Biz insan mıyız?

tasarim-bienali

Filmekimi boyunca reklamını izlediğim Tasarım Bienali’ne dün teşrif ettim efendim.

Bu sene 3. sü düzenlenen bienalin yola çıktığı kavram ‘insanlık’. Yaradılışımızdan itibaren evrimleşmemizin her adımı bir tasarımken konunun insanlık olması felsefi olarak da doyurucu.

Geçen yıl gittiğim İstanbul Bienali’nde rehberli tur tercih etmediğim için çok pişman olmuştum. Bu sene, Tasarım Bienali’nin iki mekanı, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretlerini rehberli yaptım ve tarif edemeyeceğim kadar keyif aldım. Öncelikle bienal sergileri yoğun içerikli olduğundan her şeyi okuyup anlamak epey zor oluyor. Ancak size bir rehber eşlik ettiğinde hem dinliyor hem tur az kişiyle yapılıyorsa rehberle beraber sohbet edip sergi üzerine konuşabiliyorsunuz. Bienaller ücretsiz olsa da anlatılmak isteneni daha iyi anlamak, emeğin hakkını verebilmek için rehberli turları tercih edin derim.

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretleri için biletixten bilet alabilirsiniz. Cuma 11.00, 14.00, 16.00 ve hafta sonu 11.00, 14.00, 16.00, 17.00 saatlerinde geçerli olan biletleri aynı gün içinde kullanmanız da şart değil. Bir gün bir mekanı bir gün diğerini gezebilirsiniz. Biz bienal ortağım ile ikisini tek güne sığdırabildik ancak Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’ndaki sergiyi bir de ücretsiz gezmeyi düşünüyoruz.

Alt Sanat Mekanı, Bomontiada’da yer alıyor. Yaklaşık yarım saat süren kısa bir sergi turu var. Mekan, eski Bomonti Bira Fabrikası’nda olduğu için gidip görmenin ayrı bir keyfi oldu açıkçası. Monochrome, tur öncesi ya da sonrasında kahve ve tatlı için uğramanızı tavsiye edeceğim bir mekan. Browni ve Americano ikilisi harika oluyor. Oburluğu bir kenara bırakıp sergiye gelirsek… (Tabi ki her adımını anlatmayacağım, beni düşünmeye sevk eden kısımlardan bahsedeceğim.)

Mekanın girişinde Yenikapı’da bulunan ayak izlerinin bir replikası sizi karşılıyor. Ayak izlere bize, ayakkabının tasarlanmasıyla ayaklarımızın da evrildiğini işaret ediyor. Ayakkabı giymeye başlamadan böyle narin ayaklarımız yoktu tahmin edersiniz ki. Tasarladığımız her şey bizi de tasarlıyor olabilir mi? Olabilir tabi. Bu savımızı destekleyici diğer kısım ‘Kırılma Noktası’ kısmı. Buğday evcilleştirdiğimiz bir ürün ve uzun vadede yol açtıkları düşünülünce (yerleşik hayata geçiş, tarım vs.) bizi de zaman içinde evcilleştiriyor. İhtiyacımız doğrultusunda tasarlıyor ve tasarladıklarımızın kölesi oluyoruz! Kölesi olma kısmını birazdan anlayacaksınız…

Sergide yer alan Köçek Dans Pisti alanı ise algılarımız ve bakış açılarımız konusunda bizi uyarıyor. Tasarım ve insan ilişkisine fayda-zarar ekseninde ya da etken-edilgen ekseninde farklı açılardan bakabilmemiz gerektiğini söylüyor. Bu söylemleri de Kayıp Yarım Saniye kısmında destekliyor. Aslında bu bölümün amacının bakış açısının farkını fark ettirmek olmadığını söylemeliyim, yani bu benim algıladığım mesajdı. Neyse, Kayıp Yarım Saniye kısmı bize beynimizle bedenimiz arasındaki kayıp yarım saniyeden bahseden küçük denemeler sunuyor. İnteraktif bir bölüm. Yıllardır inandığımızın aksine beynimiz bedenimize bağlı değil ondan yarım saniye farkla,önce davranabiliyor.

Kölelikten bahsetmiştik hatırlıyor musunuz? Cep telefonunuzun şarjı bittiğinde, ya da onu evde unuttuğunuzda (tabi unutabiliyorsanız) nasıl bir panik yaşadığınızı düşünün. Bir yere gidip checkin yapamadığınızda, fotoğraf paylaşamadığınızda, bir düşüncenizi tweetleyemediğinizde nasıl hissediyorsunuz? İşte bu soruların cevapları kendi ihtiyacımız için tasarladığımız bir ürünün nasıl da kölesi haline geldiğimizin kanıtı. Galata Özel Rum İlköğretim Okulu ve Alt Sanat Mekanı ziyaretlerinizin son kısımlarında bunu düşünmeye vaktiniz olacak. Tabi sosyal medyada paylaşım yapma derdinde olmazsanız!

