Muhtelif Okumalar

Okur sever birisine sorulan ilk sorudur: En çok hangi tür kitapları okursun? Buna cevabı olmayan okurlardanım ben. Bazen yazarı, bazen konusu, bazen hakkında okuduğum bir yazı.. Beni çeken bir şey varsa okurum merak ettiğim her kitabı. Ne yazın türü ne de konusu fark etmez.

Yaptığım muhtelif okumaları paylaşacağım bir hesap açma fikri, kişisel Instagram hesabımda sürekli kitap okumama ‘ne çok kitap okuyorsun’ diye yorum yapan ama kitaplar üzerine tek kelam etmeyen arkadaşlarım sebebiyle oldu. Bookstagram hesabı açıp benim gibi kitap severler ile iletişimde olmak daha makbul göründü. Böylece ‘muhtelif okumalar’ hesabını açtım, severek ve ‘çok mu çok oluyor’ düşüncesiyle aklım çelinmeden gönlümce paylaşım yapıyorum.

Bir de #oykuduragi etiketi altında bir etkinlik başlattım. Şuan iki öykü sever eşlik ediyor, ancak zamanla daha çok öykü severe ulaşacağımı düşünüyorum. Her ay bir kadın bir erkek öykü yazarı seçip, her ayın 9’undan 19’una kadar okuma etkinliği yapacağım. Ekim yazarları olarak Yusuf Atılgan ve Füruzan’ı seçtim. Kasım yazarları da Sait Faik Abasıyanık ve Sevgi Soysal olacak. Meraklısına duyurulur!

Tabi bunlar iyi güzel de blog n’oldu? Unutmadım blogumu, ilk göz ağrımdır blog yazmak. Ancak tüketen hayatın tüketim düşkünü insanları olarak zaman ayırmaya, uzun uzadıya yazmaya üşenir olduk sanki? Ya da bu sadece benim üşengeçliğim, bilmiyorum. Instagram hayatıma girdiğinden bu yana blog yazısı yazmaya üşenir oldum, o kadar geziyorum/izliyorum/okuyorum ama anlık paylaşımlarla geçiştiriyorum. Önümüzdeki günlerde bunu değiştirmeye çalışacağım, en azından gezi yazılarına ve kısa öykü denemelerine ağırlık vereceğim. Umarım!

Reklamlar

Hep dolu dolu aslında!

cumartesi


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

İnsanlar, Instagram’da genelde kitap paylaşımı yapıyorum ve ortalamanın üzerinde hızda kitap okuyorum diye benim için endişeleniyorlar. Kitaplara verdin kendini, kapama dünyanı dışarıya diyorlar. Oysa ben izlemeye, dinlemeye, gezmeye, görmeye devam ediyorum! Tek farkı, en son yeni işin ilk günü vesilesiyle check-in yapmış olabilirim, Swarm denilen kötü alışkanlığımı bıraktım. Her gittiğin yerde hemen check-in yapma fikri artık bana gereksiz ve manasız gelmeye başlamıştı. Ben de uygulamayı kaldırdım ve bıraktım bu kötü alışkanlığımı. Haliyle insanlar da gezmiyorum, evde oturuyorum sanıyor. Paylaşmazsanız yoksunuz!

Aslında iki kelam da olsa bloga ne izledim, nereye gittim, n’apıyorum yazıyor olsam hem birilerine faydam olur hem de yaptıklarımı kendimce ölümsüzleştirmiş olurum. Tek dert bu değil mi zaten? Ölümsüzlük. Hatırlanmak. Beğenilmek.

