Yağmurlu Pazarlar…

 

Dün kalabalıkta
Sevmekten yorulmaktayım
– Cahit Zarifoğlu

Yağmurlu bir Pazar sabahı, okuma köşemde oturmuş Cahit Zarifoğlu’nun Tüm Şiirleri arasında dolanırken çekmiştim yukarıdaki fotoğrafı. Bu Pazar, yağmura rağmen evde oturmama kararı aldım. Eski bir dostla, yağan yağmura inat İstanbul’u gezdim.
Kartal’dan Beşiktaş’a sarı dolmuş mucizesi sayesinde buluşma saatimizden daha erken varınca, Yıldız’da inip Barbaros’a doğru yürüdüm. Yağmur yoktu henüz, ama geliyorum diyordu bulutlar habercisiydi geldiğinin.  Biz öğrenciyken KafePi dışında pek oturulacak mekan yoktu Barbaros Caddesi boyunca. Şimdi küçük küçük mekancıklar doldurmuş cadde boyunu. Hem ‘biz öğrenciyken’ kafasına güldüm hem indim Starbucks’a doğru aheste aheste.
Her zamankinden değil de bu kez vanilyalı filtre kahve aldım kendime. Sonra oturdum bir yere, kaldığım yerden devam ettim Ot Dergisi’nin Aralık sayısına. Sayfa sayfa, kitap okur gibi okuyorum ben bu dergiyi. Her sayfada başka şeyler düşünüp başka diyarlara gidiyorum, geliyorum sanki.
Nermin Yıldırım’ın ‘Dış Hatlar’ köşesi ağlanacak halimize güldürüyor beni önce. Ardından Menderes Samancılar’ın ‘Bize Ne Lazım’ında takılıp kalıyorum bir süre.’Bize yarınları yazanlar lazım/ Halkın ekmeğini çalanlar değil’ diyor. Bir ah ediyorum halimize. Sonra Ece Temelkuran’a geçiyorum. Hiçbir kitabını okumamış olsam da gazetelerdeki ve dergilerdeki yazılarını keyifle okurum kendisinin. Küçük Kara Balık’tan bahsetmiş biraz. Küçük Prens gibi onu da okumadığım için kendime kızıyorum bir an. Sonra Küçük Prens’i yakında tekrar basacak FOM Kitap‘ın sahibi arkadaşım geliyor aklıma. Onun da aklına ben gelmiş olacağım ki yaklaştım diyor. Kalkıyorum, okumaktan içmeyi unuttuğum kahvemle.
Niyetimiz Sabancı Müzesi’ne gitmek. Ancak bir türlü beklenen otobüs gelmiyor. Bebek’e gidelim olmadı yürürüz diyoruz. Bebek’te indiğimizde yağmur yağıyor. Aldırmıyoruz, yakın geliyor bize mesafe. Sırılsıklam ıslanana kadar yürüyoruz. Arada göz ucuyla puslu boğaz manzarasının tadına varıyoruz. Koyu sohbetin yanında bu manzara, türk kahvesi yanındaki lokum gibi geliyor bana. Islanmış olmak hiç bu kadar keyif vermiyor belki de.
Sabancı’ya az kala ‘bu halde sergi gezilmez’ demesek de birden, alternatif planımız aklımıza düşüyor. Baltalimanı’ndan Vefa’ya gidişi sohbet arasında anlamıyorum bile. Oysa yakın mesafe değil. Bozacı nereden çıktı derseniz… Benim İstanbul’da erteleyip de gidemediğim birkaç yerden biriydi Vefa. Bozayı da severim ama hep üşendim sanırım. Kısmet yağmurlu bir Pazar gününeymiş.
Sözde bozacıdan sonra ayrılacağız. Otobüs durağına yürürken doğum günü hediyemi alıyorum. Kitap hediye edilince ayrı bir mutlu olurum zaten, bir de Tomris Uyar’ın Bütün Öyküleri’ni görünce nasıl sevineceğimi şaşırıyorum. Arkadaşım ‘hep kitap alıyorum ama’ diyor. Ben de ‘hiç bıkmam ki’ diyorum tabi.
Gün spontene başladı ya öyle de devam ediyor. Karaköy’e vapura binmeye diye gitmişken kendimizi Ot Kafe’de buluyoruz. Arkadaş Can’da çalışırken gelirmiş, o zamanlar okurmuş da. Ben de Ot kafası yaşamaya başlayalı çok olmadı ama bu kafeye gelmek hep aklımdaydı. İçimizi ısıtacak sıcak birer içecek söyleyip muhabbetimizin son demini de yaşıyoruz.
Sohbetin bir yerinde sıradan olmak/standart olmak üzerine tartışıyoruz. Sıradan bence eylemsel bir şey değil düşünsel bir şey diyorum. İnsan standart yaşayabilir ama sıradan olmayabilir diyorum. Belki haklıyım belki haksız ama buna kafa yoruyoruz. Kafa yormayı seviyorum. Kafa yormaktan korkmasak daha güzel bir toplum olurduk diye geçiriyorum içimden. Düşünmek hep korkulan bir şey oldu diyorum. Oysa düşünmek güzel, düşünmek var olmak insan için. Neyse, konuyu uzatıyorum şuan.
Kıssadan hisse ben artık yağmurlu Pazarları seviyorum!
Reklamlar