Unutursam Fısılda’ya dair..

Çağan Irmak.. Babam ve Oğlum ile yönetmen adı bilmeyen insanların bile hafızasına girmiş bir adam. Sineması biraz naif, biraz trajikomik, biraz duygusal. Bazen de hoppa!
70’lere gidiyor bu kez. Sesine güvenen herkesin Unkapanı’nda keşfedilme savaşı verdiği yıllara. İstanbul yine küçük şehrin büyük hayalleri olan insanları için umut kapısı. ‘Nefis’in her şey olduğu bir kasabada tanışan ve müzikle kalpleri birleşen Hatice ve Tarık için de öyle oluyor. Aileden hem ilişkilerine hem müzik sevdalarına onay alamayan gençler soluğu İstanbul’da alıyor. Çok geçmeden Hatice, Ayperi ismiyle bir yıldız oluyor. 
Hikayenin bir yanı Ayperi’nin yükselişini anlatırken bir yanı da geçmişle hesaplaşmalarını konu alıyor. 70’ler ve günümüz arasında gidip gelen filmde yaşamının son demlerindeki iki kadının, iki kızkardeşin şeytanlarıyla yüzleşmelerini izliyoruz. Bu nedenle Unutursam Fısılda bir dönem filminden çok bir hesaplaşma filmi. Sizi yer yer güldüren, yer yer duygulandıran bir film.
Hikaye filmin omurgası ise oyunculuklar da kalbidir. Unutursam Fısılda’yı canlı bir film yapan da bu zaten. Hümeyra, Işıl Yücesoy, Mehmet Gürsün, Kerem Bursin ve tabi ki son yılların Ayperi’si Farah Zeynep Abdullah. Genç yıldız sesiyle de beni büyüledi. Filmin soundtrack albümü ne formatta ve nasıl çıkar bilmiyorum ancak Farah Zeynep’in sesinden ben tekrar dinleyebilirim tüm film şarkılarını. Müzikler demişken… Kenan Doğulu iyi bir işe imza atmış. Bu film sayesinde yeteneğinin ne kadar geniş yelpazede olduğunu görmüş olduk. 
Filmin göz tırmalayan yanlarına gelirsek… Sanırım ben Çağan Irmak sinemasını genel hatlarıyla seviyorum. Onun anlattığı hikayeler ve karakterler beni cezbediyor. Tabi bu film hakkında da çeşitli haberler dolandı. Ancak ben neticeye bakanlardanım. Her şeyiyle akıp giden bir film Unutursam Fısılda. ‘Şöyle olsa daha iyi olurdu’ dediğim tek şey böylesi bir filmi HD kalitesinde izlemek oldu sanırım. Eğer görüntüde biraz daha sanatını konuştursa daha içine çekerdi film beni. Bu da sadece ufak bir detay zaten…
Nil Burak, Gönül Akkor, Ayla Algan… Bu isimler içinizi ısıtıyor ve kulağınıza naif şarkılar mırıldanıyorsa mesela, gidin izleyin bu filmi. Ayperi karakteri hepsinden bir şeyler hatırlatabilir sizlere. Aşkı arıyorsanız, aşkı yaşıyorsanız mesela. Hikaye bir şekilde yakalayacaktır sizi. Mutsuzsanız ve bunun sebebini hayat ya da başkaları olarak görüyorsanız mesela. Bu film silkeleyebilir sizi. O yüzden gidin izleyin derim.
Reklamlar

Çember Kırılınca Artık Eskisi Gibi Olmaz

Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown)
2010 yapımı Çölde Kutup Ayısı (The Misfortunates) filmiyle İstanbul Film Festivali’nden Altın Lale ödülüyle dönen yönetmen Felix van Groeningen, yeni filmi Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown) ile Filmekimi kapsamında ülkemizdeki sinemaseverlerle buluşmuş, çok vakit kaybetmeden Başka Sinema kapsamında da vizyon şansı bulmuştu. Film, bir kadın ile adamın zıtlıklardan doğan aşkını, beklenmeyen bir bebekle aile olmalarını ve biricik kızlarının kanser olması sonrası yaşadıkları ayrılığı anlatıyor.

Kadın karakterimiz Elise (Veerle Baetens), vücudundaki sayısız dövmesinden yarattığı beklentinin aksine oldukça dindar biridir. Erkek karakterimiz Didier (Johan Heldenbergh) ise bluegrass* müzik yapan bir grubun üyesidir, kovboy kılığında dolaşan, hayranı olduğu Amerikalı kovboylar gibi yaşayan bir adamdır. Birbiriyle alakası olmayan bu iki karakter, zıt kutuplar birbirini çeker klişesiyle heyecanlı bir ilişki yaşarlar. Ancak Elise’nin hamile kalması ikisinin de hayatını değiştirir. Maybelle adını verdikleri küçük kızlarını kaybetmeleri ise aşklarını ve hayatlarını sorgulamalarına neden olur.

