Hatırlamak için kağıt gerekir!

15 11 2015 - 1Oyunun bir yerinde geçiyordu bu söz.

“Hatırlamak için kağıt gerekir.”

Vurdu bu söz beni. Çünkü yazmak benim için su gibidir, hava gibidir.

Gelişine yazarım yıllardır. Bir sürü defter var, üzüntülerimi ve nadiren de olsa sevinçlerimi paylaştığım.

Evet, genelde beni üzeni kağıda düşerim. Hatırlamak istediğimden midir bilmem, üzüldüğümde ancak yazarak kendime gelirim. Belki üzüntülerimi paylaşmayı değil de saklamayı tercih ettiğimdendir.

Ama mutluluklar öyle mi? Yaşarım son damlasına kadar, öyle ki kağıda dökecek iki cümlem bile kalmaz çoğu zaman.

Ama kağıda, kaleme karşı vefasız çıktık. Çağa ayak uydurmak adı altında ihanet ettik onlara. Akıllı telefonlarımızı ve tabletlerimizi tercih eder olduk yazmak için.

Şu blog bile, kağıdın kalemin yerini tutmuyor ki. Ama herkesle paylaşma hastalığı işte…

Şehir Tiyatroları’nda oynayan Ölü Adamın Cep Telefonu oyunu da herkesle paylaşma hastalığımızın en önemli belirtisi olan cep telefonlarımızdan yola çıkmış. Durmadan çalan, konuşmuyorsak yazıştığımız, yazışmıyorsak ‘internette sörf’ yaparak bir dakika bile elimizden düşürmediğimiz o telefonlar ruhumuz gibi oldu değil mi? Şarjı bitince krizlere gireriz, sanki birkaç saat telefonsuz kalsak dünya ile ilişkimiz kopacak sanırız, yemeyiz içmeyiz ihtiyacımız olduğunu iddia edip en pahalısını alırız… Bir masada oturan birkaç insanın konuşmak yerine önce Instagram’a fotoğraf yüklediği, Swarm’da checkin yaptığı, Facebook’ta kimler paylaştıklarını beğenmiş diye baktığı bir dünyada yaşıyoruz. Eleştirmek için değil bunu hepimiz yapıyoruz. Hal böyleyken bir insanın öldükten sonra bile ölmemesine neden olan bir cep telefonu hikayesini izlemek, bizi biraz olsun gerçeklerimizle yüzleştirir ne dersiniz?

Amerikalı Yazar Sarah Ruhl tarafından 2007 yılında yazılmış olan Ölü Adamın Cep Telefonu oyununun konusu kısaca şöyle: Oturduğu kafede ölen Gordon’ın telefonu tesadüfen Jean’in eline geçer. Oyunda telefonu bir türlü geri veremeyen Jean’in, Gordon’ın zavallı kardeşi Dwight, tuhaf annesi Bayan Gottlieb, çatlak karısı Hermia ve telefonun peşindeki sevgilisi Carlotta ile yaşadıkları anlatılılıyor.

Oyunu yöneten Arda Aydın, Gordon ve Dwight rolünde karşımızda. Jean rolünde izlediğimiz Yeliz Gerçek ile güzel bir ikili olduklarını söylemeliyim. Yardımcı rollerdeki Nergis Çorakçı Başak, Nurseli Tırışkan ve Pelin Budak biraz abartılı karakterlerine rağmen keyifle izlettiler kendilerini. Oyunda ‘teknolojik dünyamıza’ ilişkin alt metinleri olması hoşuma gitti, ayrıca çok başarılı bir şarkı listesi kullanılmış.

Hatta şehir tiyatrolarında bu sezon izlediğim oyunlar arasında (Şekerpare, Kısasa Kısas, Türkiye Kayası ve Ayaktakımı Arasında şimdilik) en çok beğendiğim oyun bu desem yeridir. Güzel şarkılar ve kahkaha vaat eden bu oyunu siz de izleyin derim. Tiyatrodur, iyidir!