Mesela bu hafta sonu, şu satırları yazana kadar bir film izledim, bir konsere gittim, bir tiyatro oyunu izledim, okuduğum kitaplardan birini bitirdim, yıllar sonra bir kitabı ikinci kez okumaya başladım. Yani epey şey yapmışım bence. Şimdi hepsinden ortaya karışık bir şeyler yazacağım. Sonra da pembeli bir kadın hakkında öykü yazmam gerekiyor. Aaa bir de öykü atölyesine gidiyorum, yazmaya hevesli herkes gitmeli bence. Ayrıntılar için yazievi.yesimcimcoz.com adresine bir bakın derim..

sigacik

OLANLAR OLDU

Sinemia üyeliği bahanesiyle haftada bir sinemaya gitme alışkanlığıma geri döndüm. Bu hafta ne izlesem karar verememiş bir şekilde sinemada buldum kendimi. Gittiğim sinemada çok seçenek yoktu ve Olanlar Oldu’ya girmek yalnız başına yapılabilecek en eğlenceli Cuma etkinliği olur diye düşündüm. Yanılmamışım da.. Hakan Algül, Eyyvah Eyvah serisi başta olmak üzere Ata Demirer ile keyifli işler çıkarmış bir yönetmen. Ata Demirer, senaryosunu yazdığı filmde biri kadın biri erkek iki karakter birden canlandırıyor bu defa. Yine bir Ege kasabası, yine bir romantik-komedi. Sığacık’ta geçiyor film, Sığacık’a filmden daha çok hayran olacağınıza şüphe yok. Gidelim, gidelim tabi de katletmeyelim Sığacak’ı olur mu?

14624583341190190253-b

Devlet Tiyatroları’ndan ERKEK PARKI

Özellikle İstanbul’da yaşayanlar için şehir ve devlet tiyatroları bir hazinedir. Pahalı olduğu nedeniyle özel tiyatrolara gitmeyenlere/gidemeyenlere fiyat açısından çok uygun olduklarını söylemeliyim. Dün, Erkek Parkı isimli oyunu Beyoğlu Küçük Sahne’de 6 TL’ye izleyebildik mesela. Öğrenciyiz paramız yok demeyin yani! E vaktiniz de var, haydi o zaman…

Oyun, eşleri alışveriş yaparken alışveriş merkezinin kazan dairesinde kendilerine sığınak kuran dört adam etrafında dönüyor. Alışverişe eşlik adı altında her Cumartesi zorunlu hizmetlerini yapıp bir bahaneyle eşlerinin yanından kaçıyor, bir araya gelip maç-bira-pizza keyfi yapıyorlar. Kendilerinin de dediği gibi, kadınların nimeti olan iç dünyaları yok onların. Maç-bira-pizza üçlüleri var. Erkek erkeğe takılıp rahatlamak dışında bir istekleri de yok..

İki saat sürüyor oyun. Yarım saat daha kısaltıp tek perdede tadında bırakılabilirmiş dediğim diyaloglar oldu olmasına.. Ama genel olarak eğlenceli, alışveriş hastası kadınları düşününce acı ama gerçek dediğimiz detaylarla güçlenen, cinsiyetçi olmamaya da özen gösterdiğini düşündüğüm, belki de iyimser günüme denk gelmiştir, bir oyun Erkek Parkı. Tiyatro eğlenmek içindir diyenlere tavsiyemdir.

Salon IKSV’de The Dears Zamanı

Lalekart üyeliğim başladığından bu yana Salon’un etkinliklerini takip ederim. Ancak daha önce deneyimleyip çok da keyif almadığım için yalnız olduğumdan gidemem konserlerine. (İnsan yalnız başına bir çok etkinliği keyifle yapabilir ama konser biraz riskli.) Bu kez yalnız kalmadım ve bu sayede yakın zamanda keşfettiğim, keyifle de dinlediğim The Dears’ı izleme şansı buldum. 20 yıllık bir geçmişleri olan gruba, indie rock müziği sevenlerin şans vermeli. Youtube’dan canlı bir kaç performans dinleyin en azından..

Bir de okuduklarım var.. Aynı anda birden çok kitap okuma bende alışkanlık oldu. Oblomov ve Tutunamayanlar’ı okurken ister istemez araya küçük öyküler sığdırıyorum. Bu defa sığdırdığım bir romandı:

Vatandaş Abuzer Kim Ola?

va


Fotoğraf Instagram hesabımdandır.

