendine yer bulamayan ayrıntılar hayli fazlaydı. Sadri Alışık göndermeleri, şarkı sözlerinden alıntılarla olaydan olaya geçişler yapılması, yazar olma hevesindeki adamımızın hayal ürünü ve gerçek dünya arasında gidip gelen anlatımı gibi.

Dönüp bakıyorum da yazdıklarıma… Bloga yazma konusunda ertelenmekten vazgeç diye alarm veriyor bu yazı. Cümlelerim devrik, anlatmak istediklerim ve parmaklarımdan dökülenler sanki birbirine küs…

Kendi dertlerim bir yana, Müzeyyen gibi kadınların değerini bilmek lazım. Müzeyyen gibi kadınlarla “aynı pencereden gelen sabah güneşlerine birlikte uzanmalı” mesela. Müzeyyenlerin değerini bilin ey ahali. Haydi kalın sağlıcakla…

Reklamlar

Geri verilmez hiçbir yanılgı.

bir varmış bir yokmuş

‘Her şeyimi al, bana beni geri ver. Bir şansım olsun.’

Öyle diyordu adam. Kaçımız ikinci bir şansı buluyoruz? Kaçımız ikinci bir şans veriyoruz?

Her şeyimiz tek kullanımlık, acımasızca tüketiyoruz. Oysa sevdalar tükenmez ki! Değişir, dönüşür ama içimize karışır bir şekilde. Bizden çıkar ve bize geri dönüşür.

Filmden çıktığımızda ‘böyle şeyler filmlerde olur gibi geliyor’ dedi arkadaş. Benim yaşadıklarım hiç film gibi değildi oysa. İyileşmek istemeyen bir adamı iyileştirmeye kalktım, sevgilim sanırken ‘bi arkadaş’ diye tanıtıldığım anlar yaşadım, duyulması istenmese de ‘seni seviyorum’ dedim, inadına sevmekti benimki ama denedim sevilmeyi. Oysa sevilmek denenerek olmaz ki! Filmdeki gibi ‘şeyler’ gerçek hayatta da olur, ama mutlu sonlar genelde filmlere özgüdür.

‘Bana verecek bir günün yok mu?’ diyordu adam. İçimden tamamlıyordum ‘sana verecek bir ömrüm var’ diye. Kendi mutlu sonumu yazıyordum kafamda. Kaçıncı denememdi bu bilmiyordum, ama deniyordum işte. Seviyordum çünkü. Sevmekten usanmıyor muydum yoksa?

İçselleştirdim filmdeki ilişkiyi. Hikayeye karşı objektif olamıyorum.

Keşke filmde anlatılan o masaldaki gibi bir unutuş nehri olsa.

Olsa da kendimiz bulmak için kendimizi unutsak…

‘Geri veremezsin aldıklarını
Artık geri ver
Geri verilmez hiçbir yanılgı’