Bir Sabah Uyandım Ve…

“Doğru insanla tanıştığın zaman anlarsın hemen. Onu düşünmeden edemezsin. En samimi arkadaşın ve ruh eşin olur. Hayatının geri kalanını onunla geçirmek için sabırsızlanırsın.Başka hiçbir şey ve hiçkimse onunla kıyaslanamaz.”
How I Met Your Mother’ın 7. Sezonunda geçiyordu bu laflar. Duyduğumda çok etkilenmiştim ve hemen bir kartpostala yazıp başucuma yapıştırmıştım. Adetimdir bu. Her ne kadar aşka dair umudum kalmadığını söylesem de içten içe inanıyordum bir gün “o” kişiyle karşılaşacağıma. Ve inancım sonunda ete kemiğe büründü. Bundan üç ay önce tanıştım “o”nla.
Tanışmamız tesadüfen oldu aslında. Bir Cuma günü, içimden bir ses “bu haftasonu Eskişehir’e gitmelisin” diyordu. Gittim ve kader yollarımızı kesiştirmiş oldu böylece. Bir de baktım “o”nu düşünmeden bir anım geçmiyor, “o”nunla her anımı geçirmek için sabırsızlanıyorum, “aşk”a dair geçmişimde yaşadığım her şey anlamını yitirmişken “o”nunla kurduğum gelecek hayalleri anlamım oluyor. Çünkü ben her geçen gün biraz daha aşık oluyor, biraz daha bağlanıyorum. Evet, ben ve bağlanmak!
Herkes (500) Days of Summer’daki Summer karakterini acımasız ve ruhsuz bulur. Oysa filmi izlediğim an kendimi o karaktere yakın hissetmiştim ben. O güne kadar başkalarının hayatındaki acımasız Summer olmuşken, hissetmediğini yaşarmış gibi yapmaktansa ruhsuz damgası yemeyi tercih etmişken ve kabul etmesem de doğru kişiyi bulacağım günü sabırla, bazen de sabırsızlıkla beklerken Summer’a yakın hissetmemem mümkün müydü?
Filmin finale yakın sahnelerinden birinde, Tom ve Summer tesadüfen karşılaşıyorlardı. Tom, Summer’ın parmağında evlilik yüzüğünü görünce şaşırıyordu. Aralarında şöyle bir diyalog geçiyordu:
Summer: Bir sabah uyandığımda biliyordum.
Tom: Neyi biliyordun?
Summer: Seninleyken, asla emin olamadığım şeyi.
Ben de bir sabah uyandım ve biliyordum. Neyi mi? “O”ndan öncekilerle asla emin olamadığım şeyi.
Reklamlar

Senin sorunun ne biliyor musun, Bayan her kimsen?


Senin sorunun ne biliyor musun, Bayan her kimsen?
Sen korkaksın.
Cesaretin yok.
Hayatı olduğu gibi kabul etmekten bile korkuyorsun.
İnsanlar aşık olur.
İnsanlar birbirine ait olur çünkü gerçekten mutlu olabilmenin tek yolu budur.
Kendine özgür ruhlu, vahşi şey diyorsun. Ve birisi seni kafese kapatacak diye korkuyorsun.
Bebeğim sen zaten kafestesin.
Kendi kendini kafese kapatmışsın.
Ve o kafes Tulip’in batısı, Teksas ve Somali’nin doğusuyla da sınırlı değil.
Nereye gidersen git seninle. Çünkü nereye kaçarsan kaç, yanında götürüyorsun.

Bu sözler Breakfast at Tiffany’s filminde Paul’dan Holly’ye tokat gibi geldi. Ve bana da…
Çelişkiler yaşadığım şu dönemde aşk konusunda Holly gibi korkak olduğumu fark ettim. Kendi kafesimi kendi ellerimle inşa ettiğimi de… Yaşadığım her acıyı o kafesi biraz daha dışa kapalı hale getirmek için kullandım. Sonuç ne mi oldu? Sadece aşka değil kendime de inancımı yitirmekteyim. Duyguları konusunda bu kadar korkak olan biri başka konularda nasıl cesaretli olabilir ki?
Benim de karşıma Paul gibi biri çıkıp tüm gerçekleri yüzüme vurmalı sanırım. Belki o zaman Holly gibi pes ederim kendimle savaşmaktan…

Filmden Replik: (500) Days of Summer

Summer: Bir sabah uyandığımda biliyordum.
Tom: Neyi biliyordun?
Summer: Seninleyken asla emin olamadığım şeyi.
Summer: Öyle yapmak istedim çünkü…
Tom: Sabah uyanıp farklı hissetmeyeceğini bilmem gerek.
Summer: Buna söz veremem. Kimse veremez.
Summer: Şunu bilmeni istiyorum ki ben ciddi bir ilişki aramıyorum.
Summer: Aşk diye bir şey yoktur; tamamen hayal ürünü.
Tom: Bence yanılıyorsun.
Summer: Gözden kaçırdığım nokta nedir peki?
Tom: Bence hissettiğinde anlayacaksın.
Tom: Âşık olursan ne olacak peki?
Summer: Ne? Buna inanmıyorsun, değil mi?
Tom:  Aşk diyorum, Noel Baba değil.
 
 

Aşk Kadın için Seçim Erkek için Engel Midir?

Aşk, temel olarak iki cinsiyete de, tek tek, farklı şeyler ifade ediyor.

Kadın için, aşk gereklidir.
Onsuz yaşanmaz.
Kadın için aşk, hayatın bilinçli bir seçeneğidir.
O aşık olmayı seçer.

Diğer yandan, biz, erkekler, herşeyin birden gerçekleşmesini isteriz.
Hiç programlamadan.
Çünkü, biz aşktan utanırız.
O bir engeldir.
Doğru olan işte bu…
[Reconstruction‘dan bir alıntı…]