Aşkı da hayatı da sorgulamak için elimizden kayıp gidişine tanık olmak mı gerekir? “Kaybetmeden değerini bilememek” klişenin kurbanı olan bizler hayatı sorgulamaktan kaçan ve olduğu gibi yaşayan bireyler oluyoruz belki de. Çünkü sorgulayınca “gerçekler” ile yüzleşiyoruz ve hiçbirimiz gerçeklerle yaşamak istemiyoruz sanırım. Aşkın sonsuz olmadığı gerçeği, hayatın sonsuz olmadığı gerçeği… Kırık Çember’de Elise ve Didier’ın aşkına şahit olup beklenmeyen bir ölümle yok oluşlarını görmek bana olduğu gibi size de sorular sordurtacaktır.
Maybelle’in kanser ile savaştığı dönem bahçedeki terandaya (teras ve verandanın birleşimi olarak Didier’in icadı camlı veranda aslında) çarpıp ölen kuşlarla ilgili uydurulan “kuşlar ölüRler ve yıldız olurlar” hikayesi de hayatta inanmak istediğimize inandığımız ve gerçeklerden kaçmak için masallara sığınan küçük bir çocuk olmaktan vazgeçemediğimize vurgu yapıyor. Kuşlar öldükten sonra gelmedikleri gibi, çok değer verdiğimiz birilerini kaybedince bizler de eskisi gibi olamıyoruz diyor film. Aynı Elise’nin Alabama, Didier’in de Monroe olması gibi. İsimleri aynı kalsa da onlar artık aynı insanlar değiller. Bizler de olamayız, hayatla ve yaşadıklarımızla değişiriz.

Aşkı, acıyı, yaşamı, ölümü, mutluluğu barındıran dolu dolu bir hikaye var karşınızda. Hikayesi izlemeye alışık olduğunuz öğelerden beslense de bluegrass* ve country müzik severleri sevindirecek kaliteli şarkıları ve zıtlıklar sentezi olan baş karakterleriyle izledikten sonra sizde yer edecek filmlerden Kırık Çember.

*Bluegrass, Amerika’nın güney kısmında, İrlanda ve İskoçya kökenli insanlar tarafından çalınan geleneksel bir müzik türüdür. İrlanda müziğinin etkisi fazladır, genelde gitar, mandolin ve keman gibi müzik aletleri kullanılır.

Oyun İçinde Oyun: American Hustle


American Hustle –  Düzenbaz (2013)

“Bu hikayede anlatılan bazıları gerçekten yaşanmıştır.”
1970’lerde geçen, foyası ortaya çıkan bir düzenbazın FBI için düzen çevirmeye başladığı bir hikayeden bahsediyoruz. Silver Linings Playbook filmiyle 2013’ün en iyi filmlerinden birine imza atan ve bu filmle iki dalda Oscar’a aday gösterilen David O. Russell’ın yönettiği American Hustle’da, Jennifer Lawrence ve Bradley Cooper’ı beraber izleme şansı buluyoruz bir kez daha. Fakat bu sefer başrollerde Christian Bale ve Amy Adams var.
Filme dair bir şeyler yazılacaksa söze Christian Bale’den başlamak gerek. Makinist filmindeki fiziksel değişimi  ve rolündeki başarısı karşısında nasıl hayretler içinde kaldıysam, American Hustle’daki Irving karakteri ile  karşıma çıktığında da aynı oranda şaşırdım. Aldığı kilolar bir yana, 70’lerin ruhunu taşıyan bir karakteri gerçekten hayata geçirebilmesi alkışı hak ediyor. Filmin en gerçekçi ismi, hiç şüphesiz Bale. Amy Adams’ın seksiliği ve Jennifer Lawrence’in nevrotik hallerine rağmen Christian Bale filmin parlayan yıldızı olarak sıyrılıyor. Filmse genel olarak, gerek kostümler ve müzikler gerek karakterler nedeniyle oldukça kaliteli. 
Bayağı bir tabirle “kalitesi paçalarından akan” bir film American Hustle. Gel gelelim gerçekten yaşanmış olayları içeren hikayesi bir o kadar sıradan. Hollywood benzer hikayeleri, benzer dokunuşları deniyor ve denemeye devam da edecek. Hikayenin aşinalığı yüksekken onu yukarı çıkaracak oyuncuları ve prodüksiyonu varken neden bir parça eksik geliyor American Hustle? Bu sorunun cevabını, filmin üzerine ne kadar düşündüysem bulamadım. Ama ağızda bıraktığı tat bir tutam eksikti işte…
Kostüm Tasarımı ve Prodüksiyon Tasarımı gibi teknik dallarda iddialı bulduğum American Hustle, En İyi Film dahil 10 dalda Oscar’a aday gösterildi. Ne En İyi Film için iddialı ne de 12 Yıllık Esaret gibi filmler karşısında oyunculukları için aldığı adaylıklarda favori gösterilebilir. Yine de kaliteli bir sinema keyfi için izlenmeli, görülmeli. Ne dersiniz?