12 Eylül dokunması, konuşması, hissetmesi zor zamanları hatırlatır yurdum insanına.
Görmemiş, yaşamamış da olsan kafalarda fırtınalıbir gökyüzü canlandırır.
Yücel Sarpdere, yaşananların mantık dışı olmasından yola çıkıp o dönemi ti’ye almayı tercih etmiş. Abuzer’in saflığı ve boş konuşma diye nitelendirilen gevezelikleri, çocuksu bir masumiyet gibi görülürse romana derinlik katan unsurlardı.
Vatandaş Abuzer su gibi akacak ve yüzünüzde hüzünlü tebessümler bırakacak bir kitap.

Fotoğrafta dikkatinizi çekmemiş olabilir..

Geçen yıl gittiğim, IKSV festivallerinden İstanbul Müzik Festivali ile ivme kazanan klasik müzik tutkum, 6. sı düzenlenen Opus Amadeus Oda Müziği Festivali ile pekişmekte Şubat ayında. Gerek biletlerin pahalılığı gerek mekanların festival ruhu taşımaması etkisiyle !f İstanbul heyecanım yok birkaç senedir. Bu sene de Şubat’ı bağımsız film yerine klasik müzikle doldurma kararı aldım. Şimdilik bir pişmanlığım yok. Önümde iki oda müziği konseri, bir Bach dinletisi (Bach & Love) ve Zorlu’da Amadeus etkinliği var.

Yani neymiş? Eve kapanmamışım…

Kitapsız yaşayamamak!

yanilsamalarEski yazıları gözden geçirmeye başladığım bir dönem oldu, henüz bitirebilmiş değilim. Hatta yarıladım bile denemez. Blogları birleştirdikten sonra hep aklımda olan bir şey, bakalım ne zaman bitecek…

O bitene kadar eskisinden daha sık yazabilirim diye umuyorum. Çünkü çok izliyor çok okuyorum ama hiç paylaşmıyorum. Biraz Instagram paylaşma açlığımı bastırdığından biraz da benim yazmaya üşenmemden kaynaklı, bir sürü etkinlik ‘siz de’ ile başlayan cümleler kuramadan geçmiş oluyor.

Tiyatro sezonu açıldı, Filmekimi yaklaşıyor. Bunlar üzerine söyleyecek sözüm var elbet. Ama şimdi konumuz biraz Paul Auster biraz Gabriel Garcia Marquez.

Paul Auster’ı yıllar önce, şans eseri tanıdım. Görünmeyen kitabı beni o kadar etkilemişti ki tekrar okumak için can atıyordum. Yanılsamalar Kitabı’nı, sık yaşadığım-yarattığım da diyebiliriz- bir yanılsamadan sonra okuma kararı aldım. Araya her zamanki gibi başka başka kitaplar girdi. Zaten kitap da hemen değil adım adım avuçlarına aldı beni. Okudukça sevdim, sevdikçe okudum.

Hiç kimse başkaları olmadan yaşayamaz David. Bu mümkün değil. Belki değildir. Ama daha önce kimse ben olmadı ki.Belki de ben ilkim.

Bu satırı okuduğumda David’e kendimi o kadar yakın hissettim ki… Benim de her insan gibi yaralarım ve kabuklarından ördüğüm duvarlarım var. Kanatılsın istemiyorum ve tek başıma yaşayabileceğime inanıyorum. Yalnızlığın mümkün olmadığına kendimizi inandırmış olamaz mıyız?

Hayatımı kurtarmak istiyorsam önce onu mahvetmenin eşiğine kadar gelmeliyim.

En dipteyken çıkmak güçlü olduğumuzu gösterir. Ama çıkışı bulabilmek için illa dibi görmek mi gerekir? Belki de…

Hala beni bekleyen bir şey vardı, önemli olan benim ona doğru yürüyecek cesarete sahip olup olmamamdı.

Emin olun, zamanı geldiğinde o cesareti buluyor insan. Ama zamansız yaşanan her şey daha yıkıcı oluyor. O yüzden bekleyen şeyler size aitse beklemeye devam edecektir. İhtiyacınız olan zamanı kullanın ve hazır olduğunuzda yola devam edin.