Gelelim bienalde ziyaret ettiğimiz ikinci rotaya: Galata Özel Rum İlköğretim Okulu. Bu mekandaki içeriğin oldukça yoğun olduğunu, birçok video ve görselin yer aldığını ve buraya geniş bir zaman ayırmanız gerektiğini belirtmeliyim. Tek tek beni etkileyen kısımlardan bahsetmem bile uzun sürer. Ama gezerken kendime sorduğum soruları sizle paylaşmak istiyorum.

  • Hepimizi biricik tasarımlar haline getiren yaradılışımızı teknolojik gelişmeler sürdükçe mükemmel insan tanımına yaklaştırdığımız, en azından bunu arzuladığımız ortada. Yani zamanla kusursuz insanlar haline geliyoruz, peki kusursuz oldukça insanlığımızı yitirmiyor muyuz?
  • Tasarladığımız her şey herkes için olamıyor. Arada ‘varlık’ problemi var ve eşitsizlik tasarımda da kendisini gösteriyor. Tasarım herkese aynı imkanları sunmayı hedeflerken para ve politikaya bulanarak insanlar arasındaki uçurumu da açıyor olabilir mi? Büyük çaplı düşünmeye gerek yok, sosyal medya insanlığın tasarımı ve geliştikçe insanlar arasındaki iletişim uçurumlarını arttırmıyor mu? Bakış açısı.
  • Detoks içeceklerini deneyenlere gelsin bu sorum: Doğal olandan bu kadar uzaklaşmasak detoks merkezlerine ihtiyaç olur muydu? İhtiyacı yaratmak için yokluğa sebep olmuş olabilir miyiz?
  • Uzay Çöpü. Bizim dünya yetmezmiş gibi uzayı da çöplüğümüz haline getirdiğimizin görsel bir kanıtı. Evet, uzaya çeşitli sebeplerle mekikler, uydular vs. göndermemizin gerekliği var. Ancak neden pisliğimizi temizlemek için de uğraşmıyoruz?

Benden bu kadar. Sordum, cevaplar buldum ya da bulamadım. Ama düşündüm ve bundan hissedilir bir keyif aldım. Siz de gidin, düşünün, keyif alın.

Sergiler dışında Sultanahmet, Beyoğlu, Kuzguncuk, Nişantaşı ve Fener-Balat’ı içeren Tasarım Rotaları ve 12 Kasım’ı 13 Kasım’a bağlayan gece düzenlenecek bir Koku Rotası var. Yine biletler biletixten temin edilebiliyor, etkinlikler ile ilgili detaya da bienalin sitesinden ulaşabilirsiniz: bizinsanmiyiz.iksv.org

Bienal 20 Kasım’a kadar sürecek ve biz araya bir de tasarım ya da koku turu sıkıştırmak istiyoruz, bakalım kısmet olacak mı?

Reklamlar

Filmekimi geldi, yaşasın!

filmekimi

Yılın en sevdiğim film festivali zamanı: Filmekimi

Ekim ayını sevmem bundan dolayı mıdır acaba?

İş hayatı sebebiyle, malum 9-6 çalışan insanlarız, gidebileceğim seanslardaki filmleri inceliyor ve seçimimi ona göre yapıyorum. Yoksa aklım kalıyor, üzülüyorum falan.

Tabi festival boyunca şu çok iyiymiş, bunu görmek lazımmış diyenlere de kulak kabartıp sonradan açığımı kapatmaya çalışıyorum. Ama festival filmi festivalde izlenmeli, tadı tuzu başka oluyor.

Neyse, uzatmayalım. Yarın açılışını yapacağım ve araya bir de Kahve Festivali sıkıştıracağım 15.Filmekimi maratonundan seçtiğim filmleri paylaşıyorum. Herkese iyi seyirler!

NOT: Filmlerin ismine tıklayarak ilgili Filmekimi sayfasına ulaşabilirsiniz. Aşağıda sadece neyi, neden seçtiğime dair bir iki kelam edeceğim.

NOT 2: Keşke festival boyunca izleyip izleyip yazının altına şu şöyle, bu böyle diye yorumlar yazsanız.