Seeking a Friend for the End of the World (2012)

“Dünyanın sonunu beraber göreceğim bir arkadaş arıyorum.” 
Aslında hepimiz bunu aramıyor muyuz? Tek farkı bizler kendi dünyamızın, ömrümüzün sonunda yalnız kalmamak istiyoruz. Filmde ise biz değil dünya ölüyor.
Seeking a Friend for the End of the World’de Steve Carell ve Keira Knightley başrollerde. Senaryo ve yönetmenlik, Nick and Norah’s Infinite Playlist ile bilenen senarist Lorene Scafaria’a ait. 
Bir astreoid dünyamıza yaklaşmakta. İnsanların tüm denemelerine rağmen durdurulamayacak ve çarpıp dünyayı yok

etmesi için sayılı günler var. Dodge, bu haberi radyodan dinlerken karısı tarafından terk edilen, her haliyle hayatından memnun olmadığını hissettiren bir sigortacı. İnsanlara garanti satmaya çalışan bir adamın, dünyanın sonundan bahsedilen bir filmde baş karakter olması biraz ironik. Evinde oturmuş dünyanın sonunu beklediği bir akşam, hiç tanışmadığı alt komşusu hayatına giriyor. Ailesine vakit ayırmadığı için vicdan azabı çeken ve son günlerini onlarla geçirmek isteyen Penny, aşkı yaşama fırsatını kaçırmış Dodge’a ilk aşkına dönmesi için yardım ediyor. Böylece keyifli bir yolculuğa çıkıyorlar.

Bir tarafta olması gerektiği gibi bir aile kurmak için aşkı yaşamamış bir adam. Bir tarafta aşkı bulmak için ailesini ihmal etmiş bir kadın. Bir nevi birbirlerinin eksiklerini tamamlayan iki insan. Ortak noktada buluşmaları çok uzun sürmüyor haliyle. Film, felaket senaryosundan bir aşk senaryosuna dönüşüyor. Klişelerden uzak olması ve geç kalınmışlığın felaket öğesine bağlanması nedeniyle farklı bir romantizm vaat ediyor.
Steve Carell ve Keira Knightley. İkisi de bireysel olarak başarılı isimler. Fakat bir çift olarak gösterilmeleri biraz uyumsuz olmuş. “Aşk hiç beklemediğiniz bir yerde ve zamanda karşınıza çıkar” mesajı için bu kadar uyumsuz iki oyuncu seçmek zorunda değillerdi. Bu nedenle filmin en büyük eksisi, artı olması beklenen iki yıldız oyuncusu. Farklı senaryolardan hoşlananları cezbedebilecek, ancak tatmin etmeyecek bir film. Puanım 6/10.

In Time (2011) Zamandan Çalıyor…

The Truman Show ve  Lord of War gibi iki başarılı senaryonun arkasındaki isim: Andrew Niccol.
Müzik dünyasındaki başarılarından sonra sinemada kendini kanıtlamaya çalışan bir isim: Justin Timberlake.
Son yılların yükselen yıldızlarından biri: Amanda Seyfried.
Kötü adam rollerinin altından başarıyla kalkan, henüz hak ettiği değeri bulamadığını düşündüğüm bir karakter oyuncusu: Cillian Murphy.
Sadece bu isimleri saymış olmam bile beklentinizi arttırmadı mı? Benim arttırmıştı. Filmin gelecekte, paranın zaman olduğu bir dünyada geçtiğini söylediğimde bile iştahınız kabarmıyorsa doğru filmi seçmemişsinizdir.
Tüm bu yağlama ballama satırlarımdan sonra filmi yere göre sığdıramamamı bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü In Time, paranın, yıldızların ve iyi bir fikrin bir araya gelip iyi bir şeyler çıkaramadığı filmlerden.
Herkesin 25 yaşına geldiğinde, yaşamak için dakika, saat kısaca zaman kazanmak zorunda olduğu bir dünyadayız. Zamanı elinde tutanlar olduğu gibi gününü kurtararak yaşayanlar da var. Adaletsiz olduğu belli olan bu dünyada, annesiyle gettoda yaşayan Will bir gün yaşadıkları adaletsizliklerin altında çok başka şeyler olduğunu öğrenir. Ama gerçeği öğrenmesi için gettodan çıkmalıdır.
Will gettodan çıkmasına çıkıyor da… Film boyunca gerçeği de arıyor sözde. Ama bulamadığı gibi bizim bulmamız için ipucu da bulamıyor. Hani seyirciyi de katalım deyip sonuçsuz bir senaryo yazmışlar diyeceğim ama ipucu olmayınca iyimser olmam da mümkün olmadı. Hal böyle olunca In Time, aksiyon ve aşk serpiştirilmiş boş bir film oluyor. Boş demeyelim de boşa harcanan diyelim. Zamanın değerinden bahseden bir filmin zamanımızı kötü harcamamıza neden olduğunu ironik bulmam da cabası! Kanmayın albenisine, daha iyi değerlendirin zamanınızı derim ben. [Puanım 6/10]