Zaman bu insanlardan bir şey alıp götürmez, yaşlanırlar, ama kim oldukları değişmez, hayatta kaldıkça kendilerini daha da eksiksiz olarak ve acımasızca yeniden yaratırlar.

O insanlardan olabilmeyi kim istemez ki?

İnsanlar köşeye kıstırılmadıkça tam olarak yaşamaya başlamazlar.

“Dibe batmadıkça çıkış yolunu bulamazsın” konusunda ısrarcıyız, evet.

David Zimmer’in, kendisi gibi ölüm ve yaşam arasında bir yerlerde var olmaya çalışan bir komedi oyuncusunun hayatını inceleyerek başladığı hayata geri dönüş yolculuğundan alıntılardı yukarıdaki satırlar. Ben David’i sevdim, eğer siz de ona benzer bir yolunu kaybetmişlik yaşamışsanız ve hayata tutunmak için bir şeyler bulduktan sonra yola devam edebilmişseniz David’i ve dolayısıyla kitabı seveceksiniz. (Son zamanlarda okunan romanları sevmekle romandaki karakterleri sevmek konusunda ısrarcıyım sanırım).

Cuma günü ani bir Edirne yolculuğuna çıktığımda, Yanılsamalar Kitabı’nın son doguavrupadayolculuksayfalarındaydım. Yedek kitabım da yoktu.

“Kitabım bitmek üzere, kitap alabileceğim bir yer yok ve yola çıkacağım. Çok gerginim anlayamazsınız.”

İşte bu duygular içinde kıvranırken bir kitap otomatı gördüm ve elimde olmadan Gabriel Garcia Marquez’in Can’dan çıkan son kitabını aldım. Beni çeken kitabın kapağı mıydı, yazarın gezi yazılarını içeriyor olması mıydı yoksa Doğu Avrupa’dan bahsediyor mu olduğuydu emin değilim. Doğu Avrupa’da Yolculuk, tam bir yolculuk kitabıydı. Akıcı, eğer Doğu Avrupa’ya biraz meraklıysanız merak uyandırıcı ve yoldaysanız harika bir yol arkadaşı. Kitap bitince uzun zamandır merak ettiğim Prag’ı muhakkak görmem gerektiğini hissettim ve en kısa zamanda Jack London ve Tolstoy okumam gerektiğini de. Rus edebiyatını merak etmekle beraber Dostoyevski’den ziyade Tolstoy’u okumam gerektiğini düşünüyorum.

Ruslar bir yana.. Edirne yolculuğunun bir de dönüşü vardı ve ben hazırlıksız çıkamazdım. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nden sonra tekrar okumayı göze alamadığım bir yazardı. Di’li geçmiş kullandım çünkü Kırmızı Saçlı Kadın’ı gün itibariyle okumaya başladım. Masumiyet Müzesi’ndeki ağdalı dil henüz yüzünü göstermiş değil. Bakalım nasıl devam edecek…

Şimdi ben bunları neden anlattım? Valla ben de bilmiyorum. Okumak ben de su içmek gibi olmuş, tek bildiğim bu. Siz de böyleyseniz sakın yedek kitabınız olmadan sokağa çıkmayın!

Tezer Özlü’den Kalanlar

Tezer Özlü okumaya ne zaman karar vermiştim, ya da nasıl?

Biri tavsiye etse hatırlardım, demek ki Tezer’in hüzünlü gülüşü dikkatimi çekmişti raflarda. Ve keşfetmekte geç kaldığım kadınlardan olduğunu anlamıştım.

Çocukluğun Soğuk Geceleri’ydi ilk olduğum kitabı. Mahoş bir tadı vardı Tezer’in yazdıklarının. Acı vardı satırlarında, ama gerçekti bu acı. Yaşanmışlıktı onunkiler, yazmak için yaşanılmış gibiydi ama samimiydi. Dedim ya, gerçekti. Bu yüzden damağa hoş gelen bir tadı vardı parmaklarından dökülen cümlelerin.

Daha çok tanımayı, ama yavaş yavaş tanımayı istediğim yazarlardan. Çabuk tüketmek istemiyorum, aceleye getirmeden tanımak istiyorum. Zamanla sevip hakkını vermek istiyorum. Bu yüzden uzun bir aradan sonra başka bir kitabını aldım elime: Kalanlar.