ÇAKI GİBİ – SWISS ARMY MAN

“Prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde büyük bir coşkuyla karşılanıp” deyince orada dur dedim! Sundance saygı duyduğumuz festivallerden. Dan Kwan & Daniel Scheinert,  yönetmen ödülünü kucakladığına göre bir bildikleri vardır. Bakalım söylendiği gibi “yılın en tuhaf, en komik ve en ilham verici filmlerinden biri” mi?

FRANTZ

François Ozon yıllardır festivallerde filmlerini takip ettiğim, festivalde izleyemeyince de izlemek istemediğim bir isim. Sonunda kendisine bir festival ortamında “Merhaba!” diyeceğim. “Frantz, daha önce hiç savaş veya çatışma sahnesi, siyah-beyaz ya da Almanca film çekmemiş olan Ozon’un takipçileri için ilklere tanık olacakları bir film.” diyor gerçi ama festivalde tanımam lazım diyorum ben de. O atmosferde solumam lazım zatı muhteremi.

ALT TARAFI DÜNYANIN SONU – IT’S ONLY THE END OF THE WORLD

Xavier Dolan sevdiğimiz festival yönetmenlerinden olup yeni filmi de bünyemizde heyecan yaratmıştır efendim. İzleyelim görelim… Cannes ödüllü olduğunu, Dolan’ın en olgun filmi olarak karşılandığını ve Kanada’nın Oscar adayı olarak açıklandığını not düşelim.

KABAKÇIĞIN HAYATI – MY LIFE AS A COURGETTE

Animasyon olur da, hele de orijinal olur da ben gitmez miyim? Cannes’da yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde prömiyerini yapmış ve İsviçre’nin Oscar adayı olmuş bu minnoş filmi heyecanla bekliyorum. Sırf bu filmi izleyebilmek için Kahve Festivali keyfimden feragat edeceğim. Biline!

JULIETA

Ah Julieta ah! Seni izleyeceğim diye programı kaç kez gözden geçirdim bir bilsen! Pedro Almodovar’ı sevdiğimi söylememe gerek yok sanırım. Filmin İspanya’nın Oscar adayı olduğunu da not düşelim.

TONI ERDMANN

“Maren Ade’nin Cannes’da olay yaratan filmi Toni Erdmann” diyordu. “Toni Erdmann, takma dişleriyle kapitalist dünyanın asık suratlılığına savaş açmış bir tür anarşist.” diye devam ediyordu. Filmekimi ekibi filmlere ilgi çekmesini iyi biliyordu!

ARRIVAL

Denis Villeneuve’ün çektiği ilk bilimkurgu filmi. Kendisi Incendies – İçimdeki Yangın (2010) filmi ile beni benden almıştır. Enemy (2003) ile de bir silkelemişliği vardır. Blade Runner’ı tekrar hayata geçirmeye hazırlandığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

PASTORAL AMERİKA – AMERICAN PASTORAL

Sevdiğim oyuncular film çekince ayrı bir gözle izliyorum yalan değil! George Clooney, Jodie Foster gibi hayalkırıklığı yaratmayan örnekler mevcut. Ewan Mcgregor da o kervanda yerini alır umuyorum.

AŞK VE SAVAŞ – ON THE MILKY ROAD

Biri  Emir Kusturica mı dedi? Kendisinin 2007’den beri çektiği ilk uzun metraj karşımızda olacak yakında. Bosna Savaşı sırasında bir şeyler bir şeyler.. Bir de Monica Bellucci faktörü var tabi!

SATICI – THE SALESMAN

Bir Ayrılık’ı çok etkileyici bulmuştum. Asghar Farhadi’nın Fransa’da çektiği Geçmiş’i izlemedim. Ancak ülkesine dönmesi beni mutlu etti desem? İran’da günümüzde geçiyor yeni filmi. Merakla beklediklerimden…

BİR ULUSUN DOĞUŞU – THE BIRTH OF A NATION

2016 Sundance Jüri Büyük Ödülü, İzleyici Ödülü almış.. 1831’de, köleliğin en ağır hüküm sürdüğü Virginia’da kölelerin isyanının başını çekerek tarihe geçen Nat Turner hakkında. E daha ne diyebilirim ki? İzlemeli, düşünmeli, konuşmalı üzerine.

İKİ ELİ KANDA – HELL OR HIGH WATER

İçimdeki Western aşkı durdurulamıyorsa demek.. Aslında “modern” bir western diye tanıtımı yapılmış filmin. Müzikler  Nick Cave ve Warren Ellis’e ait. Yönetmen, Tutku Nehri ve Yüksek Risk gibi ödüllü yapımlarla tanınan  David Mackenzie. Başrollerde Chris Pine ve Ben Foster. Bence kötü olması için sebebi yok bu filmin!