Reklamlar

Tiyatrodur, iyidir: Ayaktakımı Arasında

AyaktakımıArasında

Çayım yanımda.
Not defterim, tamamdır.
Kalem olmazsa olmaz zaten.
Evet, haftanın oyunu ‘Ayaktakımı Arasında’ üzerine düşünebilirim…

Bloga yazamadığım her şeyi sığdırdığım defterlerime dökmem lazımdı önce düşüncelerimi. Nasıl bir oyundu? Neler düşündürdü? Toparlamam lazımdı.

Öncelikle tiyatro alışkanlığımın, şehir tiyatrolarını düzenli olarak takip etmeye başlamamla tadından yenmez olmaya başladığını belirtmek isterim. Geçtiğimiz yıllarda izleyip de yazmadıklarıma inat bu sene oyunlar hakkında kafa yormalarımı yazıya/bloga dökme niyetim de var. Niyeti eyleme geçirmek de bugün izlediğim Ayaktakımı Arasında ile olsun dedim.

Ayaktakımı Arasında, Şehir Tiyatroları’nın bu seneki yeni oyunlarından. Türkiye’de ilk kez 1936 – 1937 sezonunda Şehir Tiyatroları tarafından oynanmış. , daha sonra başta Ankara Devlet Tiyatrosu olmak üzere birçok topluluk tarafından sahnelenmiş bir oyun. Rus yazar Maksim Gorki’nin imzasını taşıyan hikaye, devlet düzeninin çöktüğü 1900 başında Rusya’da izbe bir barınakta hayata tutunmaya çalışan ayaktakımını anlatıyor. Yönetmenliğini Orhan Alkaya’nın yaptığı oyunda birbirinden değerli 17 oyuncu yer alıyor. Oyunun künyesine www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari adresinden ulaşabilirsiniz.

Hikayenin geçtiği dönem itibariyle siyasi dokunuşlar bekleyen seyirciler öncelikle bu düşüncelerinden sıyrılmalılar. Bu oyun, Rusya’da yaşanan çalkantıların, dönemi yaşayan ‘kaybeden insanlar’ üzerindeki etkisini anlatmak gibi bir derde sahip değil. Hayata dair umudu kalmasa da ‘gerçek nedir?’ dert edinmiş bir grup insanın hikayesi var karşınızda. Dönem olarak 1900’ler Rusya’sı seçilmesi, dönemden ve yaşanılanlardan etkilenenin oyunun karakterleri değil de Gorki olmasından kaynaklanıyor.

Peki ülkelerinde yaşanan bunca olay ‘gerçek’ peşindeki bu ayaktakımına hiç mi dokunmuyor? Dokunuyordur elbet, belki gerçeği aramalarının sebebi de bu. Vicdanın, gururun ve umudun kalmadığı dünyalarında gerçek bunlar da değilse nedir diye sormaları sizce de normal değil mi?

Hikaye düşündürtmeye düşündürtüyor da karakterlerin analizi, olayların akışı ve final bir bütün oluşturmadı hatta seyirciden kopuk bir oyun izlenimi verdi bana. Bu nedenle Serdar Orçin, Mert Tanık ve İrem Erkaya’nın oyuna kattığı enerjiyi göz ardı etmemek lazım. Tabi Mazlum Kiper’in gürül gürül sesi ve bilgelik dolu diyalogları da oyuna dair unutamayacaklarım arasında.

Oyun, hikayesindeki kasveti dekoruna yansıtmayı başarmış. Oyun boyunca bizi yalnız bırakmayan çalgının tınısı kasvetten boğulmayı engelliyor ve ihtiyaç olan tiyatral havayı besliyor. Ancak, astım hastası ya da nefes darlığı olabilecek seyircileri hiç düşünmeden sıkılan dumanın dozu biraz kaçmış diyebilirim. Bu konuyla ilgili oyunun künyesine bir uyarı koyulabilirdi bence. Belki Harbiye Muhsin Ertuğrul ya da Ümraniye sahnesi için sorun olmayabilir ancak Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi çıkan dumanları kaldıramayacak kadar küçük bir sahneydi.

Kıssadan hisse…

Ufak tefek kusurları saymazsak, gerçek nedir diye çırpınan ya da çırpınmak isteyen seyirci için tercih edilebilir bir oyun Ayaktakımı Arasında. Sadece büyük sahnelerden birinde izlemeniz, nacizane tavsiyemdir.