Hiçbiri yayınlanmamış ama yayınlansın diye yazılmış anıları var bu kitapta. Çocukluğunun soğuk geceleri kadar etkilemedi beni. Belki birkaç Tezer Özlü kitabından sonra okumalıydım. Sevmedim değil, yeteri kadar sevemedim. Hakkını veremedim belki de…

Yine de geriye altı çizili cümleler ve bulutlu düşünceler bıraktı Tezer Özlü. Bu yüzden seviyorum belki de onu, sırf bu yüzden.

Bazen bir şey yaşarken olaya dışarıdan bakıp, o olayı yazmak için yaşadığım duygusuna kapılıyorum. O zaman içimden bir ses, karşındakine haksızlık ediyorsun, diyor. Olmaz böyle bir şey, diyor. Olayın içine girmeye çalışıyorum. O zaman da kendime haksızlık ediyorum gibi oluyor. Böylece kendi özüm ve gözetimi (yazmak için) arasında gidip geliyorum. *

Tanımadığın sürece her acı dayanılabilir.

Güzel Türkiye’nin her zaman bir tutuk evi olduğunu, tutuk evi olarak kalacağını düşündüm. Bizler içinse, yani gerçekten tutuklu, ya da kendi seçmeleriyle tutuklu olmuş olanlar içinse, hiçbir yerde kurtuluş olmadığını.

Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile.

Yalnızca seninle yatarken sadığım sana. Bu bile fazla.

Yaşadığım anların, onları yaşarken anıya dönüştüğünü algılar, onları yaşarken anılaştırırdım. Sonra bunu en güzel biçimde Savinio’da okudum: “Yaşanan an da anı olacak.”

Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü.

İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.

Sözcüklerle yaşamın derinliği vermeye hiç olanak yok. Çünkü sözcüklerde rüzgarlar ne kadar esebilir? Sözcüklerden nasıl bir güneş doğabilir? Sözcükler açık bir pencere önüne büyük yağmur taneleri olarak yağıp, bir insanı derin uykusundan uyandırıp mutlu kılabilir mi? Sözcüklerde yağmur ıslaklığı var mı? Sözcükler insanın yanında yatan diğer insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?

Kendi varoluşum yetmiyor bana. Yanımdaki bir tene değip, yürek atışlarını duyabildiğimde, yaşamın gücünü algılıyorum.

* Sırf yazmak için, yazdırdığı için yaşamaktan keyif aldığım bir ilişkim olduğunu düşününce… Haksızlık mı ettim? Gidip geldim… 

Neredeyim ben?!

CemilMeriç

Cemil Meriç ruh halimi özetlemiş adeta. Kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sever oldum ben.

Uzun zamandır görüşmediğim tüm arkadaşlarımda aynı dert var. Kitaplar kitaplar kitaplar, peki Benay nerede?

Benay proje yapıyor, Benay çalışıyor, Benay işinden çok insanlarda uğraşıyor. Çünkü Benay bir iş analisti!

İşi bahane ediyorsun demeyin, valla etmiyorum. İşimin yoğun olduğu bir süreçten geçiyorum, işten kalan vakitlerimi de sadece kendime ve sevdiğim şeyleri yapmaya ayırıyorum. O kadar.

Kitap okumak da beni en çok rahatlatan şey. Evimde, İstanbul’un kalabalığından ve insanların dertlerinden uzakta. Alıyorum kahvemi elime, açıyorum güzel bir şarkı (buaralar yine Norah Jones’a sardım mesela) ve okuyorum. Roman, öykü, deneme, şiir, dergi (kafa ve ot okumadan duramamak)… Bazen de yazıyorum gelişine. Ama blogluk olmuyor ki yazdıklarım. Evet, blogu erteliyorum. Kabul ediyorum.

Velhasıl kelam ben buradayım dostlarım. Vakit isteyene vakit ayırıyorum, istenmeyince de kendime ayırıyorum o vakti. Bu kadarcık bencilliği bana çok görmeyin emi?